Geliyê Tiyarê katliamına götüren ‘insanlığa karşı suçlar’ kapsamındaki gelişmeleri birkaç cümleyle özetlemek mümkündür. AKP iktidarının ‘şeyhülislam’ı CIA ajanı Fetullah Efendi Okyanus ötesinden “Altı üstüne getirile” diye fetva verdi. Fetvayı alan Çankaya sakini ‘Başkomutan’ Abdullah Gül, “Kürtlere hayal bile edemeyecekleri acılar yaşatacağız, intikamımız korkunç olacak” diyerek, ‘Şeyhülislam’ ile muazzam bir uyum içinde olduğunu herkese gösterdi. Emri alan Kimyasal Necdet başında bulunduğu orduyu harekete geçirdi. Yüksek tonajlı kimyasal bombalar taşıyan savaş uçaklarını kaldırıp, adıyla özdeşleşen bombaları gerillaların üstüne yağdırdı. İki gün boyunca devam eden çatışmalarda 36 gerilla yiğitçe direnerek yaşamını yitirdi.
Abdullah Gül’ün ‘hayal bile edilemeyecek’ acılarla neyi kastettiğini hepimiz gördük. ‘Başkomutan’ sözünü tuttu ve anaların ‘hayal bile edemeyecekleri’ durumun gerçeğin kendisi haline getirilmesini sağladı. Cephede göğüs göğüse bir savaş değildi bu. Savaş uçakları iki gün boyunca gerillaların üzerine tonluk bombalar yağdırdı. Devasa büyüklükteki kayaları bile yerinden oynatan bu bombardımanda gerillaların bedenleri paramparça edildi. Gül’ün “İntikam korkunç olmalı” emrinin gereklerini yerine getiren Kimyasal Necdet, Kürt savaşçıların bedenlerini ‘kuşbaşı’ gibi doğramak için elinden geleni yaptı. Amaç buharlaştırıp havaya karıştırır misali savaşçıların bedenlerini tümüyle yok etmek ve anaları sarılıp ağıt yakacakları bir mezar taşından yoksun bırakmaktı. Böylece çocuğunu kartalın kaptığı annenin trajik hikâyesindeki ‘boş beşik’, Kürt anaların trajedisinde yerini ‘boş mezar’a bırakacaktı. Gül şimdi mutlu olmalıdır, çünkü arzusu gerçekleştirilmiştir. Analar ise tarifi imkânsız acılar yaşayacaktır.
Dersim katliamının kılıç artığı ve tanığı annem bana ‘devlet’i ve onu yönetenleri anlatırdı. Kürt sorununa ilgi duyduğumu öğrendiğinde sıkça öğütler verir, sözlerine “Sakın unutma oğlum” diye başlardı. Ona göre devlet Yezit soyunu temsil ediyordu, Kürtler de Kerbela Çölünde kılıçtan geçirilenleri. Rol paylaşımına benzer bu gelenek Kerbela’dan beri sürüp geliyordu. Devletin kitabında katliam yazılıydı, Kürt’ün kaderinde ise görülmemiş zulüm ve zorbalığa göğüs germek. Bu canavarın olduğu yerde yeni Kerbela’lar kaçınılmazdı. Türk devletinin İmam Hüseyin’in başını kesen Şimr’den daha zalim kumandanları vardı. Bunu ‘38’de kendi gözleriyle görmüştü. Bizleri yeni Kerbela Vakalarının beklediğini bilerek yola çıkmamızı istiyordu. Öğütlerini unutmadığım annemin haklılığını canlı hayatın içinde yaşayarak gördüm. Türk sömürgeciliği ülkemizin her köşesini bir Kerbela’ya dönüştürdü. Kaldı ki yeni Kerbela kıyımları eskisinin sınırlarını katbekat aşıyor. Geçmişte Şimr katlettiği İmam Hüseyin’in başını kesmekle yetinmişti. Şimdiki Şimr’ler ise öldürdükleri Kürt savaşçılardan geriye mezara konulacak bir ceset dahi bırakmamaya çalışıyorlar. Kartopu misali büyüyen Şimr’lerin zulmü Kürtleri dondurucu buzul çağı yaşamına mahkûm emek istiyor.
Zulüm ve zorbalığın freni patlamış kamyon gibi önüne çıkanı ezip geçmeye çalıştığı bir ülke Kerbela’ya dönüşmüş demektir. Kürdistan’daki manzara tam da böyledir. Kerbela’ya dönüştürülen yerde de Hüseyin’ler ve Zeynep’ler olacaktır. Onlar kanları ve canları pahasına zalime karşı insanlığın en kutsal değerlerini savunur ve bunun bedelini de canlarıyla öderler. Onların kitabında teslimiyet ve zalimin önünde diz çökme yoktur. Hüseyin ve Zeynep diz çökmedi ki onlar da çöksün! Direniş zamanı çoktan geçti diyenler, Hüseyin ve Zeynep’ten geriye bir şey kalmadığını ve her şeye hâkim olan Yezit soyuna biat edilmesi gerektiğini iddia edenlerdir. Ancak geçmiş bugünde yaşar, zulme karşı direniş geleneği geçmişi bugüne bağlar. Öyle olmasaydı ‘Şehitler Ölümsüzdür’ sözünün bir anlamı olur muydu? Öyle olmasaydı hepimiz Hüseyin’in katlini ve Zeynep’in esaretini onaylamış sayılmaz mıydık? Unutkanlık illetine yakalanıp izlerinde yürümekten vazgeçtiğimiz zaman, asıl o zaman onları katletmiş olmaz mıydık? Zalim istediği kadar atıp tutsun, bugün mücadele meydanlarında sayısız yeni Hüseyin ve Zeynep var. Kürdistan’da her yer Kerbela, her Kürt genci bir Hüseyin, her Kürt kızı bir Zeynep’tir. Kerbela’nın görünen yüzünde parçalanmış cesetleri, kan ve göz yaşını görürüz; diğer yüzü ise temel insanlık değerlerinin ölümsüzlüğüne tanıklık eder. Aslolan da işte budur.
Zalimler Hüseyin’in Kerbela Çölündeki mutevazı ordusunun suyla bağlantısını kesmişlerdi. Teslim almanın bir yöntemiydi bu. Onların bugünkü ardılları da Kürt gerillasını ‘oksijensiz bırakmak’tan söz ediyor ve Yezit’in bile aklına gelmeyeni keşfettikleri için seviniyorlar. Kuşkusuz Yezitlik de yerinde saymıyor, o da kıyım yöntemlerinde tekâmül gösteriyor. Ne var ki tarihte tanrı-kral diye bilinen firavunlar ve nemrutlara yaraşır bu söylem sadece sahiplerinin nesebini saptamamıza yarar; başkaca bir hükmü yoktur. ‘Oksijensiz bırakmak’ ya da ‘balığı öldürmek için denizi kurutmak’, Vietnam halkına diz çöktürmek isteyen firavunlar firavunu ABD’nin başvurduğu yöntemlerdi. Bunun için her türlü silahı denedi, her çeşit vahşeti uyguladı. Peki, sonuç ne oldu? ABD ordusu kuyruğunu bacakları arasına sıkıştırmış bir köpek gibi Vietnam’ı terk etti. Küresel hegemonun Vietnam’da başaramadığını onun eyalet valisi konumundaki AKP yönetimi mi Kürdistan’da başaracak? ‘Abdestini kanla alan’ AKP mi kan banyosuna alışkın ABD’nin altında ezildiği işin üstesinden gelecek? Trajedi içinde mizahla yüzleşiyoruz. AKP’nin denemesi, göle maya çalarken kendisine çıkışanlara Nasreddin Hoca’nın verdiği cevabın değişik bir versiyonu oluyor: “Tutmak zorunda!” AKP’nin savaşta her türlü kirli yöntemi denemesi bu zorunluluktan kaynaklanıyor. Zorunluluk kaybetme korkusunu gösteriyor.
Hoca’nın maya çaldığı göl yoğurda kesti mi? Kesmediğini AKP’nin kurmayları da biliyorlar. Bir kez tanışmaya görsün, iktidar koltuğu öyle baştan çıkarıcı bir güçtür ki, en demokrat insanı bile bir despota dönüştürür. Despot da istibdat demektir. İstibdat ise Kuyucu Murat Paşa yöntemleri ile Abdülhamit taktiklerine başvurmak anlamına gelir. AKP yönetimi çöreklendiği iktidar koltuğunda uzun yıllar oturmak için şimdi bu yöntemler ve taktikleri uyguluyor. Zindanları tıka basa demokratik siyasetin içindeki Kürtler ve dostlarıyla dolduruyor. Kürdistan dağlarına Cumhuriyet tarihinin en kapsamlı hava saldırılarını düzenliyor. Her çeşit yasak silahı pervasızca kullanıyor. Sansür Abdülhamit’in istibdat dönemindekini de aşmıştır. Papağan gibi sahibinin söylediğini tekrarlayan bir medyayla karşı karşıyayız. Darbeler döneminde bile medyada böylesi topyekûn bir papağanlık hali yoktu. AKP özgür yaşamda ısrar eden Kürtlere ve Türkiyeli dostlarına diz çöktürmek için bütün bu zalimlikleri sergiliyor.
Bu son direniş önceki Kürt isyanlarının hiçbirine benzemiyor. Bir kere öncekiler gibi yerel değildir. İçinde Kamyaran’dan Maraş’a, Süleymaniye’den Dersim’e, Ağrı’dan Afrin’e kadar her yerden savaşçılar var ve bu durum tüm Kürtleri derinden etkiliyor. Toprağa düşen her savaşçının kanı demokratik ulus harcını sulayıp daha da sağlamlaştırıyor. İkincisi, bu direniş daha öncekiler gibi tepkisel çıkışlar temelinde gelişmemiştir; her adımı berrak bir bilincin eseridir. Bu bilinç yalnızca savaşçıda değil, halkta da tam bir netlik ve kararlılığa yol açıyor. Özgürlük Hareketi halklaşmıştır ve bu da yenilmezliğine işaret ediyor. Şehit toprağın bağrına gömülen tohumdur. “Bitki tohumla başlar, ama tohumu aynı zamanda bitkinin tüm yaşamının sonucudur: Bitki tohumu meydana getirmek için büyür.” Kürt özgürlük mücadelesi uzayıp giden şehitler zincirine yeni halkalar ekliyor. Tohumlar çoğalıyor. Kürt halkı bu sayede kayayı çatlatıp kök salan meşe ağacı gibi kendi toprağına ve özgür yaşama sıkıca kök salıyor.
En önemlisi, Kürtlerin bu en uzun süreli direnişi devletin Kürtler üzerindeki akıl almaz zulmüne ilişkin kırıntı kabilinden anıları dinleyen bir avuç gencin zalime karşı bir çeşit onur savaşı olarak başladı. Belki de bir ağıtta gizlenmiş çağrı böylesi bir direnişe yol açtı. Şimdiyse zulüm her yerdedir, her hanede ağıtlar yükseliyor. Mazlumun isyan çağrısıdır bu ağıtlar. Kundaktaki bebeler masal niyetine bu çağrıları dinleyerek büyüyor. AKP’nin Kürtlere yaşattığı ‘hayal bile edilemeyen acılar’ emzikteki çocukların yüreğinde bile kin dağlarının yükselmesine neden oluyor. Mazlumun ahından korkun, çünkü o büyük insanlığı temsil ediyor. İnsanlık ezende değil, her zaman mazlumların saflarında yaşar. Kürtlerde yaşayan büyük insanlık tarifsiz acılar içinde daha da büyüyor. Tümden yok etmediğiniz müddetçe onu asla yenemeyeceksiniz.