Okuduğum okullardan birine ulaşmak, "şehir"den tahsis edilen araçlarla mümkün oluyordu. Okulun iç dilinde "şehre inmek" vardı; şehir uzaktaydı, o tahsis edilen ve esasen biraz imtiyaz duygusu uyandıran (çünkü girişinde okul kimliği gösterilirdi) araçlarla gidip gelmek, zamanının büyük kısmını kampüsün içinde geçiren talebeler için küçük çaplı bir cangıl emeği talep ediyordu. Şehre inilir, market alışverişi yapılır, birkaç kitapçıya girilir, uğrak kimi yerlerde çay kahve içilir, belki eş dostla hasbıhal edilir ve geri dönülür. Cangıl da bu ama iç dilde ve pratikte kendine tuhaf bir alan açmıştı: Kampüsün içindeki o akmaz kokmaz hayatın dışına çıkarıyordu, lojmanlar ve yurtlar dışında yaşayan insanların yeriydi şehir. Ve ona iniliyordu.

Lojmanda, denk gelirsek selamlaştığımız biri vardı. Türk, Sünni, sağcı. İçinde olduğu ülke ne istiyorsa, o kadar. Serviste karşılaştık bir gün, yanıma oturdu. Okula giriyoruz, o arada havadan sudan iki satır sohbet etmiş olmalıyız. "Nizamiye" denen giriş kısmında durmadan evvel yapılmakta olan camiye gözüm ilişti. Bunu gören mecburi servis hempam, artık içindeki dinginlenemez propaganda arzusundan mı, yoksa içinde uyanan duygunun coşkusundan mı bilmiyorum, kubbenin üzerindeki hilale bakarak "Canına kurban olduğum hilali ne güzel görünüyor" dedi. Boğazımda düğümlenen büyük harfle "Hilâl" idi benim o esnada. Annemi çok özlemiştim ve anne benim için en çok da "ev" demekti. Canına kurban olduğum Hilâl’i, canına kurban olduğum evi, yuvası, bahçesi, canına kurban olduğum vatanı, Kürdistan’ı olarak ünledim içimden o cümleyi.

 

Zeytin

Son yüzyılın yetiştirdiği mühim şairlerden biri Sezai Karakoç. Erganili. Ergani neresi? Kuzeyinde Elazığ Maden, doğusunda Diyarbakır ve Dicle, güneyinde Urfa Siverek, batısında Çermik ve Çüngüş olan bir Diyarbekir ilçesi. Karakoç, ‘57’de yazdığı "Balkon"da diyor "ölümün cesur körfezi”. Kürtlerde ev diye düşündüğüm an, aklıma balkonsuzluk geliyor. Balkon yok çünkü çok katlılık yok. Çok katlılık yok çünkü mimari yatay. Mimari yatay çünkü evler açık, bahçeler doğurgan, çocuklar daima çok. Sezai Karakoç’un talebelikten arkadaşı bir mühim şair daha var. Henüz çocukken Dersim’den sürgün edilen ailenin küçük çocuğu Cemalettin Seber (Cemal Süreya). Yerinden edilmek, yurdundan olmakla ilgili kurduğu cümleler var onun bir de Onüç Günün Mektupları’nda: "Bizi bir kamyona doldurdular. Tüfekli bir erin nezaretinde. Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular. Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar. Tarih öncesi köpekler havlıyordu. Aklımdan hiç çıkmaz o yolculuk, o havlamalar, polisler. Duyarlığım biraz da o çocukluk izlenimleriyle besleniyor sanki. Anam sürgünde öldü, babam sürgünde öldü.” 

Bu da Karakoç’un balkonsuzluğa övgüsü: "Bana sormayın böyle nereye/ Koşa koşa gidiyorum/ Alnından öpmeğe gidiyorum/ Evleri balkonsuz yapan mimarların”.

Sözlük çok şey söyler çoğu zaman. Bakıyoruz: Kürtçede “ev” kaç şekilde söylenmiş? “Xanî, ban, mal”. Ya göçmek? “Koç kirin, bar kirin, hezîn, kopîn”. Kelimelerin kesretinden bir manipülasyon yapmayacağım ama şuraya tesadüfi olmadığı belli bir kitap adı konduracağım "Kadıköylü Kürt Memo"nun babası Cemal Süreya’dan: Göçebe.

 

Hasat

Kojin Karatani’nin adıyla bile ufuk açma kabiliyetine sahip bir kitabı var, Metafor Olarak Mimari. Henüz girişinde söylediği şunlar var bir de: "Filozoflar, Platon’dan bu yana, diğer durumda kararsız olacak felsefi sistemlerini bir temele oturtmak ve kararlı hale getirmek için mimari benzetmelere ve metaforlara tekrar tekrar geri döndüler. [...] Bugün, mimari terimler felsefi ve kuramsal tartışmalarda her zaman hazır ve nazırdır. Platon’dan yola çıkılarak geliştirilmiş olan metafiziğin altını oymaya çalışan harekete yapıbozum adını vermemiz hiç de rastlantı sayılmaz.” Aynı Karatani, bu defa Derinliğin Keşfi’nde şunu kaydediyor: "Modern ulus-devletler, boş bir kâğıt olarak oluşmadılar. Bunların her biri, dünya imparatorluğu denen ‘topraklar’ üzerinde şekillenmiş ve bu süreçte edebiyatın rolü de çok büyük olmuştur.”

19. yüzyılın başlarına gittiğimizde bir şairle karşılaşıyoruz, Hacî Qadirê Koyî ile. Koy, Güney Kürdistan’da bir yerleşim, Koyî de oranın Gorqereç köyünde 1816’da doğuyor. Koyî, orada, Koy’da şu dizeleri yazıyor sonra: “Heta li hev neyen qebîlê Kurdan,/ Her wê ha bibin xirabe mal”. Üç tane "ev" vardı Kürtçede, biri “mal”. Bunu zaten “malxerabbûn”dan da (yıkıma uğrama, perişan olma) biliyoruz. Bu dizelerde başka bir şey deniyor, benim o ilk hissettiğimle. Yani ev vatandır, vatan Kürdistan’dır. "Kürt kabileleri yan yana gelmeyene dek/ Evleri daima ha yıkık perişan kalacak”.

 

Kardeş

Kürtçenin anıt metinlerinden Mem û Zîn’de Ehmedê Xanî’nin şu söylediği Kürtçe okuma yazma bilen neredeyse herkesin ezberindedir muhtemelen –Apê Musa sesiyle: “Bifkir ji ‘Ereb hetta ve Gurcan/ Kurmanciye bûye şubhê burcan// Ev Rom û ‘Ecem bi wan hesar in/ Kurmanci hemî li çar kenar in// [...] Ger dê hebuwa me îttîfaqek/ Vêkra bikra me înqiyadek// Rom û ‘Ereb û ‘Ecem bi temamî/ Hemiyan ji me ra dikir xulamî” (Düşün Arap diyarından Gürcülere kadar/ Burçlar gibi kullanılır Kürde ait topraklar// Şu Romlar ve Farslar Kürtleri kuşatmışlar/ Kürtlerin tamamı dört parçaya ayrılmışlar// [...] Eğer birlik ve beraberlik içinde olsaydık/ Birbirimize uyup ittifakımızı kursaydık// Tamamıyle Romlar, Araplar ve Farslar/ Hepsi de bizim için hizmetçi olacaktılar” Çev. Kadri Yıldırım).

Sonra bir gün o evden, o bahçeden uzak düşülüyor. Hatta balkonlu evlere taşınıyor bütün aile. Balkonu kullanmıyor, balkonsuz yapan mimarların alnından öpmeyi hiç ihmal etmiyor. Sonra "Güneyden Şiir Yağmuru"nda Şêrko Bêkes çoğumuzun yerine diziyor mısraları: “Bu gece tüm lambalar aydınlıktır/ Ne ki evim benim karanlık/ Neden dönmediğinle.../ Bu gece lambalar tüm karanlık/ He ki evim daima aydınlıktır işte/ İşte bu senin dönüşündür”.

Bu yazıda 3 gizli: Mal, ban, mal. Kürtlerin bütün evlerine...


 mehmetsaida@gmail.com