Ermeni Soykırımı inkarcılığı, 1965’ten bugüne muhtemelen en derin yarayı 2 Haziran’da Almanya Federal Parlamentosu’nda (Bundestag) neredeyse oybirliğiyle onaylanan “1915-1916 Yıllarında Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilere ve Diğer Hristiyan Azınlıklara Uygulanan Soykırımın Hatırlanması ve Anılması” başlıklı tasarıyla aldı.

Ermeni Soykırımı, aralarında Fransa, Hollanda ve Kanada’nın da bulunduğu 28 ülke tarafından zaten resmen tanınıyor. Almanya’daki tasarıya kadar gözlerin hep üzerinde olduğu Amerika’da ise, seçim kampanyasında söz vermesine rağmen Obama da “her yıl 24 Nisan’da Ermeni trajedisini tarif etmek için neredeyse soykırımın sözlük tanımını yapıp Ortadoğu’daki kırılgan müttefikini kızdırmamak için sihirli kelimeyi kullanmayan başkanlar kervanından” ayrılmamıştı. Bu sene de Washington’dan farklı bir ses çıkmaması nedeniyle bir oh çekilmişken en ağır darbe, en umulmadık bir zamanda Berlin’den geldi ve Türkiye cephesinde burada incelemeye bile gerek olmayan bilindik hezeyan dolu tepkiler sel oldu; ancak bu sefer bir farkla: Oldukça şaşkın ve ne diyeceğini bilemez halde. 

Peki bu tasarı neden bu kadar önemli ve neden Ankara’nın eli-ayağının birbirine dolanmasına yol açtı?


Tek başına reel politik açıklayamaz

Tarihsel haksızlıklar ve katliamlara ilişkin uluslararası girişimler, çoğu zaman ya “yenilmişlere” dayatılmış ya da diplomatik çekişmenin malzemesi olagelmiştir. Bir başka deyişle, uluslararası tanınma, istisnalar olsa da insanlığın ortak vicdanının gereği olmaktan daha çok reel politiğin aracı olarak kullanım değeri bulmuştur. Ancak bu örnekte Almanya, AKP Türkiyesi’nin halihazırda Avrupa’da ve Batı dünyasında kendisine en yakın bulduğu ülkelerden biri. Hem Türkiye-AB arasındaki göçmen pazarlığında hem Suriye krizinde ve hem de yeniden başlayan Kürt savaşı konusunda Şansölye Merkel, Almanya içerisinde artan tepkilere rağmen, savunulması her geçen gün daha da zorlaşan Ankara’yı memnun etmeye azami gayret gösteren bir siyaset izliyor. Kısacası ne bu tasarı Türkiye tarafının hemencecik “Zaten bunlar bizim düşmanımız, bu yüzden tarihimize saldırıyorlar”  diyebileceği bir devletten geliyor, ne de Almanya’nın tavrı sırf araçsal bir diplomatik hamleye indirgenebilir. Ayrıca tasarı metninin çok ince düşünüldüğü belli olan dili ve zamanlaması da bunu gösteriyor. 


Sürdürülemez sessizlik

CDU/CSU, SPD ve Yeşiller temsilcilerinin hazırladığı önergenin Bundestag’ta grubu bulunan partilerin tamamının desteğini aldığının da altını çizmek gerekiyor. Hristiyan Birlik Grubu’nun itirazı sonucu tasarının altına imza atamayan Die Linke’nin (Sol Parti) ise daha sert ifadeler barındıran bir önerge sunduğunu ekleyelim. 

Aslında bu tür bir köklü tavır değişikliğinin işaret fişeği, Cumhurbaşkanı Joachim Gauck’un katıldığı Ermeni Soykırımı’nın 100. yılı anma töreninde, Berlin Katedrali’nde atıldı. Gauck sadece üzerine basarak “soykırım” demedi, aynı zamanda Almanya’nın sorumluluğuna da dikkat çekti. İşte bu konuşma, yıllardır Ermeni Soykırımı konusunda disiplinli bir sessizliğin sürdüğü ülkede iklim değişikliğine yol açtı. Eş zamanlı olarak Bundestag’a gelen tasarı ise Türkiye’nin diplomatik baskıları dolayısıyla bir yıl ertelendi; ancak özellikle mülteci anlaşması dolayısıyla Almanya’nın Türkiye’yi kaybetmeyi en göze alamayacağı bir anda, oylamaya katılan parlamenterlerin neredeyse tamamının oyuyla kabul edildi. Buraya kadar sıraladıklarımı özetlersem, soykırım tasarısı sırf bir diplomatik manevraya indirgenemez ve Almanya cephesinden “inkarcı sessizliğin” artık sürdürülemez olduğunun itirafı ve beyanıdır.


Almanya’nın ‘yüzleşmesi’

Soykırımların son 100 yıllık tarihine belirgin damga vurduğu bir ülkedir Almanya. Bu tarihe 1904’te General Trotha’nın Namibya’da Hererolara ve Namalara karşı başlattığı imha harekatı, 1915 felaketine müdahillik ve soykırımın hukuki bir kavram olarak kabulünü sağlayan arketipik soykırım Holokost’un planlayıcılığı ve uygulayıcılığı sığdı! Ancak bununla birlikte soykırımla yüzleşme, hesap verme ve tazminat konusunda da Almanya, neredeyse bir laboratuvar ülkedir. Savaş ardından muzafferlerin dayattığı Nürnberg’de başlayan Nazi yargılamaları (Batı) Almanya’da yeni açılan davalarla yakın zamana kadar devam etti. Almanya’da Nazilere ait her tür siyasi faaliyet, sembol ve organizasyon en azından legal olarak yasaktır. 1952 yılında Holokost’un Yahudi mağdurlarına ve İsrail devletine tazminat ödemeyi kabul eden Batı Almanya, birleşmeden bu yana da yeni tazminat dosyaları açmıştır; 1999 itibariyle Yahudi olmayan mağdurlara da hükümet ve kimi Alman firmalarınca tazminat ödenmeye başlanmıştır. Alman hükümetlerinin ödediği tazminatın bugünkü karşılığı 100 milyar dolara yakındır. Maddi tazminatın ötesinde ve “yüzleşme” tartışmaları için belki bundan daha belirleyici olarak Federal Almanya’da ulusal kimliğinin yeniden inşasında -özellikle de 1965 sonrası- Holokost’tan duyulan utanç, merkezi bir unsur olmuştur.  9. sınıf öğrencileri Holokost bilgisiyle tanıştıran Alman müfredatı, 9-10. sınıfta oldukça detaylı bir eğitim sunuyor. Devlet, lise öğrencilerinin Auschwitz, Dachau gibi katliamların anıt-sitelerini ziyaretlerini özendiriyor. Ülkede Nazi rejimi kurbanları için çok sayıda müze kurulmuş ve anıt dikilmiş durumda. Özellikle Yahudi mağdurların yaşadığı yerlere kurbanların hayatlarını ve trajediyi hatırlatıcı ibareler konulmuş durumda. Halihazırda Almanya, Holokost ve soykırım araştırmalarının en çok fonlandığı, destek aldığı ülkelerden biri. 

Savaş sonrasındaki bu resmi tanıma ve suç kabulüne rağmen popüler kültür alanında ise Holokost, bir tabu olarak kaldı; ta ki 1979’da “Holokost” dizisinin Alman televizyonunda yayınlanmasına kadar... Bu, Almanya için bir dönüm noktası olacaktır. Bugün Alman medyasında Nazi döneminde insanlığa karşı işlenen suçlar konusunda duyarlılık büyütmeye yönelik yayınlara sıkça rastlarsınız. 

Herero kabilesinin imhası konusunda ise başka bir süreç var. Evet, Almanya halen resmi olarak katliamı soykırım olarak tanımasa da, 1980’lerin ortasına kadar süren sessizlik revizyonist tarihçilerin müdahalesiyle dağılmaya başladı. 1998 yılında dönemin Alman Cumhurbaşkanı Herzog, ilk kez katliamlar için pişmanlığını ifade etti. İlk resmi özür ise soykırımın başlamasının 100. yıldönümüne denk düşen 2004’te geldi. Katliamın mimarı General Trotha’nın torunları ise 2007 yılında ziyaret ettikleri Herero mağdurların torunlarının önünde dedelerinin işlediği suçlardan utanç duyduklarını ilan etti. Ayrıca ekleyelim ki, Die Linke’nin alternatif önergesinde Herero Katliamı’nın da soykırım olarak tanınması talebi yer alıyordu.


‘Tu quoque’ kurtarır mı?

Almanya’nın toplukırım, soykırım ile ilişkisini uzunca anlatmamın nedeni, Türkiye’nin tasarı karşısında ne yapacağını bilemez olmasının bir diğer önemli nedenine işaret etmesi... Bir tek Türkiye ve Ermeni Soykırımı örneğinde değil, birçok başka durumda da insanlığa karşı işledikleri suçlar önlerine konulan muhataplar sıkça tu quoque argümanına sığınırlar; yani “tencere dibin kara, seninki benden kara” deyiminin tarif ettiği, iddiayı öne sürenin kendi elinin temiz olmadığı, bu suçlamayı yapamayacağı argümanı...    

Meseleyi takip eden okuyucular hatırlayacaktır: Ermeni Soykırımı’nı tanıyan önergelerin ortaya konulduğu Fransa’ya karşı Cezayir katliamları, ABD’ye karşı Amerikan yerlileri, Vietnam ve Irak trajedileri konularak Ermeni Soykırımı konusunda bir iddiada bulunamayacakları karşı tezi sunulmuştu. Ne var ki tu quoque argümanını Almanya’ya karşı kullanmak, Türkiye inkarcılığı açısından ancak bindiği dalı kesmek olacaktır. Zaten tasarının onaylanmasına karşı Ankara cephesi, ancak gülünç ve cehalet numunesi açıklamalar yapmıştır. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise Alman hükümetine ancak ne manaya geldiği belirsiz “Holokost’u yeniden tanımlaması“ ve “Namibya’yı gözden geçirmesi” tavsiyesinde bulunmuştur. 

Kısacası, soykırım gibi bir felaketin ardından adalet hiçbir koşulda sağlanamaz, hiçbir yara sarma iddiası ideal olamaz. Ancak Ermeni Soykırımı’nı Almanya gibi tarihinde benzer katliamlar gerçekleştirmiş ama en azından Holokost örneğinde birçok sorunlarına, eksiklerine rağmen suçu kabul etme, telafi etme, cezalandırma yolundan geçmiş bir ülkeye “Ama sizin de tarihinizde...” derseniz, onlardan “Evet, zaten öyle, işte tam da bu yüzden siz de bizim tarihimizle hesaplaşmak için yaptıklarımızı bir gözden geçirin” cevabını alırsınız.


İki ayırıcı özellik

Tasarının belki de en kritik ve şu ana kadarki diğer örneklerle karşılaştırılırsa emsalsiz iki özelliği var: 

* Birincisi, Federal Parlamentosu’nun aldığı karar sadece bir yabancı ülkeye, onun hükümetine ve tarihine ait bir suçu tarif etmiyor, bu suçta o zamanki Jön Türk hükümetinin müttefiki Alman İmparatorluğu’nun sorumluluğunu ve/ya suç ortaklığını da kabul ediyor, bundan duyulan utancı ifade ediyor. Bu durum aklıma 90lı yıllardan bir anekdotu getiriyor: Türkiyeli yetkililerin bildik “Bizde Kürt sorunu yok, terör sorunu var” klişesinden yılan Alman Dışişleri Bakanı, eğer hafızam beni yanıltmıyorsa Klaus Kinkel’di, ülkesinde o dönem oldukça aktif olan Kürt hareketlerine gönderme yaparak, “Sizin bir Kürt sorununuz olmayabilir ama bizim var!” deyivermişti. Bugün aslında bu durumun bir tekrarıyla karşı karşıyayız. Bundestag, hükümetin halen bölgede en azından taktiksel ortağı gördüğü Türkiye’ye, “Siz başka türlü inanabilirsiniz ama Osmanlı ülkesinde bir Hristiyan soykırımı gerçekleşti ve biz bu suçtaki sorumluluğumuzdan utanç duyuyoruz” diyor. Bu durum, Ankara’yı müdafaası çok zor bir köşeye sıkıştırıyor ve Türkiye hükümetlerinin ısrarlı inkarcılığının uluslararası platformda artık diplomatik şantajlarla bile sürdürülmesinin ne denli zor olacağını gösteriyor. Çünkü Bundestag’daki oylamayla beraber Türkiye, Ermeni Soykırımı konusundaki en önde gelen “suç ortağını” yitirmiş oluyor. 

(Bu noktada “sorumluluk” kavramı üzerine bir parantez açmak istiyorum. Maalesef inkarcılığın Ermeni Soykırımı araştırmaları üzerine çok menfi bir etkisi, meseleyi “faillik” etrafında kilitlemiş olmasıdır. Bir başka deyişle “Katil kim?” ve “Neden öldürdü?” basitliğinde sorulara boğulan tartışmalar, çok daha katmanlı olan sorumlular ve sorumluluklar dünyasına uzanamadı pek. İşte bu tasarı, soykırımda sorumluluğun pandora kutusunu da açıyor. Felakette Rusya’nın, Fransa’nın, İngiltere’nin ve kimi Ermeni çevrelerinin sorumlulukları da artık tartışılabilir olmalıdır, oluyor.)


Êzîdîler de soykırım mağduru

* İkinci ayırt edici boyutu ise, felaketin Ermeni olmayan, Süryani, Keldani gibi Hristiyan mağdurlarını da anması.  Cumhurbaşkanı, 24 Nisan 2015’teki tarihi konuşmasında Pontus Rumlarını da eklemişti ancak tasarı metni zamansal olarak daha ileri bir tarihte sürgün ve kırıma uğrayan Pontusluları içermiyor. Evet, 1915’te başlayan soykırımın kurbanları bir tek Ermeniler değildi ancak bir tek Hristiyanlar da değildi. Bireysel hikayeleri bir kenara bıraksak bile en azından binlerce Van (Hakkari mutasarrıflığı da dahil) Êzîdîsi, soykırımın mağdurları arasında yer aldı. Bu denli ince düşünülmüş bir metinde bunun sadece gözden kaçmış olduğunu düşünmek zor. 


Ya bugünkü katliamlar?

Ayrıca eklemek gerekiyor ki, biz 100 yıl önce başlayan bir soykırımı tanımanın, onunla hesaplaşmanın önemini konuşurken aslında gözlerimizin önünde yeni bir soykırım yaşanıyor: Êzîdî Soykırımı. Tasarı metninde adı anılan grupların tamamı da -yani Ermeniler, Süryaniler, Keldaniler- geçtiğimiz 3 yıl içinde Suriye’de, Irak’ta bir kez daha fanatiklerin imhacı terörünün hedefi oldular. Peki 100 yıl önceki tavrından utanç duyduğunu ilan eden Almanya’nın bu sefer tutumu yüz ağartıcı türden miydi? Hayır! 

Peki bugün Türkiye’de Kürt şehirleri ardı ardına kentkırımından geçirilirken, Cizre’de, Sur’da yüzlerce Kürt lav ve benzeri silahlarla “ibret” için vahşice katledilirken Almanya herhangi bir girişimde mi bulundu? Hayır! 

Maalesef Federal Almanya hükümeti, bunca deneyimden, “hesaplaşmadan” sonra yine reel politiği kendine kılavuz yaparak bu felaketleri yok saydı, arkasını döndü; saldırıların kaynağı olan eksenin müttefiki olarak kalmayı tercih etti. Maatteessüf, “Bir daha asla” sloganı Holokost’tan beri büyük devletler diplomasisinde kendini savunma araçlarından yoksun halkların, grupların mezar taşlarına yazılan bir beyit olarak kalmaya devam ediyor.


İkircikli ‘politika’

Kısacası Bundestag’ın soykırımı tanıması, sadece araçsal, diplomatik bir hamleye indirgenemez ancak tamamen “insaniyet namına” bir müdahale olarak da görülmemeli. Zaten tasarı görüşmelerinde özellikle Meclis Başkanı Lammert, hem bu sefer hem 24 Nisan 2015’te Türkiye Cumhuriyeti’nin ve de mevcut hükümetin soykırımdan sorumlu tutulamayacağını ısrarla ve defaten vurguladı. Soykırımlar konusunda bu denli fikir üreten bir ülkenin meclis başkanının, soykırımın bir olay değil bir süreç olduğunu ve inkarın da bu sürecin faillik, sorumluluk ve hatta suçluluk sebebi bir evresi olduğunu kavramaması mümkün değil. Ayrıca Şansölye Merkel, Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier ve SPD Başkanı Sigmar Gabriel’in oylamaya katılmamasının Türkiye ile ilişkilerde fonksiyonel ve belirleyici olanların ellerinin bu işe bulaşmaması kaygısından başka ne gerekçesi olabilir? Almanya bir yandan inkarcılığın suç ortaklığını daha fazla taşıyamayacağını beyan ederken, öte yandan da halihazırda işlenen insanlığa karşı suçların ve belki de daha beterlerinin potansiyel faili bir müttefikle ilişkilerini iyi tutma azminde. Büyük devlet siyasetinin alışıldık paradokslarından birine daha şahit oluyoruz.


Kliklerin inkar ittifakı!

Peki bütün bu gelişmeler ışığında Türkiye cephesi nereye gidiyor? İlk başta inkarcılığa ilişkin birkaç noktaya değinmek gerekebilir. İnkar, geçmişe ait bir tutum değildir; bugüne ait bir eylemdir. İnkar, soykırımı, imhayı meşru siyasal araç olarak görmeye devam etme beyanıdır; benzer suçları işleyebilir olma etik, ideolojik, psikolojik donanımına sahip kalma durumudur. Dolayısıyla inkar, potansiyel olarak ölümcüldür ve hafife alınmamalıdır. CHP ve MHP’nin tasarı etrafında izlediği siyaset kayda değerdir. Ülke içerisinde meşruiyeti tartışılır hale getirilen, genel başkanı dahi şiddet tehdidinde olan CHP, AKP’nin itibar kaybını telafi için kendisi inkarcı lobi faaliyetine soyunmuştur. MHP lideri ise söylenip de söylenmeyen baklayı ağzından çıkarıp inkarcılığın som niyetini ikrar etmekten çekinmemiş, “1915’teki tehcir kararı kesinlikle doğrudur, bugün olsa yine yapılmalıdır” deyivermiştir. Bu tür en parçalı ülke siyaseti halinde bile kolayca kurulabilen milli birlik, soykırım ve devletlik arasındaki nedenselliği çırılçıplak sergiliyor. 


Soykırımdan kentkırıma

Bu bağlamda bilhassa Cizre Katliamı sonrası bir noktada inkarda ısrar özellikle kaygı kaynağı bir tutumdur. Cumhuriyet tarihinin Dersim sonrası bu en vahim katliamında, şehir bir kentkırımına (urbicide) uğratılmıştır. Katliamlarla ilgili tanıklıklar ise sıradan öldürmenin çok ötesine geçildiğine işaret ediyor: Yaralıların hastanelere taşınmasına izin verilmemesi, sivilleri “teslim almaya” bile isteksizlik ve en nihayetinde bodrumlara sığınanların toplu imha silahlarıyla yakılarak öldürülmesi, Kürdistan’daki gerilimin potansiyel olarak nerelere varabileceği konusunda alarm zilleri çalıyor. Buna ölü bedenlerin uğratıldığı çokça tartışılmış muameleleri de eklemek gerekiyor: Kurbanlarını insandışılaştıran, grafitilerle, kliplerle, kinayeyle toplu ölümleri kutlayan bir güç pornografisi izliyoruz. Belki bu tümden yeni değil; ancak yeni ve oldukça kaygı verici olan bu halin popülerliği, göz önünde olup istisnalar dışında kamusal alanda savunulabiliyor olmasıdır. Aşırı-şiddetin (sırf öldürme amacını aşıp törenselleşen, ayinleşen şiddet) ve kurbanın canavarlaştırılmasının sıradanlaşmasına şahit oluyoruz. O denli ki, artık o bedenlerin insan olmasından kaynaklanan en tartışılmaz hak, yani vücut bütünlüğünde gömülme hakkı da yok sayılabiliyor. Örnek olarak katliam ardından kurban yakınlarının günlerce ırmaklara boşaltılan molozlar arasında insan parçaları topladıklarını hatırlamak yeterli.


Büyük felaketlere doğru

Rejimin Cizre Katliamı’yla felaketçi potansiyelinde eşik atladığı bir ülkede inkarcılığa karşı mücadele basit, sıradan bir adalet talebi değildir; yakın ve doğrudan tehdit altındaki Kürtler, Kızılbaşlar, Nusayriler, Hristiyanlar ve muhalifler açısından yaşamsal bir taleptir. Sosyal medyada pompalanan, yayılan imhacı çığırtkanlığı bir yana bıraksak bile, en yüksek ağızlardan telaffuz edilen “kıyamete dek”, “tek tek”, “hepsini”, “sonu gelene kadar” ifadeleri, bulunduğumuz bölgesel konjonktür itibariyle kulak arkası edilemeyecek kırmızı bayraklardır. Bu noktada bir kez daha anlıyoruz ki bugün devlet bloğunun Ermeni Soykırımı ve Kürt sorunu konusundaki söylem ve tutumu arasında yüksek, pozitif bir korelasyon vardır. Bundestag’taki oylama sonrası Ankara’nın tepkileri ve genel olarak iktidar çevresinin hem Türkiye Kürdistanı‘nda ve hem de Rojava’da Kürt taleplerine karşı tavrı, yakın zamanda bu iki konuda da iyi yönde bir tutum değişikliğine evrilme ihtimalinin ne denli az olduğunu gösteriyor. Tam tersine, en azından kısa vadede, görünen o ki mevcut iktidar güvensizleştikçe daha özcü, hırçın ve köktenci bir siyaset çizgisine yöneliyor.  


Mezara ağlamak yetmez

Yaşadığımız topraklar, soykırımlar, pogromlar, katliamlar beşiğidir. Öyle ki, hem devletlik hem milletlik hem mülkiyet ilişkileri hem de siyasal meşruiyet en azından son 120 yıldır bu tür imhacı şiddet vasıtasıyla şekillenmiştir. Ve bugün akla gelmez yeni felaketlerin işareti bir şiddet kasırgası, kapımızı çalıyor. Tam bu noktada Almanya Federal Parlamentosu’nun Ermeni Soykırımı‘nı tanıyan tasarısı, bir yandan insanlığa karşı bu tür suçların, suç ortaklıklarının ilelebet örtülemeyeceğini bir kez daha gösteriyor; ancak öte yandan, Alman hükümetinin halihazırda yaşanan felaketlere ilişkin ikircikli reel-politiğinin ve daha genel olarak da trajediler tarihimizde diplomasinin oynadığı rolün işaret ettiği bir nokta var: Muhtemel felaketlerin olası mağduru toplulukların yeni bir katastrofi yaşamamak için izlemesi gereken yol, hep geciken adaletiyle “insanlık ahlakını” tanımlayan büyük devletler siyasetine sığınmak veya iktidar bloğundaki parçalanma ihtimallerinden medet ummak değil, olası ve fiili saldırı altındaki mağdurlar koalisyonunu inşa edebilmek, bu koalisyonun sunduğu siyasal olanakları en etkili, akılcı biçimde kullanabilmektir. 

Ancak mezar başlarında ağlayanlar, ne ölüler ve ne de diriler dünyasına huzur verebilirler.


YEKTAN TÜRKYILMAZ