Ölüm, insan denen canlının, karşısında büsbütün çaresiz kaldığı yegane olgudur. Ölümün bir vaka olduğu ve kendisinin bunu mutlak “yaşayacağını” bilgisi ve bilincine sahip yegane canlı, insandır. Bilimin ölüme çare arayışları yanında ontolojik bir problem olarak ölüm bütün insanlık tarihi boyunca sanat ve felsefenin temel uğraşı alanı olagelmiştir. Ölümün varlığının yaşamı anlamsızlaştırması psikoloji biliminin temel bir problemi olarak süregelirken, toplumbiliminin en verimli çalışma alanlarından biri, ölüm gerçeğine rağmen toplumun, insan ve toplum varlığını sürdürebilmesi için ürettiği yol ve yöntemlerdir.
İnsanın, ölüm karşısındaki çaresizliğiyle baş edebilmesinin en etkili yolu kendisini toplumsallık ve toplumsal dayanışma içerisindeki konumlandırışıdır. Toplumsal düzen tarafından üretilen ölümle ilgili ritüeller, ölüm gerçeğinin kabullenilişi ve ölüm gerçeğine rağmen yaşamı sürdürebilme motivasyonunun sağlanması açısından oldukça önemlidir. Bütün kültürel, dinsel, coğrafi farklılıklara rağmen bütün insan topluluklarında ölümle ilgili ritüeller birbirine çok benzerdirler. Ve bu ritüeller özü itibariyle ölen için değil arkada kalan yaşayanlar içindir. Ölünün gördüğü saygı ve ihtimam geride kalanların kendini iyi hissetmesi, ölümü kabullenilir ve saygın bir şey olarak görmesini sağlar. Modernizmin büyük oranda parçaladığı günümüz toplumsallığı ölümle ilgili ritüelleri bir formaliteye indirgediği yahut ortadan kaldırdığı oranda insanın ölüm duygusuyla baş etme motivasyonunu da o oranda ortadan kaldırmıştır.
Devlet ve iktidar odaklarının ölümle ilgili ritüelleri ile toplumsal düzenin asıl sahibi olan halkın ölüm ritüelleri birbirinden çok ayrı amaçlara hizmet eder. Devletçi düzen, toplumsal düzen üzerinde tahakkümünü inşa ettiğinden beri tüm toplumsal kutsalları olduğu gibi ölümle ilgili toplumsal ritüel ve kutsalları da iktidarın yeniden üretimi ve sürdürümü için bir araç olarak kullanmıştır. İktidarına hizmet eden ölümleri kutsar ve görkemli törenlerle yüceltirken iktidarın antitezi olarak toplumsallığı inşa etme noktasındaki ölümleri ve bunlarla ilgili ritüelleri değersizleştirmek için her türlü yöntemi dener. Toplumsal çıkarları savunmak adına verilen mücadelede hayatını kaybetmiş insanların herhangi bir dinin yahut inanışın kutsal mekanlarından bir törenle uğurlanmasına yahut bir mezarlığa gömülmesine izin vermemek üzerine yasal yahut fiili pek çok zorbalığa başvurmuşlardır.
Kürt coğrafyası Türk sömürgeciliği tarafından son yüzyıl boyunca toplu mezarlar ve mezarsız ölüler coğrafyasına çevrilmiştir. Seyit Rıza’dan Şeyh Said’e sömürgeci güçlerce öldürülen Kürt toplumsal mücadele önderlerinin mezarsız ölüm sürgünlüğüne yollanması, öldürülen binlerce Kürt gerillasının cesetlerine her türlü işkence ve aşağılama yapılarak toplu mezarlara gömülmesi, kaçırılıp öldürülen sivil yurtseverlerin bilinmeyen yerlere gömülmesi iktidar odaklarının ezilenlerin, toplumsal hafızalarına yönelttikleri sömürgeci politikaların alçakça bir uygulamasıdır.
Kürt halkının, ölüm kuyularından, uçurum diplerinden, çöplüklerden, ıssız dağ başlarından topladıkları çocuklarının bedenlerini, kemiklerini gömdükleri mezarlıkların Türk savaş uçakları tarafından vurulması Kürt toplumsal belleğine ve kutsallarına yönelmiş bir soykırım saldırısıdır. Mezarlar iktidar dışı toplumsal belleğin en eski belgeleridir, toplumsal hafıza anıtlarıdır.
Mezarlığa saldırmak ölüyü öldürmek, diriyi ölüm karşısında çaresiz bırakmaktır. Mezarlıklara sahip çıkmak yaşayanlara sahip çıkmak kadar önemlidir.