Mart ayının başında, 3 yılı aşkın bir süredir cezaevinde bulunan Abdullah S.’nin 129 b maddesinden yargılandığı davanın karar duruşması görüldü. Sözkonusu duruşmada Abdullah S.’ye 6 yıl hapis cezası verildi. Son yıllarda Almanya’da tutuklanıp hapse mahkum edilen Kürt siyasetçilerin aldığı ceza ile kıyaslandığında 6 sene oldukça yüksek bir ceza. 

Ama karar duruşmasında dikkat çeken, sadece verilen cezanın miktarı değildi. Kobanê zaferinden sonra yapılan duruşmada mahkeme heyeti başkanı, Kürt halkının mücadelesi ve sanık Abdullah S.’nin siyasi angajmanı karşısında büyük saygı duyduğunu ifade edip Türk devletini ise sert eleştirdi. Hatta satır aralarında Federal Adalet Bakanlığı’nın 129 b maddesinden dava açılması emrini de eleştiri konusu yaptı. Ama mahkeme buna rağmen Abdullah S.’ye yüksek ceza verdi.  

Alman Ceza Kanunu’nun 129 b maddesi, ‘Yabancı bir terör örgütüne üyeliği’ suç sayıp cezalandırıyor. Ancak hangi örgütün ‘terör örgütü’ olduğuna bir tek Federal Adalet Bakanlığı, daha doğrusu devlet karar veriyor. Bakanlık, bu kararlarına kanıt veya gerekçe göstermek zorunda olmadığı gibi kararlarına hukuken itiraz etmek de mümkün değil. 


Hakim itiraz etti ama...

Abdullah S.’nin davasında mahkeme başkanı, ‘yabancı bir terör örgütü’ sayılan PKK’nin aslında özgürlük hareketi, sanığın ise özgürlük militanı olduğunun gayet farkındaydı. Fakat yine de beraat kararı veremezdi. Çünkü tamamen siyasi ve ideolojik arkaplanlı bir madde olan 129 davalarında mahkeme salonu, tiyatro sahnesinin ötesinde bir işlev görmez. Dolayısıyla mahkemelerden bu davalarda hukuk ve insan hakları doğrultusunda hareket edip karar almalarını beklemek, saflık olur. Zira 129 davalarında ilk ve son karar verici her zaman devletin kendisi olur. Mahkeme ise gereken hukuki kılıfı oluşturur. 

Alman polis devletinin en somut gayri meşru ‘hukuksal’ araçlarından biri olan 129. maddenin işlevselliğini anlamak için bu maddenin tarihsel arka planına bakmak yerinde olacaktır. Ki 1976 yılında, özellikle Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF) ile mücadele bağlamında gündemleşen 129. maddenin geçmişi aslında 18. yüzyıla dayanıyor. 


Prusya Kralı’nın fermanı...

Alman İmparatorluğu’nun o dönemki merkezi konumundaki Prusya Krallığı, Fransız Devrimi ışığında olası devrimci demokratik gelişmelerin önüne geçmek için 1789 yılında ‘umumi güvenlik açısından sakıncalı olabilecek’ örgütlenmeleri yasaklayan bir ferman çıkarır. Mevcut siyasi düzeni değiştirmek amacıyla bir araya gelen insanlar bu fermanla birlikte, suç teşkil eden herhangi bir eylemde bulunmasalar bile suçlu ilan edildi. Belirli siyasi örgütlenmelere üyeliğin kendisi, cezai yaptırım için yeterli sayılıyordu. Gayri meşru ‘önleyici’ devlet takibi böylece hukuki kılıflarla kurumsallaştırılmış oldu. 

1818 yılında ise ‘gizli örgütlenmelere’ karşı Prusya Genelgesi çıkarılır. Bu genelge ile birlikte artık resmen insanlar, sırf düşüncelerinden dolayı yargılanıp cezalandırılabiliyordu. Hatta bu genelge temelinde ilk kez bir ‘kara liste’ de oluşturulur. Sol düşünceyi benimsediklerinden dolayı listeye alınan kişiler, memur olamıyordu. ‘Demagojik eğilim’ sahibi insanları tespit etmekle görevli özel komisyonlar, kara listenin tutulduğu Frankfurt’taki merkez büro için çalışıyordu. 

Alman İmparatorluğu’nun 2. Reich adıyla kurulduğu 1871 yılına gelindiğinde ise ‘idari uygulamaları veya yasaların uygulanmasını yasadışı yöntemlerle önlemeyi veya zayıflatmayı amaçlayan örgütlenmelere katılım’, 129. madde ile suç ilan edilir. Sözde çetelere karşı çıkarılan bu yasanın asıl hedefinin işçi sınıfı olduğu, birkaç sene sonra çıkarılan ‘sosyalist yasalar’la iyice netlik kazanır. 1878’deki bu kanunla birlikte Alman İmparatorluğu’nda sosyalist kuruluşlar yasaklanır. 


‘Vatana ihanete hazırlık’

İşçi hareketinin etkili mücadelesi sonucu ‘sosyalist yasalar’ 1890’da iptal edilirken 129. maddeye ise dokunulmaz. Öyle ki İmparatorluğun 1919’da dönüştüğü Weimar Cumhuriyeti’nde 129. maddeye ‘vatana ihanete hazırlık’ suçu (86. madde) eklenir. Ayrıca 1922’de de Cumhuriyeti Koruma Yasası çıkarılır. Devrimci mücadeleyi bastırmayı amaçlayan bu yasalarla birlikte, dükkanlarında komünist yayınlar satan kitapçılar bile ‘ağır ihanet’ten ötürü tutuklanıp cezalandırılır. Devrimci şiirlerin okunması, ‘vatana ihanete hazırlık’ kapsamındaki bir eylem olarak ele alınır. 

129. maddenin Hitler Faşizmi döneminde, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, 1968’lerde ve daha sonrasında nasıl bir işlev gördüğünü sanırım yazmaya gerek yok; zaten anlaşılıyor. Tarihinin ilk 100 yılındaki formülasyonlar ve uygulamalar, bu yasanın amacını ortaya koyuyor. 

1789 yılından bugüne kadar 129. madde, en somut tanımlamayla bir devlet güvenlik yasasıdır. Amacı, devleti korumaktır. Kime karşı? Özgürlük ve demokrasi güçlerine karşı. Bu güçler tarihte farklı isimlerle anılmışlardır. İşçi hareketi, komünistler, sosyalistler, RAF, PKK, MLKP... Hepsinin ortak yanı, kapitalist düzene karşı demokratik toplum mücadelesi vermeleri. İdeolojik kavramsallaşmaya başvuracak olursak; bu yasa, kapitalist modernitenin kendini demokratik modernite güçlerine karşı ‘korumak’, bu bağlamda söz konusu güçleri bastırmak için kullandığı bir araçtır.


Alman devlet geleneği

129. maddenin Almanya’dan çıkmış olması tesadüfi değil elbette. Benzer yasalar farklı devletlerde de uygulanıyor ancak taa 1700’lerin sonunda böylesi bir devlet güvenlik yasasının çıkarılmış olması, doğrudan Alman devlet geleneği, daha doğrusu Alman devlet olgusu ile bağlantılıdır. Alman ulus-devletleşme süreci, Fransa veya İngiltere devlet geleneğinden farklı olarak kendini sistemleştirirken toplumun bütün hücrelerinin fethini hedefleyerek gelişir. Kendini toplumun dokularına işleyerek sürekli olarak yeniden üretir. Dolayısıyla hem zihniyet hem de olgu olarak oldukça güçlüdür. Devletçi zihniyetin kendini toplumun ve yaşamın her alanında bu denli sistemleştirilmesi belki de örneksizdir. Devlet sistemdir, sistem devlettir. 

Böylesi bir kapitalist modernist devletçi sistem açısından en büyük tehdidi kuşkusuz demokratik modernite güçleri oluşturur. Bu nedenle sözkonusu güçler her zaman zayıflatılmalı, bastırılmalı, toplum nezdinde kriminalize edilmeli, toplumsal güç konumuna erişmeleri önlenmeli. Bu amaçla birçok mekanizma üretilir, farklı araçlar geliştirilir. Hukuk da bu yönde devletin lehine toplum karşıtı bir biçimde araçlaştırılır. Toplumu devletin karşısında, onun gözünde tehdit konumuna geldiğinde savunmasız kılan bu sistem içerisinde devlet ise toplumsal güçlere karşı korunmalı. 

129. madde, özünde böylesi bir gerçeği ifade eder. Kutsal, dokunulmaz ve sorgulanamaz güçlü devlet karşısında sol, sosyalist, demokratik ve devrimci mücadeleyi ezmek için 200 yılı aşkın bir süredir kullanılan bir mekanizmadır. Statükoyu her türlü demokratik alternatife karşı korumayı amaçlayan bir araçtır. Kim ki demokratik alternatifi geliştirip devrimci mücadeleyi yükseltirse, 129. madde ile susturulmaya, tecrit edilmeye, etkisiz kılınmaya çalışılır. PKK yasağını da bu çerçevede değerlendirmek mümkündür.


Demagoji derken?

Yukarıda, Prusya Genelgesi ile birlikte 1818 yılından itibaren ‘demagojik eğilimli’ insanların kara listelere alındığını yazmıştım. Demek ki o dönemde devlet literatüründe hakim sistemin bir zorunluluk olmadığını, alternatif bir sistemin mümkün olduğunu toplumun geniş kesimlerine anlatmaya çalışan devrimci güçlerin itibarını düşürmek için onlara, ‘demagojik eğilimli’ denilirmiş. Oysa en büyük demagog, devletçi sistemin kendisidir. Bunu görmek için Alman devletinin PKK yasağı kararına bir göz atmak yeterlidir. 1993 yılına ait yasak kararında, ‘PKK’nin halklar arası barış ve diyalog düşüncesine karşı olduğu’ iddia edilip, ‘hem Türkiye hem de Almanya’da Kürtlerle Türklerin barışçı bir arada yaşamını tehdit ettiği’ ileri sürülüyor. 

Oysa Kürt Özgürlük Hareketi, en çok da halklar arası barış ve diyalog için mücadele ettiğini belirtiyor. Ve PKK’nin Türk devleti ile barış ve çözüm geliştirme çabalarını yükselttiği 1993 yılında çıkarılan PKK yasağı ile de Alman devleti, Kürtlerle Türklerin barış içinde bir arada yaşamına hiçbir şekilde hizmet etmeyip tersine çatışma ve çözümsüzlüğün derinleşmesine büyük katkılarda bulunuyor. 


Devletlerin kardeşliğine karşı...

Bu çerçevede de devletçi sistemler, ‘kardeşçe’ tam bir işbirliği içinde hareket ediyor. Almanya, PKK veya MLKP gibi devrimci hareketleri kendi sınırları içerisinde kovalarken, sadece Türk devletine destek olmuyor veya sadece kendi politik çıkarlarını uygulamıyor. Politik güncel hesapların yanı sıra aslında bir sistemler arası mücadelede devletçi kapitalist sistemin bileşenleri bir cephede yer alırken, radikal demokrasi güçleri ise ezilmek istenen karşı cepheyi oluşturur.  

Bu gerçek elbette ki devlet demagojisi ve ideolojisi ile hep perdelenmek istenir. Bunun için toplumun gerçek demokrasi güçleri ‘terör örgütü’ olarak isimlendirilir, devlet terörünün farklı araç ve mekanizmaları ise meşrulaştırılır. 

Bu denklemi boşa çıkarmak, kapsamlı ve radikal bir mücadele gerektirir. Hukuki mücadele bu mücadelenin bir zemini olmakla birlikte asla esas zemin olamaz. Çünkü 129. maddenin kendisi zaten gayri meşru bir yasa olup hukukun devlet lehine topluma karşı kullanılmasını ifade eder. Bundan ziyade politik ve ideolojik mücadelenin güçlendirilmesi gerekir. Ancak yoğun politik ve ideolojik bilinç çalışmaları ile toplumun geniş kesimleri nezdinde devletin bu siyaseti deşifre ve ifşa edilerek boşa çıkarılmalı. Bu ise devlet olgusunun toplum karşıtlığını doğru çözümlemeyi gerektirir.