"Dêrsimliler mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı, mağaraların kapısının içerisinden. Bunları fare gibi zehirledi. Ve yediden yetmişe o Dêrsim Kürtleri'ni kestiler..."

Üstteki trajik sözler, birkaç yıl boyunca Dêrsim Soykırımı'na tanıklık etmiş, Seyid Rıza ve arkadaşlarının idamını organize eden dönemin Emniyet Müdürü İhsan Sabri Çağlayangil'e ait. Kime yapıyor bu açıklamayı? Yaklaşık 25 yıl önce bizden de Dêrsim'le ilgili kaynak isteyen şimdiki CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'na...
1989 yılında, yayımlamakta olduğum Kürt kimlikli Özgür Gelecek dergisinden dolayı iki kez tutuklanmış ve Çağlayangil'in Dêrsim Katliamı'na ilişkin kimi tanıklıklarını röportaj ve anı biçiminde cezaevi koşullarında basından izlemiştim. Çağlayangil, daha 1935 yılında Malatya Emniyet Müdürü iken Dêrsim Kasabı Kor-Vali Abdullah Alpdoğan'la yaptığı alan çalışmalarına, 1937 yılında ise Seyid Rıza'nın idamına ilişkin ilginç ve çarpıcı anekdotlar anlatıyordu.
Bu anlatımlar, o tarihlerde bürokrat olarak kamuda çalışan Kılıçdaroğlu'nu da oldukça etkilemiş olmalı ki, ortak bir tanıdık üzerinden benden kaynak istediği gibi, bir arkadaşıyla birlikte Yalova'da Çağlayangil'i de ziyaret etmiş ve üstteki trajik sözleri de içeren bir röportaj yapmıştı. Aslında Çağlayangil bu döneme ilişkin tanıklıklarını ve benzeri görüşleri, övünerek Nakşibendiler'in yayın organı İslam dergisinde de anlatmıştı.(Bkz. İslam, Mayıs- 1990, Sayı: 81)
Çağlayangil, Dêrsim Harekatı'nın doğrudan Atatürk'ün, "Dêrsim meselesini kesin olarak halledin" talimatıyla yürütüldüğünü, Alpdoğan'la iki yıl süreyle alan çalışması yaptıklarını, burada "Hz. İsa kılıklı, insan güzeli adamlara rastladığını" söyler. 1937'de Ankara'dan gönderilerek Seyid Rıza ve arkadaşlarının idamını organize eden Çağlayangil, devlet aklını şu sözlerle ortaya koyar: "Devlet otoritesi tesis edilmelidir. Bir kadının kocası belli olmalıdır. Hakimiyet devlette olmalıdır." (Agy)
Evet, "medenileştirme", yani Türk-İslamlaştırma adına, silahları neredeyse tümüyle toplanmış bir bölgeye, bombardıman uçaklarının yanı sıra tam teçhizatlı üç kolordu, iki süvari tümeniyle girmek ve can korkusuyla mağaralara sığınmış olan insanları yaylım ateşine tuttuktan sonra içeriye zehirli gaz salarak topyekün imha etmek... Bu, Kemalist rejimin Dêrsim'i "medeniyete açma" projesidir. Öyle ya, ünlü Kemalist kalemşör Hakkı Naşid (Uluğ), 1931'de "Derebeyi ve Dersim"; 1938'de ise "Tunceli Medeniyete Açılıyor" kitaplarını boşuna mı yazmıştı? Bunlar, tam da Kemalist rejimin sözcülüğünü yapan raporlar/kitaplar değil miydi?

Koçgiri Katliamı'nda da mağaralara sığınanlar 'tütsüyle' imha edildi

Yaklaşık 90 yıllık bir geçmişi olmasına rağmen Koçgiri Katliamı üstündeki sır perdesi bile yeni yeni aralanıyor. Ve anlıyoruz ki, Dêrsim'de uygulanan imha yöntemlerinin benzeri, yaklaşık 15-16 yıl önce 1921'de Koçgiri'de de uygulanmış. Yaklaşık 140 köyün yok edilmesiyle sonuçlanan Koçgiri'de de yine insanlar can havliyle doğanın en kuytuluk ve korunaklı mekanları olan mağaralara sığınmışlar; ancak buralara da tütsü salınmış, boğularak katledilmişler.
Bu konuda bir alan çalışması yapan, Koçgiri'nin efsanevi şairi Alişer'in yakınlarından Dr. Ali K. Yıldırım, ilginç anekdotlar aktarıyor. Katliam sırasında insanların sığındıkları mağaraları resimleriyle veren Yıldırım, sözgelimi İmranlı'nın Pevriziyan (Eskidere) köyündeki bir mağaranın acıklı öyküsünü şöyle anlatıyor: "Çevre köylerden kaçıp bu mağaraya sığınanlar, Topal Osman güçlerince mağaranın girişine yığılan samanın yakılması sonucu duman ile boğularak öldürüldü." (Bkz. A. K. Yıldırım: Osmanlı Sonrası İlk İcraat: Koçgiri Katliamı; Rizgari Online, 23.11.2011). Benzer örnekler bölgede çoktur.
Doğanın bu derinlikli mekanları, kimi zaman gerçekten mazlumların kurtarıcıları olur. Sözgelimi, yine Koçgiri Katliamı döneminde insanların sığınıp kurtulduğu ve bugün "Ana Fatma Ziyareti" olarak tavaf edilen bir başka mağaranın öyküsü şöyle aktarılıyor: "Bu mağaraya yerleşen Eskidereliler, kurtulmayı başarıyor. Mağaranın girişi dar ve içerisinde su akıyor. Ağız bölümü otlarla kaplanmış bulunduğundan, birilerinin burada saklanacağı tahmin edilmediğinden Eskidereliler kurtuluyor. Bu nedenle, buraya Ana Fatma deniliyor ve ziyaret olarak kabul ediliyor." (Aynı yer)
Bir örnek daha: Înhas (Înî) Köyü'nde de (Demirtaş) benzer olaylar yaşanıyor. Koçgiri Katliamı'nda savaşamayan çevre köylüler, Înî'de bulunan mağaraya sığınarak aylarca orada yaşam mücadelesi veriyor. Devlet güçlerince mağaranın önüne yığılan samanın yakılması üzerine, mağarada yaşayan insanlar, arkadan tünel kazarak ve gece kaçarak hayatlarını kurtarıyorlar. Înî'de bulunan mağara da ziyaretgah olarak kabul görüyor. (Bu olayı da Înhaslılardan dinledim.)

Sömürgeci devlet ittifakıyla Ağrı/ Zilan'da gelen 'dereboyu' ölümler

Burada anlatılan iki örneğin kahramanları, "azınlık içinde azınlık" statüsündeki Koçgiri ve Dêrsim Kızılbaş-Kürtler'i... Ancak biliyoruz ki 15 bin kişinin katliyle noktalanan 1925 Kürt  Hareketi'nden sonra, Kürt Özgürlük Örgütü (Xoybûn) tarafından örgütlenip 1928-1932 yılları arasında devam eden Ağrı/Zilan İsyanı, birçok diplomatik manevralar ve yasal aldatmacalardan sonra, Türk ve İran sömürgeci devletlerinin  ittifakıyla sonlandırıldı. Türk basınının haberlerine göre, bu aşamada katledilen Kürtler'in sayısı 30 bini buluyor ve dereler "lebalep" insan cesetleriyle doluyordu.

Burada da savaş uçakları dahil tüm savaş araçları kullanılmıştı. Bu harekattan yıllar sonra, 1944 yılında, harekatta bizzat görev alan Yarbay Eyüp Sabri Süsoy tarafından kaleme alınan ve Genelkurmay Başkanlığı'nca yayımlanan "Eşkıya Muharebeleri ve Mağara Aramaları" konulu bir kitapçıkta iki devlet arasında Kürtler'e karşı kurulan kanlı tuzağın birçok ipucu görülebileceği gibi, insanların dağlardaki sığınağı olan "mağara" olgusu konusunda da son derece ilginç bilgilere yer verilir.
Mağaraların muharebe ve korunmadaki işlevi konusunda ayrıntılı bilgiler içeren kitapçık, Kürt coğrafyasında dağlık ve volkanik arazide çok sayıda mağaranın bulunduğunu, özellikle çok volkanik olması dolayısıyla Ağrı Dağı'nda çok sayıda mağara bulunduğunu ve bu mağaralardan bazılarının kışın bile sıcak dumanlar çıkardığını bildirmektedir. "Ağrı'da bulunan çeşitli mağaraların arasında yüklü hayvanların girebileceği ve bir taburu tamamen barındırabilecek büyüklükte olanları da vardır. Bu mağaralar türlü biçimlerde olup giriş yeri dar, içerisi geniş ve serbest; koridorlu ve birkaç bölmeli, uzun dehlizli, birkaç kapılı olanları bulunduğu gibi, içlerinde yakılacak ateşin dumanının çıkması için tabiattan ve sonradan yapılmış bacalı olanları da vardır."(Age, s. 37)
Yazar, bu mağaraların ya mıntıka adıyla ya da simgeleşmiş isyancı kişilerin adıyla anıldıklarını belirtiyor. Sözgelimi, kişi adıyla verilen mağaralardan bazıları şöyle: Haso Mağarası, Timur Mağaraları, Hacıali Mağarası, Mato Mağaraları, Ahmet Şemo Mağarası, Ali Mirza Mağarası, Ömerbesi Mağarası, Paşo Mağaraları...
Yine bu kitapçıktan öğreniyoruz ki, önce Koçgiri'de, sonra Dêrsim'de başvurulan mağaralara boğucu duman salınması yöntemi, Ağrı/ Zilan'da da uygulanmış. Ancak yazar, mağaraların içi girintili ve bölmeli olduğundan isyancıların bir yamçı veya keçe ile bir menfezi tıkayarak kendilerini dumandan koruduklarını; bu nedenle bu tür mağaraları çökertmek için "bomba, bomba demeti ve tahrip kalıbı" kullanıldığını bildiriyor. (Age, s. 40)
Ağrı/Zilan Direnişi aşamasında, Ağrı Dağı çevresindeki Kürt direniş noktaları ve Kürt yaylaları konusunda bugün elimizde, harekata bizzat katılan Pilot Naim Bürküt'ün çektiği fotoğraflar da bulunuyor. (Bunun bir örneği için bkz. Haz. Yılmaz Çamlıbel: Ağrı Albümü/Serhildana Agiriyê).

Êzîdî Kürtlerin despotizm ve fanatizmle ölümcül dansı

Biliyoruz ki Kürdistan'da yine "azınlık içinde azınlık" statüsündeki Êzîdî Kürtler'in devletle ve yöredeki fanatik Müslümanlar'la ölümcül dansı en az üsttekiler kadar trajik...
Başka din mensuplarının sayısı sürekli artarken, sayıları sürekli azalan bir etnik topluluk Êzîdî Kürtler. Zerdüşt dininin en yakın devamcıları olarak geçmişte büyük bir çoğunluğa sahip olan Êzîdîler, bilinen İslamcı devlet baskıları dolayısıyla sürekli azalmaya yüz tutmuşlar. Osmanlı dönemindeki çok yönlü baskı ve katliamlar bir yana, son yüzyıllık sürede bile büyük bir kırılma yaşanmış. Sözgelimi, Serhad Bölgesi Kürtleri'nin büyük çoğunluğu geçmişte Êzîdî olup, bugün sınırın kuzeyinde kalanlar Êzîdîliğini korurken; Osmanlı bölümünde kalanlar komple Müslümanlaşmışlar. Keza, 19. yüzyıl kaynakları Serhad'dan Sincar bölgesine uzanan güzergahta büyük bir Êzîdî varlığından söz ederken, bugün bu varlığın yüzde birine rastlamak mümkün değil. Yine, Rojava'nın kuzey kesimine yayılan Êzîdî varlığı da önemli ölçüde eriyip gitmiş.
Salt bir rakam vermek gerekirse, 1980 cuntasına kadar Siirt, Batman, Diyarbakır, Urfa ve Mardin gibi illerde yaşayan Êzîdîler'in sayısı 20 bini aşkınken, bu rakam 2000 yılında 400'lere kadar düşüyor (Bkz. Êzîdîlerin sayısı 423'e düştü, Evrensel gaz. 15.3.2005; Kürdistan'da Êzîdîler'in sayısı azalıyor, Özgür Politika, 15.3.2005).
Êzîdî denince ilk akla gelen bölge, Êzîdîlerin kutsal mekanı Laleş. Oysa biliyoruz ki, geçmişte Viranşehir, Orta Anadolu'daki Kapadokya gibi hem bir uygarlık ve kültür merkezi hem de Êzîdîler'in ana karargahlarından biriydi. Benzeri kaderleri paylaştıklarından olmalı, burada da tıpkı Kapadokya gibi yeraltı kiliseleri ve mağara barınakları vardı. Bunların bazı kalıntıları ise günümüze kadar gelebilmiş. Göbeklitepe gibi 12 bin 500 yıla tarihlenen insanlığın en eski yerleşkeleri Harran'da bulunduğu gibi, Viranşehir de bölgenin en eski kültür ve uygarlık merkezlerinden biridir.
"Akese Kilisesi ve Mağaraları, Viranşehir-Urfa yolunun 19. kilometresinde bulunan Kırlık ya da diğer adıyla Gavurhori köyüne altı kilometre mesafede bulunuyor. Akese Kilisesi, dere yatağında yeralan kayalara oyulmuş. Kilise girişinin tam karşısında Êzîdîler tarafından kutsal kabul edilen (Tavuskuşu) kabartmaları yer alıyor. Kilisenin M.S. 2. yüzyılın sonlarına doğru gizli ibadet için yapıldığı tahmin ediliyor. Yine ibadethane olarak yapılan mağaralar ise, yerden iki metre yüksekte bir girişle inşa edilmiş." (Bkz. Uygarlıklar Merkezi Viranşehir, Özgür Politika).
Kürdistan'daki bu mağaraların hangi maceralara tanıklık ettiklerini tahmin etmek hiç de zor olmasa gerek. Bilinen dini baskılar nedeniyle gizli ibadet yeri olarak kullanıldıkları gibi, tehlike durumunda sığınak olarak kullanıldıkları da açıktır. Keza, Şengal Dağları'nda Êzîdîler'in katliamlarda sığındığı bir mağaranın öyküsü, ünlü Kürt halk destanının kahramanları Dewrêş İle Edulê'nin acıklı macerası ekseninde verilir: "Bir yandan Edulê'ye dört nala at koşturan Dewrêş'in atının ayak sesleri, bir yandan acımasız fermanlarla gelen kılıç darbelerinden kurtulmak için Şengal Dağları'na koşan, koşarken çığlıklara boğulan kimsesiz Êzîdîler'in aman çığlıkları. (...) Sincar/Şengal Dağları, sadece bir büyük aşk öyküsünün tanığı değildir kuşkusuz. Onlar, 72 fermana da tanık dağlar. Her bir taşı, her bir vadisi acı, hüzün ve Êzîdî kanıyla yıkanmış..." (H. Ermiş: Edulê'nin Gözyaşları, Politik Art, Sayı: 132/ 2014).
Bilindiği gibi Êzîdîler, bugüne kadar 72 katliama maruz kaldıklarını kabul ederler. Bu gerçeklik ve daha 2007 yılında Şengal'ın kadim halkı Êzîdî Kürtler'e karşı yürütülen ve 600 dolayında insanın yaşamına mal olan karanlık katliam göz önüne alınırsa, Êzîdîler'in dünden bugüne fanatik ve despotik güçlerle girdiği ölümcül dans daha iyi anlaşılır...

Malatya- Viranşehir hattında bir taçsız kral: İbrahim Paşa

Üstte de vurgulandığı gibi, Êzîdîler denince Viranşehir; Viranşehir denince Batı literatüründe "Kürdistan'ın ya da Hamidiye Alayları'nın Taçsız Kralı" olarak ün yapan Milli Aşiret Federasyonu Reisi ve Hamidiye Alayları Paşası İbrahim Paşa akla geliyor. Gerçekten de, nasıl 1854'te Kırım üzerinden yürütülen ve İngilizler'le Fransızlar'ın da aynen bugün gibi taraf oldukları Osmanlı-Rus Savaşı'na katılan ünlü Kızılbaş-Kürt kadını Fataraş, Osmanlı/Kürt kadınını Batı literatürüne en çok taşıyan figür ise; İbrahim Paşa da, gerek Aşiret Alayları Paşası olması gerekse çevredeki etkinliği dolayısıyla üzerinde en çok durulan ve fotoğraflanan Kürt figürüdür.
Kendisinden söz açan Batılı kaynaklar, ondan "Malatya Kızılbaşı" olarak söz etmekte ve şu bilgileri vermektedirler: "19. yüzyılın başlarında Milan Aşireti'nin başında İbrahim Paşa bulunmaktaydı. İbrahim Paşa'nın, 2000'i geçen aile üzerinde nüfuzu olduğu biliniyor. İbrahim Paşa, bu 2000 aile arasında saygı ve hoşnutlukla anılmakta ve kendisinden Malatya Kızılbaşı olarak bahsedilmektedir. O, Dêrsim'de muhafız olarak gezebilecek tek aşiret lideri olarak bilinmektedir. İbrahim Paşa'nın ilginç yanlarından biri de; kendisine bağlı ailelerin arasında Putperest, Şii, Ortodoks ve Müslümanlar'ın bulunmasıdır." (Mark Sykes ve Hugo Grothe'den aktarılarak, İ. Yazgan: Kürdistan'ın Taçsız Kralı İbrahim Paşa, Özgür Politika, 9 Ocak 1998).
İbrahim Paşa'nın Batılı kimi kaynaklarda "Malatya Kızılbaşı" olarak sunulması, kuşkusuz ilginç bir belirlemedir. Geçmişten 19. yüzyıl sonlarına kadar, Malatya-Adıyaman/Semsur-Urfa/Riha hattında büyük bir Kızılbaş ve Êzîdî nüfusunun yaşadığı bilinmektedir. İbrahim Paşa'nın da Kızılbaş veya Êzîdî olarak Viranşehir bölgesine gittiği ve sonradan Müslümanlaştığı söylenebilir. Zaten Hamidiye Alayı oluşturması için de Müslüman olması gerekiyordu. Ancak İbrahim Paşa'nın Batılı araştırmacının söylediği gibi farklı din ve inançtan topluluklara ne denli hoşgörülü davrandığı, sorgulanması gereken bir husustur. Unutmamak gerekir ki, koruculuk sisteminin babası bu Alaylar'ın ta kendisidir.
Literatürde "Aşiret Alayları" olarak da anılan Hamidiye Süvari Alayları, üstteki örnekte görüldüğü gibi kimi aşiret reislerine büyük nüfuz sağlamış olsa da izlenen yanlış politikalarla Kürt blokunda inançsal temelde bir kırılmaya da yol açmıştır. Siyasi ve manevi gücünü Abdülhamid'den alan bu milis kuvvetlerinin liderlerinin yani "alaylı paşalarının" en büyük muhaliflerinden biri İttihad-Terakki kadrolarıydı. Nitekim, Diyarbekir'deki Osmanlı-Kürd İttihad ve Terakki Cemiyeti'nin aktif üyelerinden biri olan Ziya Gökalp'in yayımlanan ilk kitabı, doğrudan İbrahim Paşa'yı hedef alan "Şaki İbrahim Destanı"dır. (1908'de yayımlanan bu Destanın ayrıntılı bir irdelemesi için bkz. M. Bayrak: Alman Emperyalizminin Türkiye İle Kürdistan'a Girişi ve Ziya Gökalp; Kürdoloji Belgeleri-I içinde, Özge Yay. Ank. 1994, s. 509- 515).
Ziya Gökalp, destanın bazı kesitlerinde şöyle diyor:
"Berazi'yi, Aneze'yi dağıttı/ Seller gibi Şammar kanı akıttı/ Mızrak dikti Karakeçi yurduna (...) Her tarafı sardı azgın kurtları/ Diyarbekir, Mardin, Urfa yurtları/ Döndü baştan başa ıssız çayıra (...) Osmanlılar bu vahşete dayanmaz/ Kürd kılıcı din kanına boyanmaz/ Bugün millet alacaktır intikam."
1908 Meşrutiyet Devrimi aşamasında yayımlanan bu destanda söylendiği gibi, İbrahim Paşa gibi birçok şahsiyet tasfiye edildi. Ancak Hamidiye Alayları tasfiye edilmediği gibi, Ziya Gökalp'in ideologluğunu yaptığı İttihad-Terakki yönetimince birçok alanda kullanılmaya devam edildi. Ziya Gökalp'in içinde bulunduğu kadro, bir etno-dinsel arındırma politikasıyla birçok halkı bu topraklardan sildi, süpürdü. Dahası, bu zihniyetin devamı olan Kemalistler de 1924'te resmen lağvettikleri bu milis kuvvetlerini, 1925'te "mahalli milis kuvvetleri" adı altında yeniden göreve koştu. Son uzantıları ise bugünkü korucular...
Özetle söylersek; "azınlık içinde azınlık" kategorisindeki Kızılbaş veya Êzîdî Kürt topluluklar ile benzerleri, tarih boyunca nice uğursuzlar, salgınlar ve saldırganlarla ölümcül bir mücadeleden geçip bugünlere geldiler. Ozan Telli'nin dizeleriyle söylersek:
"Ve yine de her zaman/ Tırnaklarını avuçlarına saplamış/ Isırmış dişleriyle dilini/ Dilememiş düşmandan aman..."