Kürtlere karşı Türkiye, hızla bir karar değişikliğine gidip rejimi kabul edebilir. Kürtler aleyhine bazı adımlar atılmasına da yol verebilirler. Rusya, Türklerle Esat rejimini barıştırabilir. Bu Kürtlerin aleyhine bir durum yaratabilir. Kürtlerin bu eksende olası gelişmeleri okuması gerekiyor.
SELAHATTİN SORO* / HABER / ANALİZ
Türk-Rus ilişkilerini tarihsel ve güncel boyutuyla ele aldığımızda, her iki tarafın birbiriyle ilişkisinin çatışma ve savaşlarla geçtiğini görürüz. Osmanlı’dan günümüze kadar her iki ülke arasında, özellikle de son iki-üç yüzyıllık süre zarfında 15’e yakın savaş meydana geldi.
İlişki, iki ayrı kutbun Karadeniz, Kafkasya ve Orta Asya’da nüfuz savaşı biçiminde gelişiyor. Şimdi ise özellikle Erdoğan ve Putin Rusyası arasındaki ilişkilerde bir altın çağının yaşandığını söyleyebiliriz.
Zira tarihte hiçbir dönemde Türk-Rus ilişkileri, ekonomik, siyasi, diplomatik ve bölgesel anlamda bu kadar iç içe geçmemiş, birbirine bu kadar bağımlı hale gelmemişti.
Yani çok ciddi bir ilişki söz konusu. Tabii 90’lı yıllarda Sovyetler’in dağılması sonrasında Türkiye’nin hem Orta Asya’da hem de Kafkasya’da nüfuz elde etme arayışı ve mücadelesi söz konusuydu. AKP ve Türk derin devletinin siyasetini çözümlediğimizde Turanizm ve milliyetçilik, bu ideolojinin temellerini oluşturuyor. Çin Seddi’nden Adriyatik Denizi’ne kadar bir Türk dünyasına hükmetme, Türkiye’nin temel stratejisini oluşturuyor.
Çatışma ve ilişki iç içe yürüyor
AKP siyasetiyle de biraz buna Neo Osmanlı İslam sosuyla Ortadoğu ve Afrika’yı eklemleyerek ciddi bir çıkış yapmak istediler. Eğer stratejik anlamda tarifini yapacaksak, Türk devlet stratejisinde Türkçülük ve İslamcılık yani Türk-İslam veya İslam-Türkçülük esastır. Bu temelde yayılma, daha geniş nüfuz alanı elde etme ve Neo Osmanlı bir pozisyon yakalama hedefi varken, Rusya’nın buna karşı iki temel stratejik tehdidi söz konusudur.
Bir; kendi coğrafyasında ve hinterlandında gelişen Turancı eğilim ve bunun dışında ise siyasal İslam eğilimi var.
Orta Asya ve Kafkasya’da gelişen, özü itibariyle iki düşman kardeşten birinin stratejisi, diğerinin tehdit algısı olarak karşımıza çıkıyor.
Enerji konusunda yaşanan bağımlılık, Türkiye’de atom enerjisi yatırımına Rusya’nın öncülük etmesi, inşaat ve benzeri sektörlerde Türkiye’nin Rusya’da kaptığı ekonomik pazar, S-400’lerin alımı ve başka yatırım olanakları Türkiye’yi, Rusya için cazip bir pazar haline getiriyor. Fakat stratejik anlamda Karadeniz’de, Kırım’da, Kafkasya’da ve Orta Asya’da bu güçlerin kendi aralarında ciddi bir nüfuz mücadelesi yani ilişki ve çatışmaları var. Tabii bu ilişki, çatışma ve çelişki, Suriye zemininde çok güncel biçimde öne çıktı. İlişkileri bu minvalde ele alıp değerlendirmekte yarar vardır.
Sorgulanan ilişkiler
Son üç yılda özellikle de 2018 yılında Putin-Erdoğan’ın görüşme trafiği çok üst düzeydeydi. Putin, dünyanın başka bir lideriyle bu kadar görüşmezken aynı durum Erdoğan açısından da geçerli.
Bu ikilinin görüşmesi, Kürt siyaseti açısından dikkatle izlenmesi, incelenmesi ve yorumlanması gereken durumdur. Bunun temel sebebi Türkiye’nin bölge politikaları, Rusya’nın da Akdeniz-Karadeniz stratejisi temelinde iki yüzyıldır emellerine ulaşma hedefi, bunu da Türkiye üzerinden geliştirmek istemesidir.
Tabii öncelikle bunlar belirtilirken diğer bir husus da Türkiye’nin NATO üyesi olması ve NATO ile bazı konularda yaşadığı çelişki ve çatışmalı durumdur. NATO, Rusya hinterlandına ve sınırlarına Baltık ülkelerinden, Orta Asya’dan, Kafkasya sınırından adım adım yaklaşırken - en son Ukrayna örneğinde gördüğümüz gibi- Rusya da buna karşı Türkiye eksenli olarak NATO içinde bir gedik açmak istiyor. Açacağı bu gedikle de NATO’yu hem Ortadoğu’da hem Kafkasya’da zayıf kılma stratejisi izliyor. Tabii bu konuda da güçlerin karşılıklı pozisyon alması söz konusudur.
Yüzünü bir kez daha Rusya’ya çevirdi
En son Suriye’de tampon bölge oluşturma ve Kürt statüsünü ortadan kaldırma amacıyla Erdoğan’ın Batı başkentlerinde yaptığı geziler, çalışmalar, faaliyetler istediği sonucu veremeyince yüzünü Rusya’ya çevirdi. Rusya’dan bunun iznini ve onayını almak istedi. Bu temelde bir görüşme gerçekleştirildi. Tabii bu görüşme, mevcut Rusya basınında öyle çok derinlikli ele alınmadı hatta Türk basını ciddi anlamda hicvedildi. Basının manşetlerinin çok yalan, yanlış atıldığını Türk basınının bu konuda bir manipülasyon yarattığını, tam tersine Rusya’nın Türkiye’den çok ciddi taleplerde bulunduğu ve Suriye’yi terk etmesinin istendiği söyleniyor. Hatta Erdoğan için şöyle bir değerlendirme yapılmıştı: “Tehlikeli bir siyasetçi. Elini veren, kolunu zor alır.”
Bir nevi Rus basını Putin’i uyarıyordu. Hatta şöyle bir değerlendirmeyi de görmek mümkün: “Türk-Rus ilişkileri diye değil, Putin-Erdoğan ilişkileri.”
Tabii bu bir ironi. Böylesi bir ironi sonucu değiştirmiyor. Türk-Rus ilişkileri bölgede ciddi mesafe kaydediyor. Bununla birlikte 2018’deki Efrîn’in işgali önemli bir örnek olarak önümüzde duruyor. Kürtler açısından ağır faturası olan bu gerçeklik 2018’de karşımıza çıktı. Bu açıdan Erdoğan-Putin görüşmesi ve her iki ülkenin ortaklaşmasının Kürtler için hayırlı bir durum olmadığını da söylemek gerekir.
Adana Anlaşması’na atıf
Bu görüşmenin en önemli ve kamuoyunda da halen tartışılan yanı, Adana Anlaşması’ndan bahsedilmiş olmasıdır. Putin, basın toplantısında Türkiye ve Suriye arasındaki sorunu giderebilecek Adana Mutabakatı’ndan bahsetti. Bu 1998’de yapılan bir anlaşmaydı.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkarılması ve PKK’nin Suriye’deki faaliyetlerinin sonlandırılması temelinde geliştirilmiş bir anlaşmaydı. Putin’in bunu dillendirmesini iki boyutlu olarak ele almak gerekir. Birinci boyutu, Türk devletini Esat rejimine mecbur kılmak ve rejimin kabulünü, Türk yetkililere itiraf ettirmeydi.
Tabii bu Türkiye açısından oldukça zor bir durum. Zira Esat’ı, ‘Esed’ yapmıştı. Erdoğan ve Türk hükümeti mutlaka iktidardan gitmesi gereken eli kanlı bir diktatör olarak yorumlanmıştı. Adana Anlaşması’yla artık bu, tükürdüğünü yalanmak anlamına geliyordu. Yani artık Türkler söylediklerini yutacak ve tekrar Esat’ı kabul edeceklerdi veya ayağına gideceklerdi. Böyle bir meşruiyetle sorunun ele alınması gerekiyor. Tabii Erdoğan bunu kendi kamuoyunda dillendirdi.
Şimdi de seçim mitinglerinde “Adana Anlaşması ile bir gece ansızın girebiliriz” biçiminde bir propaganda malzemesi hazırladı. Fakat bu iş, bu anlaşmanın içeriğinde var mı? Anlaşma maddeleri Türkiye’nin bu isteğine el veriyor mu? diye incelendiğinde böyle bir durum söz konusu değil. Tabii Adana Anlaşması 1998’de imzalandığında orada baskın güç Türkiye’ydi. Uluslararası güçler İngiltere, Almanya, Fransa ve Amerika, yine Arap coğrafyasından Hüsnü Mübarek’ten tutalım bir çok lider - İran da dahil- Türkiye’yi destekliyordu.
Hafız Esat’a baskı yapılıyor, Öcalan’ın çıkarılması isteniyordu. Yani orada savunma pozisyonunda olan Suriye’ydi. Mevcut durumda Adana Anlaşması Türkiye için ciddi bir tehlike yani Türkiye için negatif bir durum. Türkiye bu anlaşmayla istediklerini alabilir mi önümüzdeki süreçte bakıp göreceğiz. Tam tersi El-Nusra’nın, ÖSO’nun, Ahrar-Şam’ın ve bir çok terörist grubun Türkiye’den Suriye’ye girmesi söz konusu. Hatta artık Suriye şunu diyebilir: “Adana’ya, Mersin’e, Urfa’ya, Antep’e, Hatay’a ve Kilis’e girmek istiyoruz zira ülkemizde terör estiren gruplar buralarda üstlenmişler.”
Kürtler için baskı unsuru
Böylesi tersi durumlar da var. Diğer bir sorun ise Kürtler için bir baskı unsurudur. Rejimle Türkler anlaşabilirler. Zaten Türkler Güney Kürdistan’da bir oldu bittiye ses çıkaramadı. Hatta ona ebelik de ettiler. Güney’de yaşanan durumun bir benzerinin Suriye’de yaşanmaması için Türkiye elinden ne geliyorsa yapacak ve müdahale edecek.Yani bu yönde de bir tersi durum çıkar.
Kürtlere karşı Türkiye, hızla bir karar değişikliğine gidip rejimi kabul edebilir ve Kürt siyasetini ve Kürt statüsünü tasfiye edilmesi konusunda oradaki Kürtler aleyhine bazı adımlar atılmasına da yol verebilirler. Kürtlerin bu eksende olası gelişmeleri okuması gerekiyor. Rusya, Türklerle Esat rejimini barıştırabilir. Bu Kürtlerin aleyhine bir durum yaratabilir.
İdlib konusu
Türkiye ve Rusya arasındaki ilişkilerde bir diğer husus ise İdlib konusudur. İdlib’te ciddi bir terör kümelenmesi var.
DAİŞ tehdidi Suriye’den bertaraf edildiğinde parçalanmış ve rejimin denetimi dışındaki tek bölge İdlib, Efrîn, Ezaz, Cerablus ve Bab’ı kapsayan bir hat kalıyor. Bu bölgede El Nusra ve benzeri gruplar, alternatif şeriat ve terör devletini oluşturmuş bulunuyor.
Bu hem Rusya hem de Suriye için stratejik bir tehdittir. Aynı şekilde İran ve Kürtler için de stratejik bir tehdit durumudur.
Bu tehdidin ortadan kaldırılması için Türkiye’nin adım atması gerekiyordu. Astana süreci, Soçi ve İstanbul toplantılarında bu, karar altına alındı. Fakat Türkiye bu işi zamana yayarak, buradaki güçler ve Guta ve Sweyda’ya verdiği tavizle, Efrîn’i Ruslardan alma politikasını şimdi İdlib’de de sürdürmek istiyor. Bu “İdlib’i verip, Minbic’i almaktır.”
Fakat bu 2018’deki gibi olamayacağı için Türkiye’nin, önünde var olan görevleri hızlı bir şekilde yerine getirmesi gerekiyor.
Eğer üzerine düşüne görevleri yerine getiremezse, İdlib’de Türkiye’nin himayesindeki gruplara ve Türkiye’nin işgal ettiği diğer bölgelerin bir an önce özgürleştirilmesi operasyonu başlayabilir.
Burada Kürtler için ciddi bir yeni dönem ve yeni denge pozisyonu ortaya çıkacak. Kürtlerinde bunu çok iyi okuması ve ona göre pozisyon alması adım atması gerekiyor.
ABD-Rusya anlaşması var mı?
Rusya ve Amerika arasında hem bölgesel, hem küresel, hem de Suriye zemininde çok ciddi bir anlaşmanın olduğunu görmek gerekir. Suriye’nin Fırat Nehri doğusu, Amerika’ya hem karadan hem havadan anlaşmayla verilmiş. Fırat Nehri’nin batı tarafı ise Rusya ve rejime bırakılmış durumda.
Her iki güç burada kendi çıkarları temelinde yeniden bir yapılanmaya gidecek. Aslında buna yeni bir Sykes-Picot diyebiliriz.
İngilizlerin dışında Amerikan’ın dahil olmasıyla Amerika, Fransa Rusya, Suriye zemininde yüz yıl sonra yeniden bir paylaşıma gidiliyor. Bu paylaşım Kürtler açısından hem ciddi fırsatlar, hem de ciddi riskler barındırıyor. Kürtlerin derli toplu, acele etmeden, paniklemeyen süreci soğukkanlı bir şekilde okuması, pozisyonunu koruyan bir biçimde hem Rusya, hem Amerika, hem Avrupa ile hem de Şii İran ve Müslüman Arap dünyasıyla çok iyi ilişkiler geliştirmesi gerekir.
Kürtlerin artık şunu kabul etmesi gerekir ki, dünyanın iki süper gücü Amerika ve Rusya Kürtlerin komşusu. Yakın dönemde de Suudi Arabistan Mısır bölgeye farklı bir Sünni politikasıyla inecek. Bu açıdan Kürt diplomatları, Kürt siyasetçileri ve toplumu bu gerçeklikler hakkında daha detaylı bilinçlenmesi, örgütlenmesi ve hazırlık içinde olması gerekiyor.
* KNK Dışilişkiler Komitesi Üyesi