Eski bir filmin yeni versiyonu

Çoğu kişi gibi benim de çocukluğumda iz bırakan acı-tatlı anılar ve türlü içeriklerde anlatı şarkıları ve destanlar vardı. Bunlardan biri de, 1915 Ermeni Soykırımı sırasında Osmanlı’ya karşı direndiği ve Ermeniler’i kolladığı için hile ile Harput’a götürülerek idam edilen Kasımoğlu Memedali’ye ilişkin şîn kılamı, yani ağıtlama-türküydü.

O tarihlerde hikâyesini yeterince bilmesek bile bir direniş kahramanı olduğunu ve Osmanlı yönetimince hileyle Harput’a götürülerek, orada genç yaşta idam edildiğini biliyor ve konuya ilişkin ağıtlama-türküyü ezbere okuyorduk.

Ancak, üniversite eğitimine başladıktan sonra Türkoloji Kitaplığı’nda gördüğüm bir kitaptaki Türkçe versiyonu başka bir şey söylüyordu. Kitap, bir dönemlerin Rusya kaçkını Prof. Ahmed Caferoğlu’na aitti. 1940’lı yıllarda yayımlanan ve “Doğu/Güneydoğu Ağızlarından Derlemeler” içeren TDK yayını bu kitapta; Kasımoğlu’na ilişkin türküde “Seni vuran Kürd müydü?” tarzında bir dize yer alıyordu. Tabii bu söylem duyduklarımız ve bildiklerimizle tümden çelişiyordu. Ancak çok sonra anlayacaktık burada bilinçli bir çarpıtma olduğunu ve 1985’te yayımlanan “Eşkıya Türküleri” konulu kitabımızda gerekli açıklamayı yapacaktık. 2002’de yayımlanan “Kürt Müziği, Dansları ve Şarkıları” kitabımızda da konuya ilişkin birçok Kürtçe ağıtlama şarkıya yer verecektik.

Yine 1980’li yılların başlarında folklor ve etnografya kaynaklarını taramanın yanısıra, babam ve amcamla birlikte Kayseri’nin Afşar ve Kürt yoğunluklu Sarız-Pınarbaşı ilçelerinde eşkıya türkü ve ağıtlarını derlerken birçok ilginç destana da rastlıyordum. Bunlardan ikisi de, sahibi belirsiz “Çello/Çöllo Destanı” ile “Reşko Ağıtı” idi. 

Bu destan ve ağıtlara konu olan iki kişi de, gerçek anlamda “erdemli-sosyal eşkıya” kategorisindeydi. İkisi de, haklı nedenlerle isyankâr olmuş ve dağa çıkmışlardı. Zaten, bunlara ilişkin halk algısı da resmi söyleme tamamen tersti. Birçok yöresel türkü ve destanın kahramanlarını bilmemize rağmen Çöllo’nun kimliği adeta karartılmıştı. “Çöllo” olarak halk bilincinde yer etmiş erdemli-sosyal eşkıyanın “Gürünlü Toros Zarukyan” olduğunu; çok sonraları, Pertev Naili Boratav’ın editörlüğünü yapmış olduğu bir Fransızca kaynaktan öğrenecektim. Zaten, çalışma sırasında kendisiyle mektup yoluyla haberleşiyordum.


Binboğalar’ın efsanevi sosyal isyancısı

Eşkıya Reşko ise, Yaşar Kemal’in romanlarına konu olmuş, Binboğalar bölgesinin efsanevi bir sosyal isyancısı idi. İsmi yöremizde sevgi ve hüzünle anılıyordu. Hikâyesini yeterince bilmeme rağmen yakınlarınca üstüne yakılmış ağıtlama-türküyü sağlayamamıştım. Bir gün bir yakınımız, kızı Elif’in yaktığı ağıtın, onu arkadan vuran Hulusi’de olduğunu haber vermişti. Bunun için özel olarak İstanbul’a gitmiş ve ölümünden kısa süre önce Hulusi’yi ziyaret etmiştim. Gerçekten de kızı Elif’in yaktığı ağıt kendisindeydi ve bunu orada derledim. (Bkz. Eşkıyalık ve Eşkıya Türküleri, 3. Bas. Ank. 2014, s. 608- 611).

Ağıtlama-türküde adı geçen “kızı Elif“in, yöremizin “hakikatçı kadın şairlerinden Afê Ana” olduğunu sonradan öğrenecektim. (Afê Ana‘nın serüveni ve şiirleri için bkz. İçtoroslar’da Alevi-Kürt Aşiretler, Özge yay. Ank. 2006, s. 469- 472). 

Reşko’nun Yaşar Kemal’in eserlerine de geçen hikâyesi yörede hemen herkesçe bilinmekteydi. Evi kuşatan askerlere teslim olmak için silahsız olarak evden çıkarken, dam başında bekleyen Hulusi tarafından arkadan “kalleşçe” vurulduğunu da. Toplum hafızası bu olaydan dolayı Hulusi’yi hiçbir zaman affetmedi. Zaten Hulusi de görüşmemizde, o tarihlerde Kayseri jandarması adına köyde “muhbir” olarak çalıştığını itiraf etmişti. Bu itirafa rağmen, bir de kendisini haklı göstermeye çalışan bir şiir düzmüştü. Kuşkusuz, sanatsal açıdan da zayıf olan bu şiiri hiç önemsemedim ve kullanmadım. Ancak önemli olan yanı şuydu ki, bir olgu katile ve maktula, devlete ve halka göre farklı anlamlar kazanıyordu. Ve tabii aslolan halkın bilincinde bıraktığı iz ve gerçekti…


Artık Kürt, Ermeni vb. kavramlar, yerini Türk’e, Türkmen’e bırakmıştır

Kuşkusuz, bu türden sansür ve saptırma olgularını siyasal ve kültürel çalışmaların her alanında görmek mümkündür. Cumhuriyet yönetimlerinin Türk kültürünü zenginleştirme adına yaptığı folklor derlemelerinde, başlangıçta Kürt ve Ermeni gibi kavramlar geçerken sonradan bunların kaybolmaya yüz tutması bu yüzdendir. Artık Kürt, Ermeni vb. kavramlar, yerini Türk’e, Türkmen’e bırakmıştır.

Aslında, bu durum günümüz yayınlarına da sirayet etmiştir. Sözgelimi, “Diyarbakır Musiki Folkloru”ndan küçük bir örnek verelim. Bu alandaki birçok kitaba imza atan Elazığlı Salih Turhan’ın, Şevket Beysanoğlu ve Kubilay Dökmetaş ile birlikte hazırladığı –ki üç yazarı da doğrudan tanıyorum-  kitapta, meşhur bir Diyarbakır şarkısı var. Şarkının ilk bölümünün ve nakaratının gerçek sözleri şöyle:

El ele ver gidek Purodhane’ye

Kurban olim seni doğuran anaya

Seni doğurdu beni saldı belaya

Yeni de duydum Ermeni’sen Ermeni

Bu derdimin dermanısan dermanı


Peki, sözkonusu kitapta nasıl veriliyor bu bölüm:


El ele ver gidek puruthanaya

Kurban olam seni de doğuran anaya

Seni doğdu beni de saldı belaya

Yeniden duydum sevdalısan sevdalı

Bu göynümün maralısan maralı.


Burada, “Ermeni” adı sansürlendiği gibi, şiirin açıklama bölümündeyse “Puruthana”, Diyarbakır’da bir semt olarak veriliyor. Oysa Elazığ, Diyarbakır, Mardin gibi şehirlerde Hıristiyanlar’ı koruma evlerine verilen isimdir “Purodhane”.

Bu örnekleri alabildiğine çoğaltmak mümkün ancak biz yeniden destanlara geçelim.


Bu filmi Dersim’de de gördük..

Önemli bir toplum olayının çeşitli halklar, zümreler, sınıflar ve dünya görüşleri karşısında farklı yansımalar bulacağı açıktır ve bunun şaşılacak yanı da yoktur. Önemli olan bu noktada doğal/doğaçlama bir söylemin ötesinde bilinçli bir müdahaleye ve saptırmaya gitmektir. İnsanların ya da halkın söz ustaları ağıtçıların kendi belleklerindekileri sözle bilince çıkarmaları son derece doğaldır. Yanlış olan bir kültürel/ sanatsal üretime devlet’in müdahalesidir.

Sözgelimi, Abdullah adında bir Avşar âşık, Çukurova/Kilikya olaylarını şöyle yansıtıyor:


Avşar Çukurova’dan yörüyüverdi 

Göğsünü arkalayıp seçti yolunu

Zeytunlu Çinçin’de Avşar’ı vurdu

Perişan aşiretin hâli güç oldu.


Âşık Abdullah’ım ben kendim yaslı

Bulunmazdı aşirette Avşar’ın misli

Burnu hızmalı da, yalbırdık fesli

Cenk içinde kalan kızlar nic’oldu?


Bu türden örnekleri alabildiğine çoğaltmak mümkün ve olabildiğince yayımlandı da. Biz bir Ermeni kaynağında yer alan üstteki örneği daha önce yayımlanmamış olduğu için burada verdik. (Başkaca yayımlanmış örnekler için bkz. H. İvgin: Tarihi Şiir ve Ağıtlarda Ermeni Katliamı, Kültür Ajans yay. Ank. 2015).

Ancak, gerek üstteki yayında gerekse başkaca yayınlarda, bu konuda çokça güdümlü örneğe rastlayabiliyoruz. Sözgelimi, bunlardan birisi Gürsoy Solmaz tarafından “Doğu’da Ermeni Zulmü Gören Vatandaşlarımızın İfadeleri“ konulu yazıda verilen ve “Agop” adlı bir Ermeni şair tarafından yazıldığı, 1883 doğumlu Abbas Gül adlı bir köylüden 1983’te derlendiği söylenen aşağıdaki şiire bir bakalım. Şiirin başlığı “Eşek Ermeniler”. Sadece ilk ve son dörtlüklerini verelim:


Aşağıdan gelir bir bölük uşak

Beline bağlamış kayıştan kuşak

Hoşadoran gelini gelsin konuşak

Beğlik aldınız mı Ermeniler?

Eşek oldunuz mu Ermeniler?


(…)

Agop da der ki binbaşıyım, binbaşı

Çöplükler üstüne serildi leşi

Fışkıyı yedi Serkiz onbaşı

Beğlik aldınız mı Ermeniler?

Eşek oldunuz mu Ermeniler?


Bu noktada, bir başka sansüre de dikkat çekmek gerekiyor. Sözgelişi Kayseri şairleri üstüne yapılan iki çalışmada; Ermeni âşuğ Mercanî’nin, 1895 Ermeni Olayları konusunda 46 dörtlüklü bir destan yazdığı bildirilir ancak bunlardan sadece Rumları suçlayan bir dörtlüğe yer vermekle yetinilir.


Devlet, eşkıyasın terbiye eder

Haddini bildirir evlada peder

İtaat edince hem vermez keder

Ne gezer arada o Rum milleti? 


(Bkz. A.E. Güven: Kayseri’de Yazma Mecmualar, Erciyes Ün. Yay. Ank. 1999; A. Satoğlu: Kayseri Ansiklopedisi, Kültür Bak. Yay. Ank. 2002).


‘Nefret Destanları’

“Nefret algısı ve yönlendirmesi” üstüne kurgulanmış bu “Nefret Destanları”nın günümüzdeki bir uzantısı da “Nefret Şarkıları”dır. Bunun en çarpıcı örneklerinden birini de, burada tekrarlamayı bile gereksiz gördüğümüz, Hrant Dink’in katline övgüler düzen “Türüt’lü-Ozan Arif’li” nefret şarkısı oluşturuyordu.

Aslında kültürde bu sansür ve saptırma politikasının en çarpıcı örneklerini biz geçmişte 1937-38 Dersim Soykırımı’nda görmüştük. Silahları toplanmış bölgeye tam teçhizatlı 3 Kolordu ve 2 Süvari Tümeni ile girip kimyasal gazlar da kullanılmak suretiyle büyük bir kıyım yapan Türk Devleti, daha sonra Jandarma Genel Komutanlığı aracılığıyla propaganda amaçlı destanlar düzdürüyor ve bunları 1939 yılında “Dersim Destanı” adıyla yayımlıyordu. (Bkz. Zafer Toprak: Darwin’den Dersim’e Cumhuriyet ve Antropoloji, Doğan Kitap yay. İst. 2012).

Sözkonusu kitapçıkta; düzmece isimlerle destanlar düzülür ve Dersim’in din ve toplum önderleri aşağılanırken, Türk Devleti’nin bölgeye medeniyet getirdiği iddia edilir. Zaten, resmi ideolog ve yazar Hakkı Naşid Uluğ’un 1931 tarihli kitabı “Derebeyi ve Dersim”, katliam sonrası kitabı “Tunceli Medeniyete Açılıyor” adını taşımıyor muydu?.. Aslında, burada âşık diye sunulan düzmece şahsiyetler, tam da Yeniçeri şairliğine soyunmuş oluyorlardı…

Öyleyse, bu noktada 20. yüzyılın ilk  büyük soykırımına imza atan İttihatçı Enver ve Talat Paşalar hakkında söylenen Kirmancki bir Dersim destanından bir kesite yer vermenin tam zamanı:


Enver Pasa, Enver Pasa

Ti hem zalima, hem sasa

Ti hem kora, hem lasa.

Urumduziye de verva Urisi


Pakae zimistoni de vira û vesa.

Cendege ma tayr û tûre yavani rê

Biyo bar û hese.

Daimi Cengiz’in derlediği uzunca destanın girişinin Türkçesi şöyle:

Enver Paşa, Enver Paşa

Sen hem zâlimsin hem şaşkın,

Hem körsün hem kötürüm.

Urum Düzü’nde Ruslar’ın karşısında

Zemheri kışta çıplak ve aç

Cesedlerimiz yabanın kuş u kurduna

Payimal olmuş…


Yıllar önce yayımladığım “Dersim-Koçgirî” kitabımı, bir halk türküsünden alınma  şu ithafla sunmuştum:


Seneler seneler kötü seneler

Gide de gelmeye o kötü sene…


Sanırım, özellikle son 100-150 yıllık Türkiye tarihinde, çok şey anlatan ve insanca yaşama özlemi içindeki herkesin katılacağı bir dilek bu…


Ağıtçı Hakikatçi Ozan Afê Ana


Ermeni Soykırımı sırasında katledilmek için götürülen Ermeni çocuklar...