
İşaret: Yolunu kaybedenler, arayanlar ya da yol gösterenler içindir. İşaret, sadece olanların değil olabileceklerin de habercisidir.
Umudun, inancın ve başarının işareti, geç ulaşmış olsa da tarihi Sur direnişinden sonra yazılan bir mektuptaki tek bir cümledeydi ve 2019 baharında bir kez daha çok görkemli şekilde kanıtlandı. O cümle bugün ulaşılan direniş düzeyinin kaynağına da işaret ediyor. Annelerden, çocuklardan ve gökyüzünden bahseden mektup zindandan gelen üç mektupla birlikte açılırken yağan yağmur duruyor, güneşin ışıltıları baharın ilk açan sarı çiçeklerini görünür hale getiriyor. Mademki mektuplar çiçek açtırıyor, biz de mektup yazalım diyenler olabilir. Postaneye gidip zarfın üzerine “Kandil” yazıp denemeye kalkmayın sakın. Posta güvercinlerimiz de yok. Mektup göndermek isteyenler medya vb. çeşitli iletişim araçlarını kullanarak mektubunu ulaştırabiliyor. Siz yine de merak etmeyin, mektuplar olmasa bile o çiçekler direncin en azılı “yardım ve yatakçısı” olan gülüşlerinizle de açıyor…
Asıl olarak zindanlara mektup yazmayı ihmal etmeyin… Yan yana oturup hep gülerken düşleyin onları…
Mektup yazmak çoğu insan için unutulmuş ya da nostaljik bir edimdir. Yine de yazsın ya da yazmasın, alsın ya da almasın herkes mektubun ne olduğunu bilir.
Kiminin gecikmiş mektupları vardır, kiminin gönderilmemiş! Öyle ki filmlere bile konu olmuştur. Kiminin yakılmıştır mektupları, kiminin mektuplarıysa “görülmüştür!” Bu sonuncusuyla başlayalım: Zindanlardan yazılan üç mektup baharın başında yetişti. Biri Trakya’nın bir ucundan, ta Edirne’den! Diğer ikisi uzun yıllardır hapishanede olan Rıdvan Özer ve Engin Aydınalp’ten. Bu yazı vesilesiyle mektuplarının ulaştığını bildirmek ve selamlarımızı iletmek istedik.
Bir gerçek var ortada, hapishane mektupları hem gururlandırıyor hem hüzünlendiriyor… Üstelik şimdi büyük bir açlık grevi var, direniş var orada. 20 yıldır tecritle uygulanan “çürütme siyasetine” karşı ortaya konulan bilinç ve irade herkese, hepimize yol gösteriyor. İçerisi-dışarısı diye ayırmadan bir yaşam felsefesi ortaya koyuyor. Tecrit bu yüzden çok ağır uygulanıyor. Ve bu yüzden de tecride karşı tüm zamanların en büyük direnişi sergileniyor. Biz “dışarıda” olanların da en baştaki gündemi budur.
Dışarıdayız! Bu tabir halkımıza ait! Halkımızın kendine göre yaratıcı tabirleri vardır. Yakınları dağda olanlar: “Bizimkisi dışarıdadır” der. Dışarıdayız işte, yani dağda! Tecrit, zindan direnişleri ve dünyanın her yerinde yapılan açlık grevleri için yüksek düzeyde hassaslaşmış durumdayız. Bir büyük öfke kabarıyor dağlarda, bir büyük ne desem tam anlatamayacak bu duyguyu…
Mektuplar emanette, yazanlar da müsterih olsunlar, onlar en kıymetlilerimizdir, zerrece bir vefasızlık geçmez ne patikalarımızdan ne de aklımızdan ve yüreğimizden. Anlamak ve hele ki doğru anlaşılmak dünyanın en zor işlerinden biridir fakat hepimizi ağır duygusallıklara boğan yalnızlıklara bile “muhteşem yalnızlık” diyerek bunu yalnızlık olmaktan çıkaran bilgece duruş bugün de tüm “yalnızlık” çekenleri bundan kurtarmaya yeter. Böyle bakınca aslında yalnızlık diye bir şeyin olmadığı da görülür. Neyse ki mektuplar bu konuda da umutsuz değil.
Bir de başta bahsettiğimiz mektuplardan biri var ki bahar çiçeklerinin toprağı tadındadır. O mektup dışarıdan ama dağdan değil! Basbayağı dışarıdan. Amed’den yazılmış. Sorular kişisel gibi görünse de “sokakların hafızasından” bahsediyor! Sokakların, taşların hafızasının olduğunu düşünmek derin bir toplumsal bağın en güçlü işaretidir. Sur sokaklarını anlatan ve neyi özlediğimizi soran bu mektup, aslında en çok da bu mektubun son cümlesi özlemimizin dili olmuş adeta. Şöyle demiş:
“Çocukken koştuğun, düştüğün, yaralandığın; ama kendinden önce ötede yaralanan arkadaşını sardığın sokakları özlemişsindir belki… Ya da karla kaplanırken şehir, çocuklarla beraber salep içmeyi. Belki sevdiklerinle sohbet etmeyi… Arka odadan mutfağa 'anaa...' diye seslenmeyi. Bir pencere kenarındasın şimdi kim bilir; en çok neyi anımsıyorsun? En çok hangi vaktine dönmek isterdin çocukluğunun? En çok kim için yazıyorsun? En çok kime gönderemedin yazdıklarını? Şimdi oturduğun o pencere kenarında, sesin hala yankılanıyor kulaklarımda. Haberini aldın mı buraların ne denli değiştiğinin; keşke yeniden görsen de tanıyamasan… Oysa sokakların hafızaları dipdiri; hiçbir pencere dahi unutmaz seni. Taşlar üzerinden geçen su ile temizlerken kanları, ezberliyorlar tüm yaşananları. Basıp geçtiklerin nasıl unuturlar senin bıraktığın izleri. Öte yandan bilmelisin ki anneler dirençli, çocuklar güçlü ve gök hala masmavi…”
Evet birçok soru var ama tek bir cevap yeterli olabilir. Mektubun son cümlesi cevabın kendisidir aslında. En zor anlarında bile anneler dirençli, çocuklar güçlü, gök masmavi olsun yeter, başka bir şey istemez!