
Kooperatif sadece egemenlerin yasaları, kalıpları ve tarihçeleri ile sınırlı olmayan, bütünsel bir farklılıkla, Ekolojik Demokrasi'nin en önemli kurucu unsurlarından birisi olarak ayrıca tanımlanmalıdır. Bu nedenle kuruluşlarının ilk aşamasında hangi saik ile kurulmuş olursa olsun, sonralarında kapitalist ekonomiye entegre olan, yaygın deyişle ‘kooperatif’ten farkını koymak için, bana göre mutlaka ‘Ekoloji Kooperatifleri’ diye adlandırılmalıdır.
Ekoloji kooperatifleri ortaya çıkış süreci ve sahip olduğu dinamik açısından devrimci öneme sahiptir. Bugün barış sürecini yaygın bir inisiyatifle aşağıdan inşa edebilecek, belki tek unsurdur. Bu nedenle son yerel seçim döneminde halkın belediyelerinin yapmaya çalıştığı, kooperatiflerin de çok büyük çoğunluğu bu kapsamın dışındadır. Hepsi yukarıdan aşağıya, sadece teorinin hatırına, sürekli destek ile açık tutulmaya çalışılan, sadece yaptık demek için var olan belediyelerin kenar süsleridir. Bu uygulamaların bazıları kağıt üzerinde kalsa belki de daha iyiydi. Çünkü yine Kürt hareketinin cinsiyet özgürlükçü paradigmasına uysun diye belediyelerde kadınlar için ‘organize’ edilen kooperatifler, daha çok, özgürleştirmeci değil aksine cinsiyetçi işbirliğini pekiştiren alanlar yarattı. Kadınlara ev süsü bibloları yaptırmak, yerel yemekhaneler, lokantalarda yemek yaptırmak, halı-kilim ördürmek gibi toplumda sadece kadınlar için tanımlanan ‘elinin hamuruyla’ başka işlere karışmadığı alanlarda faaliyet gösteren ‘kooperatifler’ haline dönüştü.
Yukarıda özellikle ‘örgütlenme’ kelimesi yerine ‘organize’ edilme kelimesini kullanıyorum. Çünkü temel manası örgütlenme olan kooperatif, yerine belediye başkanın direktifleriyle belirlenmiş, görev verilmiş ve hatır için dahil olan kadınların bir araya getirilerek ‘organize’ edilmesi söz konusudur. Yukarıdan aşağıya, daha çok kişisel beceriye dayalı organize edilme, çoğu zaman tek kişinin sırtında kalan, bir yanda onu tüketen ama aynı zamanda bu yönetme hazını da başkasına terk ettirmeyen küçük şirketcikler doğurdu. Genellikle kooperatiflerde esas çalışanlar hiçbir zaman karara ve sorumluluğa dahil edilmedi. Bu, kendi küçük hiyerarşisini yaratırken, belediyelerden sürekli destek talep eden bir yüke dönüştü. Bunun üzerine ‘insanlar çok bencil, zihniyetlerinin değişmesi lazım, eğitim şart’ kelimeleri havalarda uçuşup duruyordu. Yani hem ‘kooperatif’in gerçek işlevi olan örgütlenmeyi dışlayan, üretimde yabancılaşmayı kaldırmaya yanaşmayan durum, suçlu olarak da ‘bizden adam olmaz’ın kendilerine göre haklı çıkmasının mutluğunu erkeksi gülümsemelerde yaşıyordu. Asıl olarak ismi dışında hiçbir şekilde kooperatif olmayan, bu karikatür şirketlerin ceremesi, Kürt hareketinin önerdiği katılımcı ekonomiye, kooperatifleşmeye çıkıyordu. Bu öneriler sadece kağıtta kutsallaşıyor, üst raflarda bir yerlere konup, ütopyalar arasına taşınıyordu. Bunun bahanesi de her zaman hazırdı; sistem ve kapitalist ekonomi! Eh o zaman ekolojik belediyeler! Ne yapsın ihaleler ile park ve bahçe düzenlemekten başka…
Yukarıdan aşağıya kooperatif örgütlemenin handikapları Venezuela’da da çok açık olarak söz konusudur. Chavist, Bolivarcı hükümetin halkçı politikalarının bir parçası olarak kooperatifler örgütlemek için ayırdığı fonlardan yararlanmak için binlerce kooperatif kuruldu. Bu kooperatifler genellikle amcaoğlu, teyze kızının bir araya gelmesiyle, hükümete yakın insanların devreye sokulmasıyla kooperatif için alınan fonun, paranın harcanıp tükenmesiyle sonuçlanıyordu. Eğer bir yeni proje yine bu aşamalardan geçmezse, kooperatif tabelası kenara konuyordu ya da üstündeki bir kısmı boyanarak, yeni bir kooperatif kurma projesinin tabelasına dönüşüyordu. Mesela mahallede bir radyoya ihtiyaç var. Bunun projesi yapılır. Hükümete sunulur. Sonra fon alınır alınmaz, hemen bir jeep alınır. Üzerine Pueblo FM-Halk FM yazılır. Ne de olsa haber toplamak için gereklidir bir jeep! Bu kooperatif projelerin yaklaşık yüzde 80’i bu şekilde sonuçlandı. Ancak bütün bunlar kooperatifin olamayacağının değil, sadece yukarıdan aşağıya inşa edilemeyeceğinin sonuçlarıdır. Aynı zamanda geride kalan yüzde 20 de aslında hiç de küçük bir sayı değildir. *
Kooperatif sadece iktisadi olarak tanımlanamaz. Yine Venezuela'nın Kolombiya sınırına yakın bir yerde, iflas etmiş bir kahve fabrikasının kooperatif olarak yeniden inşa edilmesi bu duruma çok güzel bir örnekti. Kaçakçılık ve illegal olarak koka ekimi arasına sıkışmış halk ve fabrikanın işçilerinin bir araya gelmesiyle işgal edilen bir fabrika kooperatife dönüştürülmüştü. Eskiden klasik kahve üretiminde kullanılan fabrika, köylüler ile birlikte karar verip organik kahve işlemeye başladı. Kübalı ziraat teknisyenlerinin de katılmasıyla sürdürülen bu çalışmayla, kahve meyvesinin asitler ve kimyasallar ile çıkartılan çekirdekleri yerine solucanlar kullanılıyordu. Solucanların meyvelerin kenarlarını yiyerek ortaya çıkardıkları kahve çekirdekleri işlenerek organik kahve elde ediliyordu. Böylece siz de evinizde kahve ile birlikte asidi içmemiş oluyordunuz. Kooperatif aynı zamanda köyde bir kahve okulu kurdu. Bu okulun küçük öğrencileri organik kahvenin yetiştirilmesinden, fabrika da işlenmesine kadar her şeyi öğrenmekle kalmayıp aynı zamanda kooperatifin karar aşamalarında yer alıyorlardı. Sadece bir kahve kooperatifi, bütün çevre köylerin yeniden üretime katılmasını, kenttekiler için sağlıklı kahve üretimine, fabrikanın işlemesine, bir okulun ortaya çıkmasına ve en önemlisi herkesin karara katıldığı bir başka demokrasinin gerçekleşmesinin aracıydı. **
MST-Topraksız İşçi Hareketi, Topraksızlar, Brezilya’da büyük toprak sahiplerinin topraklarını işgal eder. İşgal ettiği topraklarda kolektif tarım yapar, alternatif eğitim verir, alternatif tıp uygular. MST- Topraksızların işgal ettiği toprak toplamında Belçika’dan büyüktür, Danimarka’dan büyüktür ve yaklaşık 3 milyon kişi onların bu başka türlü demokrasilerinde yaşar. Yani her türlü karara katıldıkları, gerçek bir demokraside. MST sadece bununla kalmaz. Topraklarında ürettiklerini küçük çiftçilerle birlikte kurdukları kooperatif fabrikalarda işleyerek satarlar. Terra Viva-Yaşayan Toprak Kooperatifi bunlardan biridir. MST-Topraksızların ve bölgenin küçük köylülerinin sütü, Terra Viva’da işlenerek yoğurt, peynir ve süt olarak piyasaya çıkar. MST-Topraksızlar ve küçük köylü tüccarın eline bırakılmaz. Sadece bununla da kalınmaz. Aynı zamanda kentlerdeki mesela sağlık emekçileri ile öğretmenler sendikalarına, işçi sendikalarıyla doğrudan bağlar kurularak üretilenler onlara ulaştırılır. Onlar da ulus ötesi marketlerden pahalı alacaklarına, üretenlerden doğrudan daha sağlıklı ve ucuz alırlar. Üreticiler de daha iyi paraya satmış olur. Tabii burada ki alış-veriş sadece bir kapitalist pazar ilişkisi üzerinden yürümez. Üretici ve tüketici kooperatiflerinin birlikte hareket etmesi, toprakların işgal edilmesinden bir işçi grevine, bir baraj inşaatından kentsel dönüşüme kadar kent ile kırın birlikte harekete edebilme şansını ortaya çıkartır.
***
‘Ekoloji Kooperatifleri’ bugün, hemen, köylerde ve kentlerde yaşama geçirilmelidir. Savaşın doğrudan yıkımından geriye kalan, aynı zamanda neoliberal tarım politikaların mağdurları köylü, bir de baraj, HES, karakol, otoban inşaatlarıyla yerinden yurdundan edilmektedir. Sadece protesto etmek, direnişi sürdürebilme imkanı tanımaz.
Ancak kooperatifler sadece köye has bir şey değildir ya da kent için tüketici kooperatifleri ile sınırlanamaz. Bugün için esas hareket alanları kentlerdir. Bu nedenle Ekoloji Kooperatifleri klasik kooperatif biçimleriyle sınırlandırılmamalıdır. Mesela neoliberal politikalar ile hükümet ve belediyeler, her yerde suyun dağıtımını özelleştirmeye çalışırken, her mahallede ‘su dağıtımı’ kooperatifleri inşa edilmelidir. Su dağıtımı kooperatifleri, kendi mahallerinin suyunun dağıtımını doğrudan gerçekleştirmelidir. Bu suyun halk tarafından kontrolü, su meclisleri yani suyun demokratikleştirilmesidir. Su kooperatifleri sadece şirketlerin yaptıkları gibi kaç metreküp su kullandığınızı tespit edip, üzerinden yüzdesini alarak ‘hizmet’ etmez. Suyun hangi fiyata, nasıl dağıtılacağına karar verir. Hatta halkın gerçek ihtiyacını tespit ederek o sınıra kadar kullanımı bedava yapabilir. Burada gene hayal kuruyorsun diye mırıldananlar duyuyor gibi oluyorum. Hayır. Mesela Diyarbakır’da zaten sular idaresi su borçlarının yarısına yakın kısmını toplayamamaktadır ve kaçak su kullanımı da suyun sınırsız bir şekilde israfına yol açar. Ancak siz ihtiyaç olan suyu bedava yaparsanız ve su kooperatifleriyle hem su kullanımı düşer, hem de halk doğrudan temel hakkı su kullanımına parasız olarak ulaşır. Bu her mahallenin su dağıtım kooperatifi kendi dağıtımın inşaatlarını da müteahhitlere teslim etmez. İşsiz işçiler kooperatifleriyle ya da kendi çalışanlarıyla inşa eder, onarır. Suyun bile karar ve sorumluluğu halka teslim edilmezse demokrasiden nasıl söz edilebilir?
Enerji dağıtımı ve üretimi de aynı şekilde ekoloji kooperatifleri olarak örgütlenebilir. Bu sadece şu an her yerde özelleştirilen, elektrik sayacı okumaktan ve halkı soymaktan ibaret şirket hizmetleri ile karşılaştırılmamalı. Bir yandan özelleştirilmiş bu kamu hizmetinin kooperatiflere devredilmesi için mücadele ederken öte yandan alternatif enerji üretimini doğrudan gerçekleştirilmelidir. Bu özellikle radikal tekellere elinde temerküz eden bir enerji şeklinde değil, mutlaka küçük, her evin ya da her mahallenin kendi enerjisini, doğayı talan etmeden elde edebilmesidir. Her ev için inşa edilebilen rüzgar gülleri ya da güneş panelleri ve bunları üreten işsiz işçiler kooperatifleri her alanda işçi denetiminde, enerjinin ve üretimin demokratikleştirilmesinden, ekolojik demokrasiden başka bir şey değildir.
Bunların ötesinde en önemlisi, son zamanlarda sıkça yazdığım ‘Kent Reformu’, kent topraklarının demokratikleştirilmesi yani kent topraklarının hızlı bir şekilde evsizlere dağıtılmasıdır. Tabii ki ücretsiz. Çünkü zaten konut yerleri, TOKİ müteahhitlerine ücretsiz olarak verilmektedir. O zaman her yerde vatan toprakları için savaşan yoksullara bir evlik gecekondu yeri mi çok görülmekte? Bu arada Türkiye’de en fazla erkek mülkiyetinde Hakkari %86 ile birinci, Siirt %82 ile ikinci, Mardin ise %81 ile üçüncü sıradadır. Bu yüzden 99 BDP belediyesi kent topraklarını evsizlere yani kadınlara dağıtmalıdır. Her 35-40 kadın bir araya gelerek ekolojik inşa kooperatifleri meydana getirerek, belediyelerinden toprak talep etmelidir. Bu kooperatifler, radikal inşaat tekellerine ihtiyaç olmadan mesela kerpiç evlerini, yani dünyanın en sağlıklı ve ucuz evlerini birlikte inşa edebilirler. Bu bir yandan doğrudan barınma hakkını insanların kendilerini çözebilme şanslarını verirken aynı zamanda kapitalist ekonominin bugün tek dinamiği inşaat da katılımcı ekonominin, ekoloji kooperatifleri ile gerçekleştirmesine yol açar. Küçük ve göstermelik kooperatifler yerine, halkın doğrudan katıldığı, demokratik bir mimarinin, kolektif çalışma ve söz hakkının, karar ve sorumluluğun, bir alternatifin doğacağı bir çalışmadır bu. Aynı zamanda bugüne kadar dünyanın bir sürü yerinde toprağın kamulaştırılması olmuştur; ancak toprağın bu şekilde toplumsallaştırılması, hele hele Kürt özgürlük hareketinin cinsiyet özgürlükçü paradigması ile kadınsallaştırılması, iktidarsızlaştırılması, dünyada ilk defa gerçekleşebilir. Ekoloji inşa kooperatifleri bu dinamiğin taşıyıcıları olacaktır.
Sadece başlıklar ve girişler üzerine değindiğim bu yazıyı başka zaman genişletmek üzere, sonunu Brezilya’da 13.000 delege ile birlikte 270 kilometre yürürken, MST- Topraksızlar hareketinin lideri Stedille’in bize söyledikleriyle bitirmek istiyorum: "Bir Brezilya atasözü var; 'Canavar geldiğinde durursanız sizi yer. Kaçarsanız, sizi yakalar ve yer.' Ama biz diyoruz ki biz köylüyüz-halkız, bir araya gelirsek, biz canavarı yeriz.’
Ve bakalım ilk Ekoloji Kent kooperatifleri nerede kurulacak?
* Olumsuz kooperatif örnekleri sadece Venezuela ile sınırlı değildir. Mesela Bolivya’da madenleri işgal eden işçilerin kooperatifleri, daha sonra işe giren işçilerin kooperatife dahil olamamaları nedeniyle adeta şirketleşmiştir. 13 kişilik bir kooperatif(!)’de 350-400 çalışan vardır. Tam aksine Galler’deki Tower maden ocağı ise kağıt üzerinde bir şirket olmasına rağmen tam anlamıyla bir kooperatiftir. 6 aylık geçici dönemi dolduran işçi şirketin ortağı olur ve herkesle eşit hakka sahip olur. Ayrıca sendika hala varlığını sürdürür. Şirket-kooperatife karşı işçi haklarının ilişkin sigortası durumundadır.
** Yukarıda sözünü ettiğim Galler’deki Tower maden ocağı da buna benzer bir örnektir. Çevredeki diğer kasabalar işsizlik ve uyuşturucu sorunuyla uğraşırken tek sağlıklı kasaba işçilerin denetiminde sürdürülen Tower madenin olduğu yerdir.
*** İşin ilginç kısmı MST-Topraksızlar, Brezilya’da büyük toprak sahiplerine, burjuvaziye ve devlete karşı bunu inşa ederken, Chavez çağrısıyla Venezuela’ya örgütlenmeye gittiklerinde hükümetin desteği olmasına rağmen aynı başarıyı gösteremiyordu. Bu kooperatifin aşağıdan örgütlenmesinin önemini bir kez daha vurguluyor.