Yollar, kimi zaman ölümün kucağına taşıyan bir fırtına olur, kimi zaman da ayrılıklara, kuytu yalnızlıklara, hasretin kucağına taşır. Bazen de sılalı gözler, yüreğin özlem duyduğu yarenlere kavuşturur yollar. Nazlı yürekler merasına erdiğinde acılar sevince dönüşür.
Umut rıhtımında özgürlük, vuslattır ufuklara uzanan yalazlı gözlerde. Derin isyan günlerinden kalan izler ve zamana karşı dalgalanan isyan bayrağı gibi hazin ve de mağrur dağların gizli kalan tarihi gibidir bu yollar. Evet! O tanıktır; kanlı tarihin mahzeninde kalan sırlara... Tanıktır gerçeklere, her adımda umudun nasıl avuçlarda taşındığına...
Gecenin karanlığında süzülen şafağın ilk ışınları, günün aydınlığı ardında kalan gecenin parlak yıldızları yolculuğumuza ortak oldular; ta ki dumanlı sisler arasında yaklaşan kuzguni, kara bulutlar yaklaşıncaya kadar. Melanet ve kışın zembereğinin ördüğü yazgı, fırtınadan hendekler, kurganlar işliyordu ömrümüze.
Gökyüzünü kapayan zemberek kışın kara bulutları, boynu bükük, kavisli bir hüzün gibi uzanmıştı yolumuzun üstüne. Dağların doruklarını saran kara, nemlenmiş bulutlar ha yağdırdı ha yağdıracaktı yağmuru. Denizin öfkeli dalgaları gibi, dolgun bulutların içinden geçerek, saçlarımızı yalayarak geçiyor kuzey rüzgarı. Ardından soğuk, acı bir soluk bırakıyor genzimizde. Gecenin ıssızlığıyla alevlenen kuzey yeli, ağaçların dallarına çarparak, görünmez cellatın soğuk, ürpertici ve boğuk sesi gibi uğuldayarak yankılanıyor kulaklarımızda. Soluk soluğa kesilen iç çekişler artık fazla yol alamayacağımızı gösteriyordu. Günler süren yolculuğun yarattığı yorgunluk yanında arkadaşlarımızı da taşımak zordu. İliklere kadar işleyen soğuğa karşı bir mağara ya da korunacak bir yer bulup mola vermede hepimiz hemfikirdik.
Gecenin belirsiz karanlığında kendimizi vadiye doğru bıraktık. Arkamıza düşen dağ, bizi kuzeyin hırçın rüzgarından koruyordu. Vadiye indikçe derin bir sükunet belirmeye başladı. Bir anda karanlık içinde parlayan melül bir ışık ilişti. Gözlerimizde, gecenin karanlığında parlayan bir yıldızı andırıyordu. Şafağa kalan, geceyi güneşin aydınlığına teslim eden çoban yıldızına benziyordu. Ama önümüzde duran bir yıldız değildi, yalnızlıkla harmanlanmış bir hüznün karanlık geceye uzanan izi gibiydi. Gözlerimize sıcak, yumuşak, tatlı duygular damıtarak, kendine doğru sürükleyen bir tenin, ruhumuzun boşluklarına sızan, içten içe rüyalar diyarına taşıyan bir ışık! Duygularımızı kendine doğru sürükleyen bu ışığa yaklaşırken bilinmezlik, ışığı tılsımlı bir örtüye büründürüyordu.
Eski dönemlerden kalan harabeleri andıran yıkılmış evler, umutsuzluk kırıntılarının arasında parlayan ışık, gizemli sırları taşıyan bir tapınağın ya da  labirentlerin sonunda parlayan umut ışığı gibiydi. Işık, tek odalı ve taştan yapılmış bir evden geliyordu. Evden çok bir barakayı andırıyordu. Etrafı taşlarla örülü geniş bir avlusu var. Evin iki penceresi vardı. Birine yaklaştık. İçeride sırtüstü uzanmış, ağzındaki sigarayı derin derin çeken bir yaşlı vardı. Sigarasının dumanı, üstünde tülümsü bir bulut yaratıyordu. Hemen yanında eski bir soba yanıyordu. Alevler çılgınca etrafından dışarıya uzanıyordu. Bu soğuk gecede, içten içten bir çağrı fısıltısına dönüşüp bizi içlerine çekiyordu alevler.
Sırtüstü uzanmış, gözlerini tavana dikmiş, ufuklara uzanan dağın ve sessizliğin, yalnızlığın hüznünde alevlenmiş bakışlarıyla, derin derin sigarasını içmeye devam ediyordu yaşlı adam... Yaşlı adamın sigara içişi, yarım kalmış isyanın derin yaralarına teselli arayan bir insanı andırıyordu... Yüzündeki derin sükunetin ardında, solgun bakışlarında hasreti, kederi, yalnızlığı saklar gibiydi.
Evde başka kimse yoktu. Bu adam burada neden tek başına yaşıyordu? Merak ve gizem, insanın kafasında uçuşan cevapsız sorulara neden oluyordu. İnsanı sakinleştiren, yüreğine su serpen, güven ve kaygılarını azaltan tek şey, tehlikeye dair bir emarenin olmamasıydı.
Kapıyı çaldık. Çok geçmeden “Kim o?” diye sordu. Her zamanki gibi “gerillayız” dedik ve kapıyı açmasını bekledik. “Sizi tanımıyorum” diye kaygılı bir ses duyunca önce şaşırdık. Sonra yaşlı adamı ikna ettik. Bize kapıyı açtı. Aksakallı yaşlı adamla yüzyüze geldik. Eliyle bizi içeriye davet etti. Merhabalaştıktan sonra soba etrafında serili olan minderlerin üzerine oturduk. İşkili bakışlarımız kendini hemen ele veriyordu. Onun da bizi gözleriyle sorgulayıp tarttığı bakışlarından belli oluyordu. Hal hatır sorduktan sonra yaşlı adamın isminin Ahmet olduğunu öğrendik.
Yağmurun sesiyle birlikte iki arkadaşımızın hala dışarıda olduğunu hatırladık. Onlar da içeriye geldiler. Bir arkadaşın aksadığını görünce hemen öne fırlayarak merhametli bir yürek sızısıyla “yoksa arkadaşınız yaralı mı?” diye sordu. “Yo Apê Ahmet, yaralı değil. Zorlu geçitten geçerken ayağını incitmiş ya da burkmuş olabilir” dedim. Bize çay demlemişti. Çayı ikram ederken gözü ayağını burkan arkadaştaydı. Biraz sıcak su ile arkadaşın ayağını ovarken “hele durun” dedi. Ayağa baktı. “Yerinden çıkmış“ dedi. Birkaç dakika içinde yerine koydu. Sonra öğrendik ki bu işlerin uzmanıymış. Çevre köylerdeki insanlar onun yanına geliyormuş.
Sohbetimiz derinleştikçe Apê Ahmet’teki kaygı yerini güvene bırakıyordu. Bizde de aynı güven duygusu vardı. Ama hala kafamızda cevabını arayan bir sürü soru vardı. Apê Ahmet neden tek başına bu harabeye dönmüş köyde yaşıyordu?
Uzun yolun yorgunluğuna ve kaç günün uykusuzluğa sobanın sıcaklığı eklenince, daha fazla dayanamayan bazı arkadaşlar başlarını çantalarına koyup, oturdukları yerde uyuya kaldılar. Benim de uykum geliyordu ama Apê Ahmet’i dinlemek istiyordum. Unutulmuş bir halkın derin acıları yüreğinde gün yüzüyle buluşmuş gibiydi. Her sözü, yaşanmış acıların gün ışığına kavuştuğu ve insan yüreğinde gedikler açtığı bir hikaye idi. Tülümsü bulutların ardında saklı kalan, karanlık gölgelerin altında sızlayan bir çağı saklıyordu yüzünde. Soğuk gecede soluğu donmuş, paramparça edilmiş bir yüreğin izbelerde dolaşan kayıp sesiyle anlatmaya başladı...
Gece karanlığın rıhtımında kuzguni ve sessiz gölgeler, kirlenmemiş onca güzel günün üzerine melanetli bir ateş yağdırırlar. Cennetin üstünde uçan cehennem ateşlerini andıran mahşerde bir gün. Sıcak bir bahar şafağında taze kır çiçeklerinin mis kokusu eşliğinde tatlı bir huzurun uzandığı yerde şimdi yürekler, uzun ağlamalardan bitkin düşmüş, öfkeli ve çaresiz bakışlarla bir günün aydınlığında yakılmış köylerine ağıt yakarlar. Gecenin estirdiği öfkeli korkudan sararmış yüzlerin ardında annelerinin eteklerinden tutup ağlayan çocukların haykırışları ve annelerin boğuk ağıtların iniltisi dağlarda yankılanır. Onlar bilirler bu yüzleri. Ki rüzgarın fısıltısında Munzur’da, Koçgiri’de yaşananların yarası hala kapanmamıştı.
Ağıtlarıyla yeminlidir bu topraklar, unutmazlar. O sılalı gözlere bakıldıkça görülecektir ateşten yazılmış o gün yaşanan vahşet. Dur durak bilmez, uzanır gurbet yollara. Ayrı düşerler, her biri bilinmez bir şehrin varoşlarına. O saklı kalan acı düşleriyle tekrar hayata tutunmaya çalışırlar. Bekleyen bakışlar yorulmaz acı yüreklerde. Ama gelmezler. Kiminin yazgısına ölüm yazılır, kimi engizisyonda kalan gölgeler arasında zulmün işkencehanelerinde can verir. Kimi de zamanın gölgesinde tutsak günler yaşamaya başlar.
 Apê Ahmet şanslı olanlardandı. Günlerce işkence görür. Aylar sonra bırakılır. Onun için köyünden uzak kalmak ölümdür. Hayatı hep ölüm kıyısında durmuştu. Ölümü en iyi anlayandı. Bu yolda iki evladını yitirmişti. Onun için köy, çocuklarıydı. Onu köyünden, çocuklarının mezarından koparmak istemişlerdi. Ama kimse onu koparamadı, ölüm bile! Yeniden yeniden götürülüp, en ağır işkencelerden geçirilmişti. Apê Ahmet’i köyünden koparamadılar. Arada bir ihtiyaçlarını almak için şehre gidermiş. Bazen de aşağı köyde kalan yeğenleri onun ihtiyaçlarını getirirlermiş. Yaşına aldırmaksızın durmadan çalışırmış. Onun için çalışmak hayatmış. Emekle her şey güzelleşir ve sevgi emekle yaratılır. Bu topraklarla arasındaki bağ bu olsa gerek. Kendi bağ ve bahçesinin çapasını kendi yapar ve düzenli olarak sularmış. Akşam olunca da gelip bu küçük odasında yatarmış.
Yağmur üç gün durmadan yağmaya devam etti. Üçüncü gün durdu. Ama yağmurun yarattığı sel hala harıl harıl akmaya devam ediyordu. Selin birleştiği dere devasa bir nehre dönüşünce, geçmek mümkün olmadı. Dere boyunca meyve ağaçları vardı ama kış olduğu için dalları kuruydu. Cenneti andıran, insansız bir mekandı. Bir tek Apê Ahmet’in fanusundaki ışık yanıyordu. Hazin bir ruh dolaşıyordu buralarda.  Yalnızlığın, sessizliğin hüznü çökmüştü sanki bu vadiye. Nehrin ağıtını andıran ses dışında bir ses yoktu.
Sonra bahar geldi. Engin yeşillikler arasından hafiften yel esiyordu. Gökyüzünde parlayan yıldızlar, uzun zamandır bu kadar huzur vermemişti. Gece, insan ruhunda taze çiçeklerin yeşermesini anımsatıyordu.
Apê Ahmet’in evinden, vadiyi aydınlatacak bir ışık görünmüyordu. Yemyeşil ağaçların boynu büküktü, onların arasında hazin bir fısıltı dolaşıyordu. İçinden geçtiğimiz bahçe kurumuştu. Ah Apê Ahmet! Bahçenin halini görse ne kadar üzülecekti. Evde kimse yoktu. Karanlıkça kuşatılmıştı ev. Zulme direnen o ışık da yoktu.
Son ışık da sönmüştü. Vadiyi aydınlatan son ışığın sahibi de gitmişti. Onu yatağında ölü bulmuşlar. Ama nasıl öldüğünü, bu ölüme hangi hastalığın neden olduğunu bilememiş kimse.
Adıyaman E Tipi Hapishanesi