Hürriyet gazetesi, dünkü sayısında Almanya’da gelişen ırkçı akımı, "Türklere ait iş yerine çirkin saldırı" başlığıyla duyuruyor, fakat Türk ırkçılığının Trabzon'dan Erzurum'a, Kırşehir, Kayseri’den Denizli, İstanbul'a kadar, neredeyse bütün Türk şehirlerinde, Kürtlere karşı kanlı saldırılar düzenlemesinden hiç bahsetmiyordu.
Çünkü, bu hep böyleydi. "Bir Türk dünyaya bedel" ve terörün her türlüsü ona mübahtı.
Kalıbından çıkan, Dimitrov’un Faşizmi tanımlayan deyimiyle "zincirlerinden boşalan" Türk ırkçılığı öteki Türk gazetelerinde doğru dürüst haber değildi. Tümü, Suriye’de kazanılmış yeni "şanlı zaferle" doluydu.
Zafer, zoru görünce kaçmanın Türkçesiydi.
Birinci Dünya savaşında, postallarını da atıp, Suriye’den kaçmaları "zafer"di. Yüz yıl sonra, kaçışa geçen torunları, bu defa mezarlarındaki kalıntıları alıp gitmişlerdi. Bu büyük bir başarıydı. Postalları da ayaklarındaydı.
Ancak, ne olursa olsun bu, yenilginin kaçışı, askeri deyimle ricat, satrançtaki karşılığıyla "şah mat"tı. Fakat yanmış, yıkılmış dünya, mahfolmuşluk manzaralarından, palavra zaferler çıkarmaya alışıktı bunlar. Düzmece zaferlerin ustaları…
AKP rejimi, sığındığı Kürtlerden aldığı yardımla, Suriye'den mezar taşı kaçırmanın övüncüyle uçuyordu, adeta. Tıpkı atalarının palavralarla övünmesi gibi…
Britanya ordusu, 1915 yılında, 250 bin Osmanlı ölüsünü çiğneyerek Çanakkale boğazını geçip, Başkent İstanbul’u ele geçirmiş, ama İttihatçılar "zafer bizimdir" diyorlardı. Başkenti de elden gitmişlikle kazanılan zafer, hala zafer olarak kutlanıyor…
İttihatçı atalar rejiminin ordusu, Sarıkamış'ta düşman yüzü görmeden bite, salgın hastalık ve dona yenilerek kırılmıştı. İstanbul kırılmış orduyu "zaferden zafere koşuyor" gösteriyor, daha sonra olmamış 'Birinci İnönü savaşı' ise zafer olarak ilan ediliyordu.
Amerika’dan yardım almak için Kore’ye gönderilen askeri birlik, 1951 yılında Kunuri’de kırılıyor, bu da "destan" olmuş oluyordu.
1925-1939 yılları arasında, atacak taşı, yarasını kaşıyacak tırnağı da olmayan bebekleri, ihtiyarlarıyla fukara Kürt köylülerin kırımı, kazanılmış şanlı zaferdi. 1980’lerden 2000 yılına kadar, Kürdistan’ın taşı ve toprağının yangına verilmesi, savunmasızların katli de resmi ağızlarda zaferdi. Ergenekon çetesi üyeliğinden tutuklanan "koca koca" diye anılan Generaller ve astları da, sonra kapısına dayanılan kimi Fethullahçılar da, ekmekleri çalınmış Kürt bebeklerin göz yaşlarını, savunmasız yakınları katledilmiş kadınların alınlarındaki yas karasını övünç yapyor, nutukçular meydanlarda bunları "zafer kasidesi" yapıyorlardı.
Bütün bunlardan zafer çıkaranların, Kürt Gerillalarının yardımıyla ata yadigarı dedikleri kemik parçalarını kaçırmakla övünmeleri, elbette haklarıydı.
Ve üstelik, dost bilip besledikleri, besiye çekmenin karşılığı olarak, yalandan "din kardeşleri", ırkçı histerinin özünde ise yer yüzündeki ezeli ve ebedi düşmanları Kürtlere velaketen saldırttıkları IŞİD de denilen DAİŞ’le dostlukları gölgelenmiş, ihanetlerle düşmanlığa doğru evrilmişti. Bu durumda, onlardan kaçırdıkları her şey zafer nişanesiydi.
Oysa, bir zamanlar görülen rüyalar nasıl da ılıman, ne biçim doyumsuzca tatlıydı.
Osmanlı ruhunu çağırarak vurguna, soygun ve talana hazırlanan, Saddam Hüseyin'den sonraki en iddialı çağ fatih adayı yandaşlarına, Cuma namazını Suriye’nin kalbi Şam’daki Emeviye Camii'nde kılmayı vaaddediyor, bundan feyz alıp dolduruşa gelen DAİŞ çeteleri daha coşkulu şevkle Kürt kesiyor, Allah Allah naralarıyla kadınlara tecavüz ediyor, hırsızlık, soygun ve talan yapıyorlardı...
Celel Başlangıç, dünkü yazısında, o dönemki aşklarını, "IŞİD’e, Türkiye yardım ediyor, silah veriyor, geçişlerini sağlıyor, IŞİD’in attığı havan topu Türkiye'ye düşüyor, Türk askeri IŞİD’in mevzilerini değil de YPG mevzilerini bombalıyor" diye özetliyordu.
Celal Başlangıç devam ediyordu:
"IŞİD’in Kobanê’ye saldırısında, doğal olarak Türkiye "makul şüpheli"ydi. Ancak, (Kürtler) hem Kobanê direndi, hem de aynı tarihlerde Kürdistan Özerk Bölgesine yönelen IŞİD’i püskürtmek için Kandil’den "gerilla sevkıyatı" yapıldı. Sonuçta, Kobanê’de zafer kazanmış bir YPG, Şengal’de koridor açarak Ezidileri kurtarmış bir PKK çıktı ortaya. (...) Mahmur’un kurtarılması ise Mesud Barzani’nin de PKK tarafından kurtarılmasıydı."
IŞİD, bekledikleri yardım ve yataklık hizmeti aksadığı için mı bilinmez, ilişkileri bozulmuş, dostlar düşman kesilince TC, yavaş yavaş yeni yandaş arayışıyla Amerika'ya yanaşmış, bu arada, Suriye topraklarında "atama ait" dedikleri mezarlık ve ona bekçilik eden Türk askerleri havaya uçurulma tehlikesiyle yüzleşmişlerdi. TC, eski dost ve müteffikinin düşmanlığı üzerine, "ver öpim" dendi mi bilinmez, ama yandaş medyaya göre "terörist" dedikleri Kürt gerillalarına sığınmış, onların yardımıyla mezarlık ve bekçi askerler boşaltılmıştı.
Irkçı histeri, insanları ne hallere sokuyor görün, neyse ki, kaçış başarılıydı. Bu kez, pabuç geride bırakılmamış, mezarların içi de boşaltılarak, ataların onuru kurtarılmıştı.