
4 yıl sonra nihayet duvarları kerpiç, çatısı naylondan da olsa başını sokacakları bir mekanda kışı geçireceklerdi.
Yıllardır sırtlarını dayadıkları tek bir gerçek vardı; dayanışma ve birlik. Bu süreçte de öyle oldu:
“…İlk başta halk toplantıları yapıldı. ‘Buraya yerleşeceğiz, burayı yaşam yeri yapacağız. Burası gerçekten yaşanacak yer değil ama kendi emeğimizle bunu kuracağız. Yaşamı yaratacağız’ dedik.
…Önce kurumlarımızı yapmamız lazım dedik. Öğretmenler dört okulu kendi imkanlarıyla kurdu. Her okulda en az dört yüz- beş yüz öğrenci okuyacak şekilde. Kurumlar bittikten sonra herkes birbirine yardım etti. Bir gün öğlene kadar bir ev bitiyordu, sonra diğerine. Sonbahara kadar hemen hemen herkesin kalacağı bir oda yaptık.”
Sıra diğer işlere geldi. Taş, toz bulutu ve sarı toprağın gözün alabildiği bu coğrafyaya kendi elleriyle can verdiler.
Çöl ortasında yeşil bir adacık
Bir Mexmûrlunun su kaynağının hemen yanına ektiği kavak ağacı yeşerdi, büyüdü. O ağaçtan koparılan dallar, çölün ortasında yeşil bir adacık yarattı. Bugün de Mexmûr ve çevresine uzaktan bakanlar çok net görürler bu durumu.
Elbirliğiyle kurulan kamp, günden güne büyüdü. Nüfusu da arttı sorunları da. Artık başlarını sokacakları bir ev olsa da, BM’nin verdiği yardımlarla yaşamlarını idame ettirmeleri mümkün değildi. Bir keresinde kamptan biri, “ölmeyecek kadar yaşatmak” demişti bu duruma.
Diğer kamp yerlerinde değil çalışmak, hastaneye gitmek için dahi mültecilerin kamptan çıkışına kolay kolay izin verilmiyordu. Çalışmak için kamptan çıkışlarına ilk defa burada izin verildi. Bir kısmı pamuk tarlalarında çalışmaya başladı. Günlüğü, 1500 dinara, yani bir paket sigara parasına.
Mexmûrlular bir yandan geçimlerini sağlamaya çalışırken, diğer yandan örgütlenme çalışmalarını yürütüyorlardı. BM’nin verdiği mülteci kartlarını taşısalar da, onlar alelade mülteciler değildiler. Geldikleri ana topraklarında da, sürgün oldukları 20 yıl boyunca da örgütlülüklerinden hiç taviz vermediler.
Okulları arazi, karatahtaları karton…
Okul dediysek, bildiğimiz okullardan değil. Güneşin altında, bir yamacın eteğinde oturmuş çocuklar, karşılarında karton ya da siyaha boyanmış tahtanın üzerinden ders veren Kürt gençleri… Öğretmenler kendileriyle birlikte sürgün gelen Türkiye’de liseye kadar okumuş gençlerden oluşuyordu. Şimdi o günleri yaşamış olanların sözlerine kulak verelim.
“Zaxo’da normal bir tahta satın aldık. O gece Hawar bizim için boyadı. Sabah alıp geldik. Her öğrenci için bir defter satın aldık. Ama işte her bir ders için ayrı bir defter değil. Bütün derslerini aynı deftere yazacaklardı. Zaten yerde oturacaklardı. Dedik, burası okul, siz de öğrencisiniz…
…Hiç unutmam, öğretmenler -o zaman okullar yoktu- öğrencilerini alıp bir güneşin veya bir yamaca götürüp, ders verirlerdi. Kendilerine kartonlardan küçük bir tahta yapmış, onun üzerinden ders veriyorlardı. Belki verilenler azdı; ama bu bir tarihi, bir geleceği ifade ediyordu. Bir inancı ifade ediyordu.
…1994’te Türkiye’den çıktım. Liseyi bitirmiş üniversite sınavlarına girmiştim. Sonuçları beklemeden çıktık geldik. Eğitime ilk olarak Haftanin’de (Behere ve Şeraniş kamplarının bulunduğu bölge) başladık. Yoktan var etme düşüncesiyle, liseyi bitirmiş birkaç arkadaş, mülteci çocuklara bir şeyler öğretmek için arayış içine girdik. Önce biz Kürtçe öğrendik, ardından öğrendiklerimizi çocuklara öğretmeye başladık. Celalettin Bedirhan’ın hazırladığı Latin Alfabesi ile Kurmancî eğitimlerini sürdürdük. Şu anda dünyada Latin harflerle anaokulundan lise düzeyine kadar Kurmancî eğitim verilen tek yer Mexmûr’dur.”
Anadille eğitimin ilk karnesi Etruş’tan
Okulların kurulması, daha doğrusu kurumlaşmalar Etruş Kampı döneminde gerçekleşti. İlk ve ortaokulun açıldığı Etruş Kampı’nda 23 Haziran 1996’da ilk kez Kürt çocukları anadilleriyle eğitim gördükleri okullarından karne aldı.
O günden bu yana çok şey değişti. Mexmûr’da bugün 4 ilkokul, 1 ortaokul, bir lise ile bu okullarda eğitim gördükten sonra öğretmen olan ve bu sürgün çocuklarını eğitmeye gönüllü 100’ü aşkın öğretmen var.
Kurmancî lehçesinde eğitim gören öğrencilerin diplomasının üzerinde BM’nin mührü var. Bir tek Türkiye’de geçersiz olan diplomaları alan sayısız öğrenci Güney Kürdistan’daki üniversitelerde de önemli bir başarı grafiği sergiliyor.
Halk Meclisi kuruluyor
Sadece okullar değil, toplumsal örgütlenmelerin ilk adımı da Etruş’ta atıldı.
29 Mayıs 1995’te, “Etruş Halk Meclisi” kuruldu.
Aynı yıl asayiş kurumu, diğer yıllarda da peyder pey “Şehit Aile Kurumu”, “Mexmûr Kadın Merkezi” gibi diğer kurumlar oluşturuldu.
2000’li yıllardan sonra belediye seçimleri yapılmaya başlandı.
Önceki kamplarda olduğu kadar güvenlik sorunları çatışmalı bir hal almasa da, bu kampa dönük de, baskılar hep gündemdeydi. Kürt özgürlük hareketine sempati duyduğunu hiçbir zaman gizleme gereği duymayan bu insanlara “kriminal” bakış burada da sürdü. Mülteciler, “PKK kampı”, “silahlı gerillalar barınıyor” diyerek baskı altına alınmaya çalışıldı.
Bu baskılar yüzlerce ABD askeri ve Irak ordu birliklerinin kampa baskın düzenlemesine, çocukların şaşkın bakışları altında evlerin didik didik aranmasına kadar vardı.
Türk devleti ise, Kürt sorununun çözümünün bir parçası olarak topraklarına hasret bu insanların onurlu-güvenli geri dönüşü için adım atmak yerine, kampı boşaltmayı hep gündemde tuttu.
Mültecilik tarihinde de bir ilk
Ama tüm baskılara, zorluklara, engellere rağmen onlar, kaderlerini kendi elleriyle değiştirdiler. Ve bir tarih yazdılar:
“ …Bilmiyorum, mültecilik demek gerekir mi! Çünkü biz mülteciliği kabul etmedik, şimdiye kadar da kabul etmiyoruz. Bir ‘direnişçi yaşam’, böyle tanımlansa daha iyidir. Bir tek mülteciliğe bağlansa anlamını vermiyor.
…Mültecilik denilirse belki de ilk kez bu kadar sayıda göç eden insan kendini örgütlüyor, okullarını, belediyesini, mahkemesini kuruyor, öz savunmasını yapıyor, meclislerini oluşturuyor, anadilinde okullar açıyor. Kendi öğretmelerini kendi içinden çıkarabiliyor, eğitim sistemini kendisi kurabiliyor, eğitim kitaplarını kendisi çıkarabiliyor. Bu başlı başına bir tarihtir gerçekten de.”
Mexmûrlular yine göç yollarında
Nüfusu artık 15 bini bulan Kuzey Kürdistanlı mültecilerin bu “iç sürgün” hikayesine geçtiğimiz hafta yenisi eklendi.
Sünni Arapların yönetimindeki IŞİD çetelerinin saldırısına maruz kalan Mexmûrlular, yeniden göç yollarına düştü. Kampın kadınları, yaşlıları ve çocukları Halk Meclisi’nin kararıyla tahliye edildi. Eli silah tutanlarsa 16 yıldır yaşadıkları bu toprakları savunmak için mevzilendi.
Mexmûr’u anlatmak Deniz’i anlatmaktır
Bu dosyayı IŞİD’le çatışmaların başladığı gece yani 7 Ağustos gecesi yazmaya başladım. Ancak ertesi günü Deniz’i kaybetmemizle yarım kaldı.
Ama yazmak gerekti. Yıllar yılı sırtlarında en fazla bir battaniye ile oradan oraya sürüklenen ama inançlarından bir şey yitirmeyen bu insanları, Deniz’i yazmak gerekti.
Deniz’i anlatmak Mexmûr’u anlatmaktı. Mexmûr’u anlatmak da Deniz’i…
Deniz de bir sürgün çocuğuydu. Daha 7 yaşındaydı yollara düştüklerinde.
Yıldızhan ailesi, Van’ın Hangedik (Xecîxatun) köyünden ‘sınırı’ vurarak önce İran’a geçti, bir süre sonra da Xakurkê’ye gerillaların bulundukları alana ulaştılar.
Geliyê Azadî (Özgürlük Vadisi) adı verilen vadide Yıldızhan ailesi için bir ev yapıldı. Ancak 1991 yılı Ağustos ayında 7 askerin PKK gerillaları tarafından esir alınması ardından düzenlenen ve 15 gün süren kara operasyonu sonrası kaçmak zorunda kaldılar.
Önce Diyana’ya geçtiler.
Diyana’dan sonra geçtikleri Zelê, 28 Ocak 1994’te Türk savaş uçakları tarafından bombalandığında yaşamını yitiren 26 köylünün arasında Deniz’in bir kardeşi de vardı. Delil, henüz 4-5 yaşlarındaydı.
Acılarını yüreklerine gömüp yine yollara düştüler. Aynı yıl Botan’dan kitlesel olarak göçün başlaması ve Haftanin’de kampların oluşmasıyla Yıldızhan ailesi de kendileriyle aynı kaderi paylaşan ailelerle bir araya geldi.
Naif Yıldızhan ve ailesi, Haftanin’e ulaştıklarında çocuklarından bazıları artık yanlarında değildi.
Binevş, Sarya ve Deniz
Sevmeye kıyamadıkları Delil’i kaybeden 3 kızkardeş; Binevş, Sarya ve Deniz orada kaldılar. Önce en büyükleri olan Binevş (Ayfer Yıldızhan), gerilla arkadaşlarının deyimiyle ‘Doçkacı Binevş’ hayatını kaybetti, küçük kardeşi Sarya ise, 1999 yılında Metina’da çıkan bir çatışmada.
Sarya ve boy aynası
Kendini hiç boy aynasında görmemiş bu güzel genç kızın hikayesini Halil Dağ (Uysal) ‘Eyne Bejnê’ (Boy Aynası) filminde ne de güzel anlatır.
Ve Deniz…
Deniz de dağlarda kaldı. 2 kız kardeşini kaybettikten sonra O, mücadelenin bir başka yolunu seçti; kalemi ve kamerasıyla savaşmayı…
Erken büyüyen çocuktu
Genç yaşına rağmen yaşadığı onca şeye, dağlarda tanık olduğu acı ve güzellikler de eklendi. Erken büyüyen çocuklardandı, belki de bu yüzden çocuk yanını hiç yitirmedi. O’nu tanıyanlar bilir. Hep bir çocuksu heyecan, sevimlilik, hep bir tez canlılık vardı O’nda. Ara sıra yüzüne gelip yerleşen hüznü çarçabuk kovar, ışırdı gözleri.
Dağların doruklarında, sarp kayalıkların arasından akan hırçın sularda balık gibi yüzerken, “biliyorsun Behraye Wanê için hazırlık yapıyorum. Bir gün Van Denizi’nde de yüzeceğim” derdi.
Şimdi 4. kızkardeş dağlarda
2000’li yıllardan sonra ablalarının izini sürerek dağların yolunu tutan ve Binevş’in adını alan küçük kız kardeşi Binevş’in üzerine titrerdi.
Halil Dağ, Binevş-Sarya ve Deniz için “ben o kız kardeşleri hiçbir zaman aynı kadraja sığdıramadım. O kadar dağılmışlardı ki bu coğrafyaya ve bu zamana, hep sadece birisiyle ve farklı zamanlarda karşılaştım” diye yazmıştı.
Belki de bundandı, Binevş’le ne zaman karşılaşsalar mutlaka o anları fotoğraflardı. Bu yazının içinde yer verdiğim fotoğraflar da onların en son görüştüğü tarihe, Haziran ayına ait fotoğraflar.
Mexmûrlular, onlardan biri olan Deniz ve kızkardeşleri bu tarihin mütevazı kahramanları.
Kürt halkı bu yiğit kızını unutmayacak… BİTTİ
NİLAY EGELİ/ANF/HABER MERKEZİ