Bir direnişin meşruluğu, haklılığı ne kadar büyükse, onun karşısında olan güçlerin zavallılığı ve çaresizliği o kadar açığa çıkar. Özyönetim talebinin karşısında devletin düştüğü durum, bu zavallılığı ve çaresizliği gösteriyor hepimize. Haklı ve meşru olan bir talebin karşısına dikilen her güç gericidir. Hem tarihsel anlamda, hem de düşünsel anlamda bir gericiliktir bu.

 Ama’sız, fakat’sız, haklı ve meşru olanın yanında durmanın, bir duruşa sahip olmanın ve onu ilan etmenin önemi de burada açığa çıkıyor. "Kimin işine yarıyor" sorusunu, güç dengelerinin anlık parametrelerine bakarak cevaplamaya çalışanların "kaçırdığı" nokta da burasıdır. Bu soru, güçlü gözükenden yana doğru bir cevap verme eğilimindedir her zaman. Bunun kıskacına düştüğünüz anda, meşru ve haklı olanın taleplerinin üstünden atlayıp, "iç ve dış güçler" sarmalında dolanıp durursunuz. Gücü elinde bulunduranın sormanızı istediği soru şekli de budur. Üzerinde çok rahat oynayabileceği bir zemini yaratmaktadır istediği çünkü. Talep edilenin haklı ve meşru olmasının dışında, her şeyi tartışmanıza izin verenlerin gösterdiği genişlik, devletin bekası için çok uygun bir haldir. İstediğiniz kadar tartışma ve konuşma özgürlüğünüz vardır artık! 

Kim ile yan yana geleceğimizi, hangi ilke ve prensipler üzerinden yan yana duracağımızı belirleyen şey de meşruluktur. İlkelerin ana çatısını oluşturan meşruluk çizgisinin bir kere dahi delinmesine izin verirseniz, suça ortak olanların ellerini, sizin üzerinizden yıkayarak aklamasına da onay vermiş olursunuz. Kirlenme ve şekilsizlik böyle büyür ve örgütlü kötülüğe böyle dönüşür. 

Dünün zalimleri, bugünün mağduru olamazlar. Güç ellerindeyken, insanların canına okuyanlar, güç el değiştirip kendilerine yöneldiğinde kopardıkları kıyamete aldanmayın, haksızlığa uğradıklarından değil o kıyamet, aksine kendilerinin uyguladıkları haksızlıklar tartışılmasın, konuşulmasın, hatırlanmasıdır diyedir. Gerçek mağdurların yanına, yöresine sızarak, yeniden var olma çabalarına sesinizi çıkarmadığınız sürece, acılarınız onların elinde kendilerini kotarmak için kullandıkları araçtan başka bir şey olmayacaktır. Eleştirilerini hiçbir zaman sisteme yöneltmeyen ve onunla çatışmayanlar, devran dönüp yeniden gücün sahibi olduklarında, aynı sistemin takipçileri olarak, yeniden tepenize binmekten hiç tereddüt etmeyeceklerdir. 

Bu yanıyla meselemiz bir bütün olarak sadece bir direniş örgütlemek değil, hayatın her alanında onun aklını, ilkelerini, prensiplerini de örgütlemektir. Duruş dediğimiz şey tam da burada kendini var eder. İlke ve prensiplerin bu kadar iğdiş edilmesinin, içinin boşaltılarak etkisiz hale getirilmesinin en büyük sonuçlarından biri, meşruluk ve haklılıktan gelen gerçek gücün küçümsenmesi ve karşısında durduğumuzu iddia ettiğimiz sistemin güçlenmesidir. 

Yoksul Kürt emekçilerinin, özyönetim talebi ile ortaya koydukları dirence, sahip çıktıkları iradelerine, en vahşi zulme rağmen meşruluklarını ve haklılıklarını savunmalarına dönüp bakarsak, bir direnişi örgütlemenin ötesinde, o direnişi ayakta tutan aklı ve duruşu da örgütlediklerini anlarız. 

"Bu direniş kimin işine yarıyor?" diye sorarsanız, "sizin direnmemeniz kime yarıyor" sorusu ile karşılaşırsınız muhtemelen. 

Biraz da siz cevap verin. 

Sesinizi çıkarmayışınız, direnç göstermeyişiniz ve demokratımsı üstenciliğiniz "kimin işine yarıyor?"