AKP’nin varlık gerekçesi, diğer partiler gibi değildir. Tayyip Erdoğan’ın son çıkışları ile birlikte AKP, “tek adam” görünümlü baskıcı, totaliter “Baas Partilerini” anımsatmaktadır. Erdoğan dışında partide hiç kimsenin iradesi ve söz hakkı yoktur. Çıkarlar koalisyonunu oluşturan AKP artık ne yaparsa yapsın, vardığı zirveden kah yuvarlanarak, kah yürüyerek, kah sürünerek inmeye başlaşmıştır. Tayyip Erdoğan’ın “ustalık dönemi” olarak tanımladığı “Sultanlığı” Osmanlı’nın gerileme, dağılma ve çökme durumuna benzerlik göstermektedir. Osmanlı üç kıtaya hükmetmişti. Tayyip Erdoğan, Osmanlı artığı anlayışı ve Ahmet Davutoğlu’nun sallama “Derin strateji”ni içeren politikaları ile üç kıtadaki hükmünü sanal olarak 5 kıtaya yaymaya çalıştı. Ancak giriştiği bütün fetihlerde hep nal topladı. İran’dan Irak’a, Suriye’ye kadar bir hatta komşuları ile fiili savaş halindedir Tayyip Erdoğan ve arkadaşları. Osmanlı nüfuzunu kullanarak Suriye ve Irak’la girdiği ilişkilerde rezaletin ötesinde bir “unsur” olarak kalmıştır, Batı cephesinde Yunanistan ve diğer Avrupa ülkeleri ile de benzer durumu yaşamaktadır. Kafkasya’da Rusya, Erdoğan ekibine ne kadar “haddi” olduğunu Suriye ve Çeçen politikaları üzerinden göstermektedir. Yani anlayacağınız Erdoğan ve ekibinin dış politikada dişe dokunur bir değeri kalmamıştır. Kendini itibarlı ve ittifakının sağlam olduğunu sandığı ABD’den de dalgalar halinde mesajlar gelmektedir. Roboskî Katliamı ve Suriye’de düşürülen uçak meselesinde ABD, ortağı Türkiye Cumhuriyeti’nden farklı düşünmektedir. Tayyip Erdoğan’ın haddini ve sınırlarını aşıp uluslararası basına “nankörlük, namertlik” söylemleri ile saldırmasının da bir geçerliliği yoktur. Önümüzdeki günlerde Türk basınının yazamadığı Kürdistan’daki savaşta ölen askerler ve düşen helikopterler gerçeğini yine uluslararası basın üzerinden Tayyip Erdoğan öğrenebilir!
Dışarıdaki AKP iktidarı ve Tayyip Erdoğan görünümü böyledir. Zaman zaman gaza getirilip sırtı sıvazlansa da Erdoğan’a güven, saygı giderek azalmaktadır. Çünkü her tür ilişkiye, pazarlığa açık kimliksiz ve kişiliksiz politikaları AKP gerçeği olmanın ötesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin temel özelliği haline gelmiştir. Bu durum öyle “kanat ülkeden merkez ülkeye” ya da “bölgesel-küresel oyun kuran ülke” safsataları ile tanımlanmayacak kadar rezil bir durumdur.
Peki içerdeki AKP gerçeği nedir? Erdoğan’ın megolaman ve paranoyak özellikleri kendisini pervasızca dışa vurmaktadır. İkide bir “AKP’nin genel başkanı benim” sözünü söylemesi, temel konularda AKP kurmayları olarak görünen aktörlerin söylemlerini tekzip etmesi AKP içindeki kırılmanın şiddetini göstermektedir. Örneğin “Özel Yetkili Mahkemeler” ile ilgili düzenleme Bekir Bozdağ, Bülent Arınç, Yalçın Akdoğan ve daha pek çok isim bu konuda “böyle bir şey gündemimizde yok” derken, Tayyip Erdoğan “bu mahkemeler kalkacak” düzenlemesini gerçekleştirmiştir. Tek tek ele geçirdiği devlet kurumlarında başkalarını istememesi yaşadığı korkular nedeniyledir. Özel Yetkili Mahkemeleri ve polis teşkilatındaki Fethullahçılarla girdiği kavga ve yapılan düzenlemeler ile tayinler de bu nedenledir. Kendisini “iktidarda” sağlama alma çabası ise AKP’yi iktidara taşıyan süreçlerdeki özelliklerini yitirmektedir. Ordu içinde de benzer bir durumdadır AKP. Sürekli kendisine karşı bir darbe yapılacak paranoyası hali yaşayan Erdoğan ve ekibi bu durumu kurtarmak için de ordu/ergenekon yapılanması ile gizli bir anlaşma gerçekleştirmiştir. Bu durumu da cemaatin yayınlarındaki “ses kayıtları şantajlarını” daha çok hatırlatmalarından anlıyoruz. AKP’yi ve Erdoğan’ı ortaya çıkaran 2002 koşullarının da bölgede giderek farklılaştığını ve bu durumun da AKP’nin içine önemli derecede etki edeceğini de söylemek durumundayız.
AKP’nin bütün bu kırılma, içe dönme ve büzülme hallerinin en somut görüldüğü alan ise Kürt meselesi ile tanımlı alanıdır. Kendine göre muhataplıklar yaratma, bir ileri iki geri adım atmalar, açılım saçmalamaları, özel ve paralı askerler, karakollar yerine “kalekollar”, jandarma-polis-vali üçlemesi ile savaşı sürdürme konseptleri de bu yaz itibarı iflas etmiştir. Bu durumu da birincil olarak Kürt direnişinin askeri, siyasi ve toplumsal alanındaki duruşundan okuyabiliriz. İkincisi de, AKP’nin “denize düşen yılana sarılır” misali ile kendine her alandan partner yaratarak, sanal bir ortam içinde sorunun temel gerçeğini gizleme çabasından görebiliriz. Tabii ki bu da nafile bir çaba olarak görülmektedir.
En somut örneğini Kürt sorununda “Muhataplık meselesi” üzerinden bakabiliriz... AKP, savaşırken ordusuyla, diplomasisiyle, polisiyle, cezaevlerini doldurmasıyla muhatap aldığı Kürtleri, “çözüm” sözkonusu olunca almamaktadır. Oysa Oslo’da gerçek muhataplık. Habur’da çözüm olursa mutluluğun ölçüsü nasıl olur güzel bir şekilde ortaya çıkmıştı. Ancak AKP şimdilerde yine ordusu olmayan çakma generaller, halkı olmayan “liderler”, kedisi ve kendisi olmayan “şairler”, fikri olmayan “aydınlar” ile sorun çözme girişimlerini ısıtıp ısıtıp sahneye sürmektedir. Kürt camiasında teşhir olmuş ve alıcısı olmayan bu senaryoları tazelemek ise hakikaten artık bir komedidir. 
Zaten eğer Türkiye’de Kürt meselesi üzerinden Taha Akyol, Mehmet Metiner, Yalçın Akdoğan gibi sallama siyasetçi ve yazar takımı sizi överse çok dikkatli olun. Hele bu dönemde Zaman, Star, Bugün, Yeni Şafak gibi gazeteler sizlerle ilgili haberleri manşetlere çekmişlerse daha da gergin olun. Çünkü gidişatta bir sorun vardır. Bu sallama siyasetçi ve yazarlar ile polis/savcı gazeteleri sizi büyük bir batağın içine çekmektedir. Sizi siz olmaktan çıkarıp, iktidarın yedek lastiği haline getirip, sizi toplumunuza karşı bir “unsur” haline getirmek istemektedirler. Bu nedenle AKP’nin bu dönemde kendisine göre bulduğu ve görüştüğü muhataplar tarihsel olarak Kürdistan’daki Türk devlet sömürgeciliğini meşrulaştırma girişimidir. Dolayısıyla paranoyaları giderek büyüyen, megolaman özellikleri öne çıkan Tayyip Erdoğan’ın yaratmak istediği muhataplar da sanki Erdoğan’a öykünmektedirler. Ancak taa 2002’lerde Erdoğan’a öykünüp ortalıkta kalanları, fırın ve bakkal işletemeyip iflas edenleri hatırlayınca insan gülmeden edemiyor...