- Her katliam, kendisini izleyen sessizliğe ihtiyaç duyar. Her soykırım, bir gün yalnızca rakamlardan ibaret kalmayı ister. İnsanlığın vicdanı ise bazen tek bir insanın yüzünde saklıdır.
- Kız Kardeşlerime (To My Sisters), yalnızca DAİŞ'İ anlatmıyor, hafızanın politik anlamı üzerine de düşünmeye çağırıyor. Savaşı cepheden çıkarıp insanın içine yerleştiriyor.
MEM ARYAN
Bir insanın yüzüne ne kadar süre bakabilirsiniz? Sinema bazen bu soruyu sorar. Faek Falak’ın Kız Kardeşlerime (To My Sisters) belgeseli ise cevabı aceleye getirmez. Kamera, Sepan Ajo’nun yüzünde kalır. O konuşmadan önce de kalır, sustuktan sonra da. Bazı tanıklıklar kelimelerle başlamaz; insanın yüzünde, bakışında, duraksamasında çoktan yazılmıştır.
Modern dünya, acıyı hızla tüketmeyi öğrendi. Bir görüntü gelir, bir başkası onu siler. Bir katliamın yerini ertesi gün başka bir felaket alır. Haber akışı hafızanın düşmanıdır. Oysa bu belgesel, unutmamayı sinemanın temel ahlakı hâline getiriyor. İzleyiciden yalnızca bakmasını değil, bakmayı sürdürmesini istiyor.
Belki de filmin asıl meselesi DAİŞ değildir. Asıl mesele, insanlığın kötülük karşısındaki hafızasının ne kadar kısa olduğudur, çünkü kötülük yalnızca öldürerek varlığını sürdürmez; aynı zamanda unutturarak da yaşar. Her katliam, kendisini izleyen sessizliğe ihtiyaç duyar. Her soykırım, bir gün yalnızca rakamlardan ibaret kalmayı ister. İktidarlar bunun için arşivler oluşturur, tarihler yazar, yeni gündemler üretir. Hafıza ise bunların tersine çalışır. Bir ismi, bir bakışı, yarım kalmış bir cümleyi korur. İnsanlığın vicdanı bazen tek bir insanın yüzünde saklıdır. Falak’ın kamerası, tam da o yüzden yüzlerden vazgeçmiyor. Yüz, tarihin en dürüst arşividir. İnsan konuşmayı öğrenmeden önce acıyı yüzünde taşımayı öğrenir. Bazen bir yüz, binlerce sayfalık resmi tarihten daha fazla hakikat anlatır.
Herkese farklı yara bırakan karanlık
Kız Kardeşlerime (To My Sisters) üç kadını anlatıyor. Bir Kürt savaşçıyı, bir Êzidî Kürt kadını ve DAİŞ’ten geriye kendi hayatının enkazıyla baş başa kalmış bir Alman kadını… İlk bakışta bu üç yaşamın ortak bir hikâyede buluşması neredeyse imkânsız görünüyor fakat film, onların ideolojik kimliklerinden önce aynı çağın tanıkları olduklarını gösteriyor. Aynı karanlık, herkese farklı bir yara bırakmıştır.
Bugün savaşları çoğunlukla haritalar üzerinden okuyoruz. Hangi kent düştü, hangi örgüt ilerledi, hangi devlet kazandı… Oysa haritalar insanların nasıl yaşadığını değil, yalnızca sınırların nasıl değiştiğini gösterir. Bir annenin çocuğunu hangi sessizlikle aradığını, köle pazarında satılan bir kadının zamana nasıl tutunduğunu ya da silahını omzuna alan bir kadının hangi korkuyu geride bıraktığını hiçbir harita anlatamaz.
Savaşı cepheden insana taşıyor
Belgeselin en önemli başarısı da burada yatıyor. Savaşı cepheden çıkarıp insanın içine yerleştiriyor. Savaş, önce şehirleri değil, insanın zaman duygusunu yıkar. Dün ile bugün arasındaki bağı koparır. İnsan artık geleceği planlayamaz; yalnızca hayatta kalacağı bir sonraki günü düşünür. Travma, tam da böyle çalışır. Takvim ilerler fakat insanın içindeki saat aynı anda durur. Bu yüzden Sepan Ajo konuşurken aslında geçmişi anlatmıyor. Geçmiş, onun sesinde hâlâ şimdi olarak yaşıyor. Travmanın zamanı doğrusal değildir; insan, kurtulduğu yerden değil, kurtulamadığı andan konuşur. Belgesel bunu büyük laflarla açıklamıyor. Kameranın sabrı, bütün teorilerin yerine geçiyor.
Filmin yönetmeni yalnızca dinliyor
Film boyunca en çok dikkatimi çeken şeylerden biri de buydu: Yönetmenin kahramanlarına duyduğu güven. Onları temsil etmeye çalışmıyor. Onların yerine konuşmuyor. Onların acısını estetik bir gösteriye dönüştürmüyor. Yalnızca dinliyor. Günümüz belgesel sinemasında belki de en zor şey budur, çünkü artık görüntü üretmek kolay, tanıklık etmek ise zordur. Belki de bu nedenle Kız Kardeşlerime (To My Sisters), yalnızca DAİŞ üzerine çekilmiş bir belgesel olarak okunmamalıdır. Bu film, hafızanın politik anlamı üzerine de düşünmeye çağırıyor. Unutmak, bireysel bir zayıflık değildir; çoğu zaman siyasal bir düzenektir. Hatırlamak ise bazen direnişin en sessiz ama en kalıcı biçimidir.
Belgesel bittiğinde akılda kalan şey, savaşın görüntüleri olmuyor.
Üç kadın kalıyor.
Üç çift göz…
İnsan, salondan çıkarken kendi kendine şu soruyu sormadan edemiyor: Bir halkın hafızasını gerçekten silebilir misiniz, yoksa o hafıza, konuşmaya devam eden insanların yüzünde yaşamayı hep sürdürecek midir?