
Eşkıyalık, çeşitli sınıflara, zümrelere, ideolojilere ve dünya görüşlerine göre değişik biçimlerde yorumlanan ve değişik anlamlar kazanan bir olgudur. Bu anlamda, bir sınıfın ya da zümrenin şaki, âsi, haydut, yol kesen, kır uğrusu, bozuk kanlı, kanun kaçağı, katil ya da vatan haini olarak gördüğü ve böyle nitelendirdiği eşkıya; başka bir sınıfa ya da zümreye göre pekala haklı, başkaldırıcı, kurtarıcı, güzel günler habercisi, Mehdi olarak görülebilir ve kutsanabilir.
Bozuk, adaletsiz düzen ve yönetimlerin kaçınılmaz ürünü olan başkaldırıcılar, çıkarı kendileriyle ters düşenler tarafından nitelik farklı gözetilmeksizin hep aynı potaya sokulmuşlar ve hep aynı suçlamalara hedef olmuşlardır. Kendi çıkarlarını tek ölçü olarak alan bu kesimler, hareketin niceliğine ve niteliğine bakmaksızın, en bireyselinden en toplumsalına, en amaçlısından en amaçsızına, en menfurundan en kutsalına, en tüyler ürperticisinden en gönül alıcısına her türlü başkaldırıya ve harekete ad yapmışlar eşkıyalığı. Hatta kimi zaman egemen güçler, kendi egemenliğini hedef alan sosyal içerikli eşkıya hareketlerine karşı “güdümlü eşkıya grupları” oluşturmuşlar. Açıktır ki, nitelikleri ne olursa olsun, bu olguları toplum düzenlerinin bir sonucu olarak görüp değerlendirmek gerekir. Başka bir söyleyişle toplumsal düzenlerle halk hareketleri arasında bir diyalektik birlik vardır.
Birkaç örnek vermek gerekirse... Bugün hiç kimse İsa’dan önce Lucius Sergius Katilina’nın ya da bir köle olan Spartaküs’ün yönettiği başkaldırıları, o dönem yönetimlerinin, egemen sınıflarının nitelendirdiği gibi görmüyor. Yine Selçuklu ya da Osmanlı dönemlerinde ortaya çıkan halk hareketlerini de hemen hiç kimse o yönetimlerin nitelendirdiği gibi görmüyor.
Daha bireysel planda bir örnek vermek gerekirse, Atçalı Kel Mehmet örneğini verebiliriz. Atçalı’nın Osmanlı yönetimi ve yöre ayanlarınca eşkıya, hırsız ve katil; halk kesimine göreyse “halk kahramanı” ve “Aydın İhtilali’nin lideri” olarak değerlendirildiğini biliyoruz. 16. yüzyılın eşkıya Köroğlu’su halk katında “kahraman” ve “Koçyiğit Köroğlu”dur. Kurtuluş Savaşı‘ndan önce Osmanlı resmi buyruklarında “eşkıya, âsi, deccal” olan Mustafa Kemal, zaferden sonra “ulusal kahraman” ve “ebedi şef”tir. Osmanlı döneminde dağda bulunan birçok eşkıya ve efe, Milli Mücadele antiemperyalist bir yöneliş aldığında düze inmiş ve bu savaşta doğrudan görev almıştır. Ege’de Yörük Ali Efe, Demirci Mehmet Efe, Gökçen Efe, Gosat Efe; Toroslar’da Gizik Duran; Antep yöresinde Karayılan; Urfa yöresinde Urfalı Nazif, Milli Mücadele’de önemli görevler üstlenen binlerce eşkıyadan sadece bir bölümdür ve bu eşkıyalardan çoğu savaş sonrasında “kahraman” ilan edilmişlerdir. Demirci Mehmet Efe gibi kimileri de milletvekili seçilmişlerdir. Çerkes Ethem’in Kuva-yi Seyyare‘nin omurgasını bu tür eşkıyalar oluşturuyordu.
Günümüz devrimcilerinin de egemen güçlerce “eşkıya, kır eşkıyası, bölücü eşkıya” olarak suçlandığı göz önüne alınırsa, bu sürecin nasıl işlediği daha iyi algılanır.
Tüm bu nedenlerle başkaldırı ve eşkıyalığı, genelde bir “başkaldırı ve protesto olayı“, bir “direnme ve muhalefet hareketi” ve bir “toplumsal patlama” olarak özetleyebiliriz.
Feodalizmin yarattığı gerilim ve başkaldırılar
Engels, Ortaçağ’daki köylü savaşlarının niteliğini şöyle belirtiyor:
“Feodalizme karşı devrimci muhalefet, tüm Ortaçağ boyunca devam etti. Bu muhalefet, kendini, koşullara göre kimi zaman mistik, kimi zaman açık mezhep sapkınlığı, kimi zaman da silahlı ayaklanma biçiminde gösteriyordu.” (Almanya’da Burjuva Demokratik Devrim, Sol Yay., 1975, syf. 53)
Engels’in bu saptamasının, hemen bütünüyle Anadolu’daki halk hareketleri için de geçerli olduğu açıktır.
Gerek Selçuklular, gerekse Osmanlılar döneminde feodalizmin yarattığı gerilim, şehzadeler, sadrazamlar, vezirler, valiler, küçük beylikler arasında çıkan taht ve çıkar kavgalarıyla daha da tırmanmış ve özellikle 16. yüzyılın ikinci yarısında reformunu ve rönesansını yapmış Avrupa karşısında yaşanan ekonomik sıkıntılarla bir sosyal-siyasal bunalıma dönüşmüştür. İşte bu ortamda derebeylik rejiminin sömürüsü altında ezilen nice insanlar, bir karın doyurma pahasına hayatlarını ortaya koyup başkaldırmışlardır.
Osmanlı tarihçilerinden Hoca Saadettin, ayaklanan bu insanların “ömründe ve diyarında kendüye kimse âdem dimeyen bıkarlar (işsizler)” olduğunu söylerken Kâtip Çelebi, “Anadolu da rezil raiyelerin (köylülerin) memleketi nezaretsiz bularak çapulculuk ve eşkıyalık yoluna saptıklarını ve böylece her çıplak ve kopuğun at ve don sahibi olduğunu”, Koçi Bey ise, “mezhebi bilinmeyen şehir oğlanı ve Türk ve Çingene ve Tatar ve Kürt ve ecnebi ve Laz ve Yörük ve katırcı ve deveci ve hamal ve ağdacı ve kutta-ı tarih (yol kesici) ve yankesici ve sair ecnasi-i muhtelifin (ve diğer çeşitli kesimlerin)” ayaklanarak yönetimin bozulmasına yol açtığını bildiriyordu.
Oysa aynı Koçi Bey, IV. Murad’a sunduğu bir risaledeyse, düzenin çeşitli bozukluklarını ve halkın durumunu şöyle anlatıyordu: “...Bu zulme reaya nasıl dayansın? Bütün millet bu haksızlığı nice geçirsin? Velhasıl şimdiki halde reaya fukarasına olan zulüm, hiçbir tarihte hiçbir iklimde hiçbir padişah memleketinde olmamıştır.”
Prof. Mustafa Akdağ, o zamanki emekçilerin “yoldaşlar” olarak adlandırıldığını belirtiyor ve ayaklanmaların sınıfsal niteliği konusunda şu ilginç saptamada bulunuyor:
“Yoldaşlar arasında soy, mezhep, din birliği zorunlu bir koşul değildi. Türk, Kürt, Ermeni, Rum asıllı kişilerin ortaklaşa bir eşkıya birliği kurdukları çok oluyordu.” (Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası, 1975, syf. 124)
Verdiğimiz bu örnekler de açıkça gösteriyor ki, başkaldırıların nedeni sosyoekonomiktir, sınıfsal çelişkilerden kaynaklanmaktadır. Osmanlı tarihçilerinin tüm ayaklananları “eşkıya, serseri, baldırıçıplak, evbaş ve kallaş” olarak nitelemesi, kimi zaman da dini kullanarak bunları “peygamberlik iddiasına bulunmakla” suçlaması bu gerçeği değiştirmez.
İşte tüm bu nedenlerledir ki, 13. yüzyılda Amasya yöresinde bir Baba İlyas, Baba İshak; 15. yüzyılda Aydın ve başka yörelerde Şeyh Bedreddin, Börklüce Mustafa, Torlak Kemal, Teke sancağının Elmalı köyünde bir Karabıyıkoğlu; 16. yüzyılda ve daha sonraları Şahkulu, Köroğlu, Nurali Halife, İçel köylülerinden Sülün Hoca, Baba Zünnun, Domuzoğlan, Tokat yöresinde Bozoklu Celal (Celalilere adını veren başkaldırıcı); Kırşehir yöresinde Kalender Çelebi; Sivas yöresinde Pir Sultan Abdal ve Düzmece Şah İsmail ve Kalenderoğlu Piri Mehmet, Kara Sait, Dağlardelisi, Tanırbilmez, Baldınkısa, Kafir Murat, Ağaçtan Pırı, Yağmur, Salıverdi, Kekeç Mehmet, Dadaloğlu, Karcıoğlu, Canbulatoğlu, Kozanoğlu, Elbeylioğlu, İslamoğlu, Sandıkçıoğlu, Çakırcalı, İnce Memed ve bunların yanında adları bugün bilinen bilinmeyen binler, on binler, yüz binlerce kişi, söz konusu toplumsal çelişkiler ve adaletsizlikler sonucu başkaldırmış ve ölümcül bir mücadeleye girişmiştir.
Erdemli, sosyal eşkıyanın ayırıcı özellikleri
Başkaldırı ve eşkıyalık konusunda bilimsel bir araştırma yapan İngiliz iktisadi ve siyasi tarih profesörü Eric J. Hobsbawm, toplu halk hareketlerini bütünüyle “eşkıyalık” tanımının dışında bırakarak, bireysel hareketleri şu öbeklere ayırıyor:
a) Sosyal eşkıyalar (Erdemli eşkıya)
b) İlkel direnme ya da gerilla grupları
c) Öç alıcılar
ç) Haydutlar, çapulcular, adi hırsızlar
Kuşkusuz başka toplumlarda olduğu gibi Anadolu’da da bu eylem biçimlerinin tümü yaşanmıştır. Nitekim Çekoslovak Türkolog Xenia Celnarova, “Avrupa Halk Edebiyatında ve Yakındoğu Edebiyatında Eşkıyalık Konusunda Benzer Çizgiler” konulu bir doktora çalışması yapmıştır.
Araştırmacı, Avrupa ve Ortadoğu toplumlarında eşkıyalık konusundaki benzerlikleri ayrıntılarıyla ortaya koymaktadır.
Adi eşkıyaları bir yana bırakarak, Hobsbawn’ın “sosyal isyancılar” ya da “sosyal eşkıyalar” konusundaki görüşlerine kısaca yer vermek istiyorum:
“Devlet otoritesi ve feodal beylere göre suçlu sayılan sosyal eşkıya, gerçekte yasa dışına düşmüş köylüdür. Oysa köylülerin gözünde o, bir kahraman, sınıfının yandaşı, öç alıcı, adaletsizliği düzeltmek için dövüşen biri, belki de onları özgürlüğe kavuşturacak olan liderdi. Ona hayran olunur, yardım edilir ve desteklenir. Sıradan köylülerle (kanundışı) isyancı ve soyguncu arasındaki ilişki, sosyal eşkıyalığa ilginç ve anlamlı bir içerik kazandırır.
Aynı ilişki, onları, kır kesiminde görülen adi çapulculardan ayırır.
Sosyal eşkıyalık tarihte en yaygın ve en evrensel toplumsal olaylardan biridir. Olayın evrenselliğini tayin eden, o toplumun kültürel yapısı değil köy topluluklarının değişmez karakteristiğidir. (...) Sosyal eşkıyalık, toplumsal olarak kapitalist ve endüstriyel toplum biçimleri ve akrabalık bağlarının çözülerek tarımsal kapitalizme geçiş aşamasında bulunan bütün toplumlarda görülür. Tarihsel gelişmenin zorunlu bir sonucu olarak ortaya çıkan modern tarım sistemlerinin hakim olduğu kapitalist ve sosyalist toplumlarda sosyal eşkıyalık görülmez. (...) Sosyal eşkıyalık, tarım esasına dayanan ve halkın çoğunluğu; toprak ağaları, hukukçular, yöneticiler ve bunlar tarafından sömürülüp baskı gören köylülerle, ırgatların oluşturduğu toplumlarda görülür. Günümüz dünyası sosyal eşkıyalığı ortadan kaldırdı. Fakat ilkel başkaldırının ve suçun kendine özgün yeni biçimlerini yarattı.” (Sosyal İsyancılar, İst., 1973, syf. 26)
Erdemli, sosyal eşkıyayı belirleyen çeşitli nitelikler vardır:
1) Erdemli bir eşkıya suç işleyerek değil adaletsizliğin kurbanı olarak kanun dışına düşer ya da halk tarafından değil otoritelerce suç kabul edilen bazı eylemlerden ötürü hüküm giyer.
2) Adaletsizliğe karşı çıkar.
3) Zenginlerden alıp fakirlere verir.
4) Nefsi müdafaa ve öç alma dışında adam öldürmez.
5) Şayet yaşarsa, kendi halkına, şerefli bir adam ve topluluğun saygı duyulan bir üyesi olarak döner.
6) Ona hayran olunur, yardım edilir ve desteklenir.
7) Topluluğun hiçbir üyesi ona karşı olan otoritelere yardımcı olmayacağından ancak ihanete uğrayarak öldürülür.
Bu özelliklerinden dolayıdır ki Hobsbawn, “Sosyal eşkıyalar, halkları için Napolyon ya da Bismarck’tan daha önemliydiler ve haklarında özlem ve gurur dolu türküler yakıldı” diyor.
* Yazı, Mehmet Bayrak’ın “Eşkıyalık ve Eşkıya Türküleri/Sosyal İsyancılık Geleneği ve Folklor” kitabından alınmıştır.