Her halkın tarihinde sözün bittiği yerde, büyük direniş-diriliş kültürünün tarihle özdeşleşen kutsal anları vardır. Bu anlamda 18 Mayıs, özgürlük meşalesinin tutuşturulduğu tarihin adıdır. Mazlumların çağdaşlaşan direniş kıvılcımı 18 Mayıs’ta zalimin inkar-imha, işkencesine, katliamlarına ve zulüm reva gören yüreğine ve beynine düşen korkunun adıydı. Hakiler ve Haliller, güneşin ve ateşin arındırdığı ışığın adıydı. Işık, toprağın, güneşin ve suyun mucizesiyle yeşerip filizlenen tohum fidana, fidandan dal budak gelişerek çınarlaşan mücadele kültürümüzün adıydı. Haki, Anka kuşu misali yeniden doğuşun, Mazlum çağdaşlaşan Kawa iken, Dörtler özgür yaşama aralanan aydınlık kapının adıydı.

18 Mayıs, Hz. İbrahim geleneğinin binlerce yıl sonra, toprağın kutsal derinliklerinden pınarlaşan bir hakikat çığlığıydı. Çığlık yüreğini avuçlarına, avuçlarını özgürlüğün sonsuz gökyüzünün maviliğine uzanan Kürt halkının adı oldu. Mezopotamya’da Kürt halkı, dağın, taşın ve halkların özgür kimliğin hakikat arayışının adı oldu. Kimliğimizin adı oldu.
18 Mayıs, soyutlaşmış varlıktan, bütünleşmiş insan bedeninde iradeleşen bir ruha evrildi. Sırma çekilmiş mavi gözlerinde bir gülüş, sigara dumanından sarararak nasır tutmuş parmakların tetikteki dokunuşuydu. Belki de akasya kokan kuşluk vaktinde, gözyaşlarını silen ipeksi bir dokunuştu. Özgürlüğe kadar çırpan Martı Juwer’in başarma inancı ve iradesi miydi?
Mayıs, bir haykırıştı. Mayıs, Dicle’nin beyaz saçlarında damlayan acıların yarım kalmış aşk güllerinin tebessüm yüzüdür. Ayakkabı boyacısı çocuğun yarım kalmış bir gülümseme ışıltısının adıdır. Zaman değeri biçilmez zümrüt, deniz dalgalarına düşen alevlerdi. Suyla ateş, Mezopotamya’nın ağlayan gözü! Mayıs, kendi yüreğinin sızıntısını duymayan dağlarla bütünleşen öfkeydi. Ana toprağın diliyle yoğrulmuş uyanıştı! Doğuştu! Güneş koltuğunda oturmuş Bilge’nin kollarında iradeleşen Zekiye’ydi, Sema’ydı, saçları süt kokan Solin’di.
Mayıs; içimizdeki birikimleri, içimizdeki geldiği gibi paylaşmayı ve içimizde bir parça başkasına ait hissetmeydi. Acının ömür biçtiği kefenin yırtılmasıydı. Ruhu kanatlandıran bir aşkın, yürekteki yangınıydı. Aşkın içimi cennetin Adem bahçelerinde yağan özgürlük tadıydı. Dört bin yıl taşıdığımız utangaç yüzün kırılması, lal dilimizin çözülüşü ve utangaç, kırılgan duruşlarımız o kayıp yüzün alfabesinde anlamı unutulmuş olan bakışlarımızda, şimdi ipek kervanlar geçiyor gülüşlerimizden. 18 Mayıs, hayallerin biriktiği bir yaşamdı. 18 Mayıs, “ser verip, sır vermeyen” İbo’ydu. Nereden yaklaşırsan, nereden bakarsan, bir berfin gülüşüne tutuluyor insan!
18 Mayıs; gök ile toprağı bütünleştiren sütun. Gök zamanda, toprak onun gözyaşında çocuklaşır. Toprağın emzirdiği çocuk, yerle göğü sal nefesi silueti melekti, melek cansızların ülkesinde bir can, sonra insan ve namluya takılan çiçekti.
Onlar ki, bu toprağın diliyle haykırdılar. Bu kadim diyarların hamuruyla mayalanıp yoğruldular. Ateşin eritip arındırdığı bedenin ateş olmadan da celladın yüreğine düşen korkunun ifadesiydi. Bu anlamda, ölümden yaşamı yaratırken; gözlerimize bir pırıltı, yüzümüzde hayatın bir tebessümünü düşürdü. Yüreğimizin sesine, ruhumuzun dalgalarına alevlerde eriyip damlayan tenlerde tutundu.
Bu yüzden 18 Mayıs, Amed zindanının karanlık dehlizlerinden, alevlerin erittiği bedenlerden, yeniden kendi özü olan özgürlük alevlerine dönüşeceğinden emindiler. Ve inandılar! Bu yüzden “başardık” deyip özgürleşerek özgürleştirdiler! Umut başarıya olan inancın anahtarıydı. Anahtar umuttu. Umut Amed zindanında karanlık ve kuytu köşelerinden yükselen özgürlük ışığıydı. Unutmayalım ki, “umut zaferden daha değerlidir.”


YUNUS ŞİMAL /
Burdur E Tipi Cezaevi