- Edip Aksoy ve Orhan Cingöz’ü, gözaltında kaybedilişlerinin yıl dönümünde anmak, bıraktıkları mücadele mirasını doğru kavramak ve mezarları bulunamayanların hakikatini savunmaktır.
ALİ BİLEN
Kürdistan’da 1990’lı yıllarda köy yakmalar, zorunlu iskân politikaları, faili belli ama meçhul bırakılan cinayetler, sistematik işkenceler ve gözaltında kaybetmeler belirleyici oldu. Binlerce köy boşaltıldı, yüz binlerce Kürt yaşadığı topraklardan koparıldı. Bu süreç yalnızca fiziksel bir yer değiştirme değil, aynı zamanda Kürdistan’ın toplumsal dokusunu, kültürel sürekliliğini ve ortak yaşam bağlarını hedef alan bir insansızlaştırma politikası olarak tarihe geçti. Kürt halkı yalnızca yaşadığı coğrafyadan uzaklaştırılmak istenmedi; aynı zamanda kültürel değerleri, toplumsal bağları ve ortak yaşamı da yoğun baskılarla karşı karşıya bırakıldı. Yaşam alanları kadar tanıklıklar, hikâyeler ve kuşaklar boyunca taşınan değerler de susturulmak istendi.
Edip Aksoy’un yaşamı ve maruz bırakıldıkları, bu tarihsel gerçeklikten bağımsız değildir. Lice’nin Zenge köyünden olan Aksoy, yaşadığı toplumun sorunlarına duyarsız kalmayan, demokratik ve devrimci değerlere bağlı bir yaşam anlayışını temsil ediyordu. Onun yaşamında belirleyici olan şey, halkının yaşadığı gerçeklik karşısında aldığı tutumdu. Toplumsal sorumluluğu esas alan, insan onurunu savunan ve yaşadığı coğrafyanın sorunlarına sırtını dönmeyen bir duruşun sahibiydi. Yaşadığı dönemin toplumsal ve siyasal gerçeklikleriyle yüzleşen, hakikat arayışını yaşamının bir parçası hâline getiren bir karakterdi. Dönemin koşullarında böylesi bir duruş çoğu zaman baskının hedefi hâline geliyordu. Edip Aksoy da çeşitli dönemlerde gözaltına alındı, ağır işkencelere maruz bırakıldı ve ailesiyle birlikte göçe zorlandı. Bütün bu baskılara rağmen savunduğu değerlerden ve toplumsal duyarlılığından vazgeçmedi. Onun şahsında hedef alınan, temsil ettiği toplumsal bilinç, hakikat arayışı ve demokratik değerlerdi. Bu nedenle Edip Aksoy’un hikâyesi, yalnızca kişisel bir yaşam öyküsü değil, aynı zamanda bir dönemin toplumsal ve siyasal atmosferini anlamaya imkân veren önemli bir örnektir.
7 Haziran 1995'te yaşananlar, aradan geçen yıllara rağmen açıklığa kavuşturulamayan bir dosya olmanın ötesinde tarihsel bir anlam taşıyor. O gün Edip Aksoy ve Orhan Cingöz, Amed'de gözaltına alındıktan sonra ortadan kaybedildi. Tanıkların anlatımlarına göre; 'beyaz Toros’a bindirilerek götürülen iki isimden bir daha haber alınamadı. Bütün girişimlere rağmen akıbetleri bütün yönleriyle açıklığa kavuşturulamadı. Edip Aksoy ve Orhan Cingöz’ün hikâyelerini birbirine bağlayan şey, yalnızca aynı gün kaybedilmeleri değildir. Her iki isim de yaşadıkları dönemin baskı politikalarının hedefi hâline geldi, aynı karanlık mekanizmaların içerisinde ortadan kaybedildi ve aynı hakikat mücadelesinin sembolleri oldu. Onların akıbeti konuşulduğunda yalnızca iki kişiden değil, bir dönemin bütünlüklü muhasebesinden söz edilmektedir.
Yıllar sonra ortaya çıkan tanıklıklar ve çeşitli itiraflar, olayın bazı yönlerini görünür hâle getirmiş olsa da gerçeğin tamamı açığa çıkarılamadı. Açılan mezarlar, yürütülen incelemeler ve yapılan araştırmalar kesin bir sonuca ulaşılmasını sağlayamadı. Kemiklerine ulaşılamadı, mezarları bulunamadı ve geride kalan sorular bütünüyle cevaplandırılamadı. Bütün bunlar, hakikat arayışını sona erdirmedi, aksine daha geniş bir toplumsal bilincin parçası hâline geldi. Edip Aksoy ve Orhan Cingöz’ün direnen yaşam hikâyeleri, Kürdistan’da gözaltında kaybedilen, faili belli ama meçhul bırakılan cinayetlerde yaşamlarını yitiren ve hakikatleri karanlıkta bırakılmak istenen yüzlerce insanın yaşam hikâyesiyle aynı tarihsel gerçeklikte buluştu.
Beyaz Toroslar, JİTEM etrafında şekillenen tartışmalar, kayıt dışı sorgular, asit kuyularında çürütülen bedenler, menfezlere gömülen insanlar, yıllar sonra ortaya çıkarılan toplu mezarlar ve evlatlarının kemiklerini kargo kutularında teslim almak zorunda bırakılan ana ve babaların tanıklıkları, aynı dönemin farklı yüzleridir. Her biri farklı isimlere ve farklı hikâyelere sahip olsa da ortak noktaları, hakikatin üzerinin örtülmeye çalışılması ve toplumun geçmişle kurduğu bağın zayıflatılmak istenmesidir. Bu nedenle Edip Aksoy ve Orhan Cingöz’ün akıbeti konuşulduğunda yalnızca iki insandan değil, Kürdistan’ın yakın tarihinde yaşanan ağır insan hakları ihlallerinden, faili belli ama meçhul bırakılan cinayetlerden ve cezasızlık politikalarından da söz edilmektedir.
Aradan geçen on yıllara rağmen kayıplar meselesinin güncelliğini korumasının nedeni de budur, çünkü kaybedilen insanların bulunamaması yalnızca ailelerin meselesi değildir. Bu durum, toplumun geçmişle kurduğu ilişkiyi, adalet duygusunu ve ortak değerlerini doğrudan etkiliyor. Hakikatin geciktirilmesi, yalnızca geçmişi karanlıkta bırakmaz; geleceğin daha sağlıklı kurulmasını da zorlaştırır. Bu nedenle kayıpların akıbetini öğrenme mücadelesi, geçmişe ait olduğu kadar geleceğe de ait bir mücadeledir.
Cumartesi Anneleri’nin yıllardır sürdürdüğü direniş bu açıdan büyük bir tarihsel anlam taşıyor. Galatasaray Meydanı’nda yükselen hakikat ve adalet talebi, yalnızca kayıpların bulunması çağrısı değildir. Aynı zamanda unutmaya karşı gerçeği, inkâra karşı adaleti ve cezasızlığa karşı toplumsal vicdanı savunan tarihsel bir duruştur. Her hafta yeniden sorulan “Kayıplar nerede?” sorusu, toplumun geçmişiyle yüzleşme sorumluluğuna da işaret ediyor.
Edip Aksoy ve Orhan Cingöz’ün gözaltında kaybedilişlerinin yıl dönümünde onları anmak, yalnızca geçmişte yaşanmış bir olayı hatırlamak anlamına gelmiyor. Asıl mesele, onların temsil ettiği değerleri, uğruna bedel ödedikleri hakikat arayışını ve geride bıraktıkları mücadele mirasını doğru kavrayabilmektir. Onların yaşamları, baskılara, inkâra ve karanlığa karşı sürdürülen toplumsal direnişin de bir parçasıdır. Bugün onların akıbetini sormak, aynı zamanda faili belli ama meçhul bırakılan bütün cinayetlerin hesabını sormaktır. Köyleri yakılanların, yurtlarından koparılanların, gözaltında kaybedilenlerin, asit kuyularında yok edilmek istenenlerin, menfezlere gömülenlerin ve mezarları hâlâ bulunamayanların hakikatini savunmaktır.
Bu nedenle 7 Haziran yalnızca bir yıl dönümü değildir. Aynı zamanda hakikati sahiplenme, adalet talebini büyütme ve toplumsal vicdanı diri tutma çağrısıdır.