Tan ağardığında, doğu ufkunda ormanların üzerinden ışıksız, solgun bir ay belirdi. Bu kadar solgun ay olur mu? Fakat az sonra, onun boynunda ışıklı bir hançer belirince anladık. Bu, iyice incelmiş hilalin keskin, alevden ucuydu. Gözle anbean izlenebilir biçimde yükseldi ay. Daha bir kulaç ayrılmıştı ki ufuktan, hemen oradaki tepede, ormanda yanan bir ateş gördük.

O sırada, Agit “kim eylem için gönüllüdür?” diye sormuştu. Aslında bu, o koşullarda, “Kim kahramanca ölmeye hazır?” demekti. Cevap veren tek kişi Şırnaklı bir gençti. Bir elin parmakları kadar gerilla toplanarak, tepelere doğru gözden kayboldular. O gece, küçük gruplara bölünen kafile ateşlerin yandığı yerlere yaklaştı. Uykular bölündü, bedenler parçalandı, düşler bir daha hatırlanmayacak biçimde darmadağın edildi. 

En ümitsiz bir anda, fırtına gibi girmişlerdi tepeye. Sabaha kadar sürmüştü çatışma. Karşılarında sayamacakları kadar asker vardı.

Ahmed Rapo, gece çökünceye kadar mevzisini ve yoldaşlarını savundu. Binlerce askerin saldırısını bir avuç cephanesiyle kırdı, geri çevirdi. Gün battığında, silah sesleri dindi. Felç edici dağ soğuğunda savaşın devasa hayvanı, sessizliğin uykulu kabuğuna çekildi. 


Kan içinde yaşayan bir gerçek

Adını işte o Agit’in verdiği bir dağ vardır Kürdistan’da. Bütün Kürdistan dağları gibi o da, sonradan düşman kurşunlarıyla, şarapnel parçalarıyla baştan başa, kan içinde ve yaşayan bir gerçeğe dönüştü.

Mahsum Korkmaz, Agit, 1983 yılında gerillaya katılan bu Şırnaklı aşiret oğluna, Ahmed Rapo adını verdiği zaman, Kürdistan’da hala bir umutsuzluk hakimdi. Ahmed Rapo, Arnavutluk’un kurtuluş savaşında yer almış kahraman bir komutanın adıydı. O kahramanın da, bu genç gerilla gibi okuma yazması yoktu ama ulusunun en büyük komutanlarından biriydi.

Kürdistan’ı ortasından biçen kılıçlar gelmeden önce, onlar Zaxo ovasıyla Van arasında yükselen dağlara dağılmış büyük bir aileydi. Deşta Heyatê üzerinden geçen baharla çoğalan ve dört yöne dağılan aşiretler, Türk zulmüne uğramamak için hep yüksekleri seçerlerdi. Yükseklere tutkundular. Bu onur tutkunu insanların en son temsilcilerinden olan Ahmed, 1983’ün karanlık günlerine gelindiğinde, Şırnak’tan Cudi’ye esen bir rüzgardır artık.

O zaman, Kürdistan’da silah henüz sözler biçimindeydi. Silahlı propaganda dönemiydi. Sömürgecilere veya başkalarına ait hiçbir okul görmemiş olan Ahmed için silah sözün de, eylemin de en etkili ve kusursuz biçimiydi. 

Toroslar, Cudi, Gabar ve Zagros, Urmiye ile Van arasında dolaşan bir meşaleydi. 14 yıl durmaksızın savaştı. Her çatışmaya girdi, her çatışmada en öndeydi ve neredeyse hepsinde de mutlaka bir yara aldı. Ahmed Rapo, Kürdistan’da halk ve gerilla bütünleşmesi sürecini, en zayıf olduğu zamanlarından en güçlü olduğu zamanlarına kadar yaşadı. Kürt insanının dönüşmesinin, dirilmesinin kendi topraklarına sahip çıkmasının canlı tanığı oldu. O bir Kürt soyuydu. Tarihi temsilen yaşıyordu.


Hareket halinde bir savaştı

1983-84 yılları arasında yine Botan dağlarında silahı ve sözüyle dolaşıyordu. 15 Ağustos Atılım süreci ve sonrasının etkin savaşçılarından biriydi. 1984 yılından sonra da, her büyük savaşta onun baştan başa Kürdistan olan varlığı yer alıyordu. 

1991 yılında Bekaa’ya, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın yanına gitti. Bu dönemden sonra artık iyice ustalaşmış bir savaşçı olarak gerilla tarihindeki saygın yerini almıştı.

Kürdistan gerilla savaşı tarihinde kaç çatışma varsa, Ahmed Rapo’nun bedeninde o kadar yara izi vardır. Ama hiçbiri onu durdurmaya yetmemiştir; o hareket halinde bir savaştı, bir Kürdistan rüzgarıydı... 

En ağır yaralarını, çatışma içinde vurulan arkadaşlarını düşman ateşi altından çıkararak taşırken aldı: “1984 yılında katıldığım ilk eylemde, Şırnak’ın Gundikê Mellê karakoluna yaptığımız baskında yaralandım. Şehit düşen bir arkadaşımızın cenazesini almak isterken yaralandım. Aslında arkadaşın cenazesini, ilk seferde alamamıştım. Çünkü küçüktüm, arkadaşın cesedini kaldıramadım. İkinci kez almak için yöneldiğimde, birçok yerimden yaralandım. İlk yaralanmam işte böyle oldu. Ondan sonra sayısını hatırlamadığım kadar yaralandım. Vücudumun hemen her yerinde şarapnel parçaları var.

Gerillada sevgi ve saygı esastır ama herhalde onun kazanmış olduğu saygınlık derecesine ulaşacak çok az insan bulunur.

1996 yılı sonlarında yeniden Ortadoğu’ya gelir. Gerilla savaşının canlı tarihi olan Ahmed Rapo için Şam’a geliş yeni bir dönüm noktasıdır. O okuma yazma bilmeden gerillaya girmişken, 14 yıllık savaş tarihinden sonra, artık giderek bir ordu kurmayı durumuna gelmiştir. 

Her zaman bir cesaret abidesi olduğunu dile getiren savaş anıları vardı. Ahmed Rapo, yine şiddetli bir çatışmanın ortasındadır. Tek başınadır ve karşı tarafta da tek bir asker kalmıştır. Bu arada yaralanmıştır ve son mermisini de harcamıştır. Ahmed Rapo, ne yapar eder, askerin dikkatini ilk bulunduğu yere çiviler. Sonra görünmeden arkadan dolanır ve boş silahıyla askeri teslim alır. Elinden silahını aldıktan sonra, kendi silahını askere verir. Düşman askerinin taşımak zorunda olduğu sadece Ahmed Rapo’nun silahı değil, aynı zamanda yaralanmış olan Ahmed Rapo’nun Kürt sorunu kadar ağır gövdesidir. Kendisini karargaha kadar boş silahla teslim aldığı askere taşıtır.


Şam’da doktorla bir anı

Ahmed Rapo bir kez daha Şam’a gelir. Ama bu kez tedavi olmak için gelir. Burada şarapnel parçaları ve herbiri ayrı bir çatışmanın anısı olan kurşun izleriyle kaplı vücudunu doktora göstermek için yoldaşları tarafından doktora gösterilir. Doktor, Ahmed Rapo’yu eşsiz bir örnek gibi uzun uzun inceler, muayene eder.  Ancak tedaviye yanaşmaz. Doktor, sapasağlam bir anıt gibi ayakta duran Ahmed Rapo’ya şu sözleri söyler: “Vücüdundaki bütün şarapnel parçalarını, kurşunları çıkarırsak geriye birşey kalmaz. Bu vücudu tamir etmeye kalkarsak, tamamen bozarız. Onun için en iyisi hiç dokunmayalım...”


Vurduğumuz zaman

Yeniden dağlara yönelen Ahmed Rapo, burada kendisiyle son olarak görüşen bir gazeteciye şunları söyler: “Buradaki gerillalar bu dağların sesini bilirler, sızısını dinlemişlerdir. Bizim de bir anlatımımız var. Senin kelimelerden bir hançer kurman gibi, bizim vuruşumuz gibi... Vurduğumuz zaman, bu bir kelime gibidir, bir anlam gibidir. Vuruşumuzla bir şey anlatırız, işte bu bizim özgürlüğümüzdür. Her vuruştan sonra dağa bakarız. Benim vuruşumla anlattığım ile dağın ifadesi, aynı anlamdadır. Ben buna özgürlük derim... Bizim halkımız için vermek istediğimiz bir canımız var, onu vermeye de hazırız.

Bunlar kayıtlara geçen Ahmed Rapo’nun son sözleriydi... Bu konuşmadan kısa bir süre sonra Kürdistan gerilla tarihinin bu esfsanevi komutanı 1997 yılı baharında ölümsüzlüğe ulaşır. Şimdi Minbic’te ölüm çöllerini, Kobanê’de, Dersim’de, Urmiye dağlarında genç savaşçılar onun hikayesiyle, öğretisiyle, anılarıyla yürüyüşlerini sürdürüyor.