Gölgesinde oturduğu asırlık çınar ağacının altında, gökte süzülen turna sürüsüne takılıp hayallere dalan Ali, annesinin seslenmesiyle derin bir rüyadan uyanır gibi irkildi... Annesi Elif “Tek başına ne yapıyorsun, oğlum?” dedi. Ali ise utangaç bir edayla “Bir şey yapmıyorum, sadece turna sürüsünü izliyorum, ana” deyip yerinden kalktı ve anasıyla birlikte oradan ayrıldı...

Fakir bir ailenin ilk erkek çocuğu olan Ali, daha küçük yaşlarda hem okuluna gidiyor hem de okuldan arta kalan zamanlarda aile ekonomisine katkıda bulunuyordu. Annesi Elif, ilk göz ağrısı olan Ali’sine çok düşkündü.
İlk ve ortaokulu köyünde okulu. Lise çağına geldiğinde Berlovk İlçesi’nde oturan halasının yanına götürülüp okul kaydı yapıldı. Köyden ilçeye gitmek, yeni bir sosyal yaşamla tanışmak anlamına geliyordu. Kalabalık ilçe yaşamına ilk adımını atar atmaz ürperdi, korkuya kapıldı. Kürt olmasından ötürü farklı olduğunun ayrımına ilk o zaman ulaştı. Köyünde Türkçe konuşulduğuna pek tanık olmamıştı. Köylerinde okula gitmiş olsa ve okulda Türkçe eğitim görmüş olsa da öğrendikleri bu dil okul ile sınırlıydı. Ali’nin Türkçesi bundan dolayı zayıftı ve konuştuğu dil, ders kitaplarının diliydi. Bu dilin gerçek yaşamda pek de karşılığı yoktu. Sıkıntı ve zorlanmalarına uyumsuzluk da eşlik edince bazen boğulur gibi oluyordu. İlçedeki yaşamın Türkçe renginde akıp gitmesi ve kendisini bunun içinde görmeyişi ruhunu acıtıyordu. Onlar dediği yabancıların dünyasına girmekten ürküyordu.
Böyle anlara hep köydeki ninesi aklına geliyordu. Adı Hanım’dı ama herkes ona Xanê Ana diyordu. Ali’nin Xanê ninesi başkaydı, ondan hep merhamet ve sıcaklık görmüştü. İlkokul yıllarında ninesinin kucağına sığınıp süzüldüğü tatlı uykularını hiç unutamıyordu. Xanê ninede, çok da bilmediği şeyler vardı O’nu çeken. Neredeyse her gün okuldan döndüğünde ninesi, torununu kucağına alır, saçlarını koklar ve yüreğine bastırırcasına “Eliyê min” derdi. Ninesine ne kadar derinden bağlandığını ilçede büyük bir yalnızlıkla başbaşa kaldığında yüreğinde hissediyordu.
Lise eğitimine devam ediyordu ama mutlu değildi. Bazen halasının bahçelerine gider, saatlerce düşünür, kuşların cıvıltısını dinler ve çayırların üstünde gezinirdi. Köyünü, Xanê ninesini ve çocukluk arkadaşları Silêman ile Hamza’yı çok özlüyordu. Köyden ayrıldığında Silêman, Ali’yi kucaklayarak “Sakın ola bizi unutmayasın!” demişti. Bunları düşündükçe yüreği daralıyor ve kederleniyordu.
Halasının evi ile lisesi arasında yarım saatlik yol vardı. Sınıf arkadaşı Sibel ile bazen birlikte okula gidip gelirlerdi. Sibel, Türk bir ailenin çocuğuydu ve ilçenin yerlilerinden sayılırdı. Önceleri onunla pek konuşmazlardı, daha doğrusu Ali ne konuşacağını bilemezdi. Sonraları O’na karşı yakınlık hissetmeye başladı. Sibel’in altın sarısı saçları, beyaz teni ve ürkek bir ceylan gibi yürüyüşü Ali’nin ilgisini çekiyordu. Kendi kendine “Ne kadar da güzel bir kız, tam peri gibi” diyordu. Okuldan eve varıncaya kadar birlikte yol yürümekten hem mutluluk duyuyor hem de heyecanlanıyordu. Sibel’in gözlerine bakıp bir şeyler konuşmak isteyince yüzü kızarmaya, avuçları terlemeye, yüreği çarpmaya başlardı. Evde de neredeyse hep Sibel’i düşünüyordu. Sınıfta sıradaki oturuşu, arkadaşlarıyla sohbet ederkenki tatlı gülümseyişi ve yol boyu suskunluklarını tekrar tekrar kafasında canlandırıyordu. Sonraki gün Sibel ile karşılaşmalarının hayalini kuruyordu. Sabah saatlerinde Sibel’in evden çıkış zamanını kaçırmamak için çok erkenden gelip, Sibeller’in evlerinin yanında oyalanırdı. Sibel evden çıkar çıkmaz da sanki kendisi de yeni evden çıkmış ve tesadüfen karşılaşmışlar gibi bir hava verirdi. Yaşadığı duygu yoğunluğunun tek taraflı olduğunun farkındaydı. Duygularını Sibel’e açmanın ne imkanını bulabildi ne de cesaret edebildi. Belki de öyle kalmasını kendi tercih etmişti...
O yılki yaz tatilinde Ali’nin hayatında büyük değişimler oldu. Yaklaşık üç yıl önce İstanbul’da üniversite okuyan amcası Tahir, gerillaya katılmıştı. Artık ne zaman PKK veya gerilladan söz edilse, aklına hep amcası gelirdi ve içten içe sempati beslerdi. Köydeki ninesine döndüğünde, kurak toprağın suya kavuşması gibi canlandı ve içindeki yaşam umudu dağ dağ yeniden büyümeye başladı. Köyün karşısında gök kubbeyi yırtarcasına yükselen Marso Dağı’na bakınca hem umutlanır hem de kutsiyet duygusuna kapılırdı. Köydeki ilk sabahında yüzünü yıkadıktan sonra baktığı ilk yer, Marso Dağı olmuştu. Hamza ile Silêman, okul yaşamını çok merak ediyor ve binlerce soru soruyorlardı. Kendisi de dili döndüğünce anlatıyordu. Sibel’den ise hiç söz etmiyordu.
Gerillaların köye geldiğini duydu sonra. Büyük bir heyecana kapıldı. Amcası Tahir’den dolayı, dağları gezen bu insanları çok merak ediyordu; ne içerler, ne yerler, nasıl konuşurlar? Acaba köye gelenler arasında amcası da var mıydı? Onları mutlaka görmeliydi. Geldiklerinde haberdar olmalıydı. Sonra komşu Şêxo’nun ortanca oğlu Zinar yoluyla gerillaları nihayet görebildi. Yaklaşık iki saat boyu kafasında ne geçiyorsa, hepsini onlara sordu ve büyük bir dikkatle anlatılanları yüreğinin ve ruhunun gökkuşağına nakşetti. Sohbet ettiği gerillalar arasında amcası yoktu ama onunla ilgili bilgi alabildi.
Günlerce derin düşüncelere daldı ardından. Suskunluk halini ilk fark eden, annesi Elif oldu. “Niye durgunsun qurban, yoksa aşık mısın?” diye sorunca annesi, Ali hafif bir tebessümle “sanırım aşığım ve zamanı geldiğinde sana anlatırım” dedi. Annesi Elif o kadar sevindi ki. Oysa Ali, yüreğine düşen mücadele kıvılcımının her gün giderek büyüdüğünün farkındaydı. İçindekilerini bütün açıklığıyla can dostları Silêman ve Hamza ile çınar ağacının altında anlattı. Silêman, Ali ile hemfikirdi ama Hamza, annesinin dağa çıkmasını kaldıramayacağını söyleyip arkadaşlarından zaman istedi. Annesini hazırlaması gerekiyordu.
Hazan mevsiminin başlarıydı. Osso’nun oğlu Filit’in düğünü vardı. Ali, Silêman ve oba köylerinden dağa gitmeye karar vermiş birkaç genç, gece geç saatlere kadar oynadılar, şenlendiler, halay başı yaptılar. Ali de öyle. Düğünün ilerleyen saatlerinde, daha önce sözleştikleri gibi alaydan ayrılarak Zinhar Dağı‘na doğru yola çıktılar. Ulaştıklarında şafak sökmek üzereydi. Ali’yi ise bir sürpriz bekliyordu. Üç yıldır görmediği amcası Tahir’di onları karşılamaya gelen. O kadar heyecanlandı ki, içi içine sığmıyordu. Var gücüyle amcasına sarılıp, yılların hasretini bir anda geçirmek istiyordu. O’nun yanından hiç ayrılmak istemiyordu.
Ali’nin adı artık Brûsk idi, Silêman ise Bager olmuştu. Artık kod isim sahibi olduklarına göre resmi olarak gerillaydılar. Çoğu yeni savaşçılardan oluşan grubun Qanco ana karargahına geçmesi gerekiyordu. Ama kimi nedenden dolayı gereğinden fazla zaman Zinhar Dağı’nda kalmışlardı. Sabah çaylarını yudumlarken birden nöbetçi gerilla telaşla kendilerine doğru koşup, askerlerin arazide olduğunu söylemesiyle iklim anında değişiverdi. Zinhar’ın stratejik tüm noktaları tutulmuştu. Grubun çoğu silahsız ve eğitimsizdi. Komutan Tahir onları uygun biçimde mevzilendirdi ancak askerlerin grubu farketmesiyle birlikte çatışma başladı.
Brûsk birden sırtında bir sıcaklık hissetmeye başladı. Nefes almakta zorlanıyordu. Direncini kaybettiğini anladığında “Eyvah! Amca!” demesiyle ruhu bedenini terketmeye başladı. Artık sadece olup bitenleri seyrediyordu, yapabileceği hiçbir şey yoktu. 18 yıla sığan yaşamının her karesi tekrar tekrar gözlerinin önünde canlanıyordu. İki damla gözyaşı döktü.
Askerler, mevzileri tek tek düşürerek silahsız olan gerilla adaylarını sağ teslim alabilirken, ibretlik olsun diye hepsini kurşuna dizdiler. Sekizi eski, onu yeni, toplam 18 gerilla katledilmişti. Mevzilerdeki cansız bedenler yerlerde sürüklenerek aşağıda bulunan düzlük alanda toplandı. Brûsk’un, yani Ali’nin bulunduğu mevziye yönelen canavar suratlı özel tim elemanı, sağ ayağından tutup sürükledi bedenini. Bager, yani Silêman ve amcası Tahir ile diğerlerini üstüste atmışlardı. Bedenler paramparça olmuştu. O’nun da sol kolu yoktu. Sağ gözünü ise kesici bir aletle oymuşlardı.
Aşağıdaki korucu Fındık Köyü’nden getirdikleri eşek ve katırlarla cenazeleri taşıyıp askeri kamyonete fırlattılar. Araç ilerledikçe yolculuğun, liseyi okumak için gittiği Berlovk İlçesi’ne olduğunu anladı. Birden acayip heyecanlanmaya başladı. Sibel’e ilan edemediği aşkını, orada geçen anılarını tekrar tekrar yad etti.
Parçalanmış bedenler, Tekel binasının arazisine bırakıldı. Ali’nin ailesine, teşhis için haber verilmişti. Ali’nin annesi Elif, büyük bir korkuyla bedenlerin yatırıldığı alana doğru yürüdü. Annesinin geldiğini gören Ali, el salladı. Ama annesi görmedi. Elif, oğlunun bedenindeki belirgin izi görünce Ali’sini tanıdı. Katledenler sevinmesin diye o an tek bir gözyaşı dökmedi, acısını yüreğine gömdü. Ali’sini usulca kucaklayıp, getirdiği battaniyenin içine sardılar ve köyün yolunu tuttular. Silêman ve amcasının cenazeleri, tanınmayacak halde olduklarından orada kalmıştı. Yol boyunca çok kahırlandı bundan dolayı Ali. Hiçbir cenazenin orada kalmasını istemiyordu. Tarifsiz acılara boğuldu.
Köye ulaştıklarında, ablukaya alındığını gördüler. Ninesi Xanê, küçük Ali’sinin bedenini kendi elleriyle yıkadı. Eskiden yaptığı gibi kokladı O’nu, sonra yüreğine gömdü. Sonra onu çok sevdiği, turna sürüsünü hep izlediği Marso Dağı’nın kutsiyetine daldığı asırlık çınar ağacının altına defnettiler. Sevenleri artık buradan Marso Dağı’na bakıp, onun büyük yalnızlığına ortak oluyordu...
*Ermenek M Tipi Cezaevi