Yapılan araştırmalar en büyük etkilenmenin ve erozyonun yeterli bilinç ve seçicilik düzeyine erişememiş insanlar üzerinde görüldüğünü söylese de aslında sadece bu gruplar değil, hepimiz bir şekilde bu etkinin içinde yer alıyoruz. Dinlediğimiz müzikten giydiğimiz kıyafete, okuduğumuz kitaptan izlediğimiz filme kadar her konuda belli bir yönlendirmenin- farkında olmasak bile- etkisindeyiz.
Bu etkiler olumsuz olabileceği gibi olumlu da olabilir. Bu durum doğal olarak medyanın kendini nasıl konumlandırdığına bağlıdır.
Sosyal sorumluluk anlayışını rafa kaldırıp yurttaşların en doğal hakkı olan doğru ve eksiksiz bilgilendirilme hakkını kendi eliyle ihlal eden medyanın demokratikliğinden bahsetmek mümkün değildir.
Medya bir mücadele silahı olarak kullanılırken, halka kirlenmiş, yalanlarla zehirlenmiş, çarpıtılmış haberler sunuldu hep. Bildik medya; kimi etnik yapılara, azınlık ve muhaliflere karşı hep bir hamaset ve nefret söylemi kullanageldi. Yıllarca paranoyalarla, önyargılarla beslendi bu halk. Herkesin ona düşman olduğu, onu yok etmeye çalıştığı ezberletildi. Bölücüler, hainler, teröristler vb.. söz ve deyimler kullanmadan siyasi bir argüman oluşturmak ya da bir haber yapmak bu ülkede neredeyse mümkün olmadı... Dürüst ve vicdanlı bir dil kullanmak yerine çıkarcı ve saldırgan bir dille konuşmak daha kolay geldi onlara...
Medyanın toplum hareketleri üzerindeki etki ve yaptırımlarını göz önüne alırsak; mevcut medya sisteminin birey ve toplum üzerinde olumsuz etkilerinin olduğunu, medyanın basın ahlak ve ilkelerinin gereklerini yerine getiremediğini söylememiz yanlış olmaz. Bu gerçek barış sürecinde gösterdiği tavır için de geçerlidir.
Konunun uzmanları; Türkiye’de mevcut habercilik anlayışının, savaşı, çatışmayı haberleştirmeyi sevdiğini ama iş barışla ilgili, barıştan yana, barışçı haber yapmaya geldiğinde onu yeterince heyecanlı, haber değeri taşıyan nitelikte görmediğini belirtiyorlar. Onun için olacak ki medya barış sürecine katkı sağlayacak bir duruş göstermiyor.
Oysa dördüncü kuvvet diye adlandırılan medyaya bu konuda çok görev düşüyor. Ama bu sorumluluğu yerine getirme ve destek olma bir yana köstek oluyor. Ne yazık ki bu ülkede medya, barışın önündeki en büyük engellerden biri oldu hep.
Türkiye’de ana medya sistemin önemli ve güçlü bir kurumudur ve kendi mantalitesince görevi sisteme hizmet etmektir. Düzenin ruhu ticari ilişkilere dayandığı için, medyayı da bundan ayırmak mümkün değildir. Medyanın büyük bölümü ince ayarlarla siyasal iktidara biat edip teslim olmuş durumdadır.
Hal böyleyken, yani yargı siyasetten bağımsız, medya yargıdan bağımsız, medya güç odaklarından bağımsız değilken gerçekleri yazmaya çalışan gazeteciler ise işlerinden atılıyor, itibarsızlaşmaya çalışılıyor, yetmedi zindanlara atılıyor.
Bazen de doğrudan baskıcı müdahaleye gerek kalmadan, habercilik alanında "intizam"ı sağlayıcı "önlemler" alınır. Estirilen terör, verilen gözdağları zaten zihinlerde karakollar kurup, kendiliğinden gerekli otokontrolü sağlamaya yeterli olur.
Türkiye’de medya bu durumda olduğu sürece her alanda olduğu gibi demokratikleşme alanında da vebal altında olacaktır.
Medya vebal altında
Medya günümüzde artık öyle bir güç haline gelmiştir ki; insanların düşünce ve davranışlarını denetlemeden tutun, toplum yapısını, kurulu düzenini, bireyler arasında oluşan toplumsal ilişkileri yeniden yaratma, şekillendirme gücüne ve etkisine sahiptir.