Yıllardır süren savaşın yerini barış eksenli konuşmalara bıraktığı ve kalıcı bir barış arayışlarının çoğaldığı bu dönemde çözümün dilinin ne olması gerektiği konusunda gazeteciler değerlendirmelerde bulundu. NTV Haber Müdürü Mete Çubukçu, yıllardır medyanın dilinin hep sorunlu olduğunu  belirterek, “Devletin ideolojik aygıtları, medya tarafından sürekli pompalanan ve insanları birbirinden uzaklaştıran bir dil sözkonusu. Yıllardır esas olarak otuz yıldır bu böyle. Şimdi gelinen noktada siyasi iktidarın etkisiyle durum değişti. Medyanın dili aslında siyasetin önünde olmalı. Ama Türkiye’de siyaset medyanın dilini belirliyor” dedi.

Kürt sorununa yönelik ayrıştırıcı, düşmanlaştırıcı ya da sürecin önünü kesici bir dilin kullanılmaması gerektiğinin altını çizen Çubukçu, “Artık yeni bir dil kurmak önemli. Objektif bir haber dili bence yeter. Medya genetiği yavaş yavaş değişecek” diye konuştu.
Gazeteci-yazar Celal Başlangıç da bugüne kadar merkez medyanın savaşın dilini kullandığını vurgu yaparak, “Mehmetçik bir medyaydı. Barış sürecine ayak uydurma noktasında pek olumlu bir yanıt alamadığımızı söyleyebiliriz” dedi. “Karşımızda çok barışsever bir medya yok” diyen Başlangıç şöyle konuştu: “Şimdi bizim savaşın medyası da bu sürece ayak uydurmakta zorluk çekiyor. Bu barışseverliğinden değil Tayipseverliğinden kaynaklanıyor. Şu an Başbakan bu tarafta olduğu için çok fazla savaş tamtamları çalmıyor. Ama onu elinde hazır tutuyor. Ve yarın süreç değiştiği anda aynı çizginin savunucusu haline gelecek bir medya ile karşı kaşıyayız.”

Pusulam Kürt hareketi

Gazeteci Ahmet Tulgar, sürecin gidişatından memnun olduğunu belirtirken, “Benim pusulam burada Kürt siyasal hareketi, Kürt özgürlük hareketidir. Onlar iyi gittiğini düşünüyorlarsa benim için de iyi gidiyordur. Onlar çünkü bizzat halkla birlikte mücadele ediyorlar. Sadece Kürtler için değil bütün Türkiye halkları için mücadele ediyorlar. Bunu ilerde daha güçlü anlayacağımıza inanıyorum” dedi. Yaşanan gelişmelerin sadece Türkiye’yi değil Ortadoğu ve oradan da bütün dünyayı etkileyeceğini belirten Tulgar, “Üzerinde titrenmesi gereken çok önemli bir süreçten geçiyoruz” diye konuştu. Medyanın savaş boyunca çok fazla savaş kışkırtıcılığı yaptığını dile getiren Tulgar, şunları söyledi: “Savaş gerçekliğini, savaş sırasında devlet tarafından işlenen suçların üzerini örtmek için kendi kendini görevlendirdi. Durumdan vazife çıkardı. Yeri geldiğinde nasıl konuşacağı dikte edildi. Direnmedi. Şimdi hala o eskinin alışkanlıklarıyla, Kürt halkının bütün bu ülkedeki özgürlüğü özleyen, özgür bir ülkeyi özleyen ve herkesin üzerine titremesi gereken insanlara hakaretvari sözlerle bahsetmek ya da Genelkurmay’ın onları koyduğu ‘terörist’ kalıbında lanse etmeye çalışmak, bunlar hep savaş kışkırtıcılığı babında sorunlu davranışlar.”

Mesleğe ihanet edildi

Gerçekliğin Türk halkından da gizlendiğinin altını çizen Tulgar, “Onlardan da gerçeği saklıyorsun. Gerilla hareketi desem mesela gerçeği söylemiş olacağım. Evrensel dünyada nasıl bahsediliyorsa böyle bahsedersin. Hem mesleğine ihanet etmezsin hem de kendine ihanet etmezsin” dedi. Medyanın da bir yenilmişlik duygusu içinde olduğunu vurgulayan Tulgar, “Devletin bir müzakere süreci yürütmesini ihanet olarak algılıyorlar. Kimse onlara dayatmadığı halde onlar hala aynı dili inatla kullanıyor. Bu bir yenilmişlik duygusudur. Taraf oldular çünkü. Halbuki gazetecinin görevi en azından haber kaynaklarını elinde bulundurmayan kesim için madem haber yapmıyorsun hiç değilse eşit mesafede dur. Onu bile yapamadılar” eleştirisini yaptı.
Tulgar, “Bugün inanın Türk anaakım medyası mali idari ve ideolojik olarak çok büyük bir bunalımdan geçiyor. Bu bunalımın esas sorumlusu bu 30 yıl içindeki gazetecilikten çok devletçi propagandaya yönelik faaliyet göstermiş olmalarından kaynaklanıyor. Aslında müthiş bir prestij kaybı oldu” diye konuştu. 


‘Gerçekçi ve hakkaniyetli olalım’

Gazeteci-yazar Nuray Mert ise barışın ve çözümün içinin boşaltılmamasının önemine vurgu yaptı. Mert, şunları dile getirdi: “Barış süreci dediğimiz sürece gelinene kadar ciddi bir mücadele ve ödenen ağır bedeller var. Herşeyden önce onun hakkını vermemiz, onun sorumluluğunu taşımamız lazım. Böyle herşey oldu bitti, herşey sona erdi şeklinde bir kaynaşmadan ziyade en önemlisi toplumsal barıştır. Barış sadece bir çatışmasızlık süreci değil. Bugün cenazeler gelmiyor. En büyük kazanım bu doğru, ama mücadele olmasaydı da cenaze gelmeyecekti. Biz şimdi bu şekilde ele alamayız. O verilen mücadele bir özgürlük mücadelesiydi. Ve o özgürlük mücadelesinin karşılığını verebilirsek barıştan bahsedebileceğiz. O yüzden gerçekçi ve hakkaniyetli olmak lazım.”

‘Barış hareketsizlik hali değil’

Herşeyin üzerini örterek yapılacak bir barışın kastedilmediğini belirten Mert, bu mücadelenin niye verildiğinin iyi anlaşılması gerektiğine vurgu yaptı. Mert, şunları kaydetti: “Bunun hedefinin ne olduğu, Kürtlerin haklarının, hedefinin ne olduğu, bunun çerçevesinin ne olduğu aslında Türkiye’de yaşayan herkese anlatılmalı ve ikna edilmesi, onların da ikna olmaya gönüllü olması, böylesi bir barış süreci tabi ki kastettiğimiz” dedi. Halklarla köprü kurmanın önemli olduğunu dile getiren Mert, bunun Kürtlerin haklarını görmezden gelerek olamayacağının altını çizdi. Mücadelenin ne adına verildiğinin gözardı edildiği bir noktanın gerçek bir barışı ifade etmeyeceğine vurgu yapan Mert, “O gerçek barış olmaz. O bir hareketsizlik olur. Barış bir hareketsizlik hali değildir. Kürtlerin özgürlüğü ve hakları uğruna çok bedel ödendi. Bu süreçte taleplerin ve beklentilerin hayata geçirilmesi önemli. Barış böyle bir süreç. Yoksa bu hareketsizlik yada toplu kutlama hali değil. Bu toplu kutlamaları inşallah çok yakın zamanlarda yaparız.”

‘İkinci aşama ortaya çıkaracak’

Mert, hükümetin gerçekçi olmasının önemine işaret ederek, ikinci aşamanın bunu göstereceğini kaydetti. Mert, “Konuyu bütün boyutları ile kavramış oldukları ve bu temelde bir gelecek inşasını göze alıp almayacakları önemli. Samimiyeti veya ikircikli durumu gözönüne alırsak evet gerçekten orada sorgulanması gereken durumlar var. Bir kere genelde demokratik ve barış süreci deniliyor, ama hızlıca bir el sıkışma süreci izlenimi veriyor hükümet. O yüzden de barış sürecinin selameti açısından bunları gözönünde bulundurmak gerekiyor” dedi.
Karakol kurmanın, baraj yapımına ağırlık vermenin, koruculuk sisteminden hiç bahsetmemenin, mayınlara dokunmamanın “güvenlik konseptli” bir çabayı sürdürmek anlamına geldiğine işaret eden Mert, bunların sürece ters olduğunu söyledi. Bunların barışın kurgulanmasında çok önemli olan ikinci aşamanın ötesinde çok daha güncel acil gündemleştirilmesi gereken konular olduğuna dikkat çeken Mert, “Kürt hareketi bunu gündeme getirdiği zaman işte neden bu soruyu böyle bir süreçte gündeme getiriyorsunuz deniliyor. Oysa bu soruyu tam tersine çevirmeliyiz. Madem barışıyoruz daha fazla karakola, daha fazla güvenlikçi önlemlere ne gerek var deyip bu soruyu tersine çevirmemiz lazım. Bunları Kürt siyasi hareketinin dışındaki bizlerin daha fazla gündeme getirmesi ve bu konuda demokratik eylemlilik oluşturması lazım” diye konuştu.
Türkiye’nin dış politikasında Kürtlerin belirleyici bir konumda olduğuna işaret eden Mert, Türkiye’nin Kürtlerle ittifak temelinde Ortadoğu’da siyasal bir aktör olmayı hedeflediğini kaydetti. Artık batı dünyasının da Kürtlerin haklarını yok sayamayacağın kaydeden Mert, Kürtlerin Türkiye’de ve Ortadoğu’da kurulacak olan denklemin bir yerinde yer alacağının netleştiğini söyledi.


NAGİHAN AKARSEL/MEHMET ŞAH ORUÇ / DİHA/ANKARA