Bugünlerde hiç kuşkusuz hayatının en zor dönemini yaşayan Jean-Marie Le Pen, bundan tam 68 yıl önce, daha genç bir Hukuk öğrencisiyken, serin sonbahar akşamlarında, Paris sokaklarında “Action française” gazetesini dağıtırken politikaya ilk adımını atmıştı. Bu adımla başlayan serüveni, o zamana kadar Fransa’da pek de görünmeyen “aşırı sağ“ ideolojisinin örgütlemesine götürdü onu ve 1972 yılında Milliyetçi Cephe’yi kurdu. Kesintisiz otuzdokuz yıl boyunca bu partiyi yönetti, seçimlerde cumhurbaşkanlığı için yarıştı, 2002’de ilk turda sosyalist aday Lionel Jospin’i geride bırakıp ikinci turda Merkez Sağ adayı Jacques Chirac karşısına çıktı, fakat kazanamadı. Dört yıl önce ise Milliyetçi Cephe başkanlığını kızı olan Marine Le Pen’e bırakıp aktif politikadan çekildi ve hareketin onursal başkanı oldu.

Milliyetçi Cephe’nin direksiyonuna geçen Marine Le Pen, ilk günden beri babasından farklı bir imaj çizmeye başladı. Yavaş yavaş eski kadroyu tasfiye edip, yeni bir kadro kurdu ve medyayla ilişkilerini düzeltti. Geçtiğimiz Mayıs ayının başında, Baba Le Pen’in onursal başkanlığını askıya aldı. Bugünlerde ise, partisi için yeni bir statü hazırlıyor. Basına yansıyan haberlere göre, Marine Le Pen, 10 Temmuz’a kadar, Milliyetçi Cephe’nin 40 bin üyesini partinin bu yeni statüsünü onaylamak için oy kullanmaya çağırıyor. 

Oylamaya sunulan statüde, “onursal başkanlık” koltuğuna yer verilmiyor ve böylece Fransa’da aşırı sağın en önemli lideri olarak gösterilen Jean-Marie Le Pen’ın devri kapanmış oluyor.

Aşırı sağın Fransa’da yükselişe geçtiği bir dönemde, Marine Le Pen’in hareketin tarihi liderini partiden atması, basında geniş yer buldu. Görüşler genelde, Marine Le Pen’in Milliyetçi Cephe’yi baba Le Pen’in mirasından kurtarıp merkeze doğru çekmek ve dolayısıyla 2017 Cumhurbaşkanı seçim hesaplarını yapmak yönünde.

Milliyetçi Cepe’nin kuruluşundan günümüze kadar geçen süreye baktığımızda, Baba Le Pen’i atmakla bu kirli mirastan kurtulmak pek de kolay görünmüyor. Tarihçi ve politolog René Rémond’a göre, 1950 yıllarında Fransa’da “aşırı sağ” diye bir düşünce yoktu. Fakat sömürge savaşlarındaki yenilgileri hazmetmeyenler, General De Gaulle’un politikalarına karşı tutum alanlar, V. Cumhurriyete karşı çıkanlar, Nazi işbirlikçisi General Pétain’i destekleyenler ve Fransa’nın o günkü JİTEM’i olan yasadışı OAS örgütünde faaliyet gösterenler, bir araya gelip “aşırı sağ”ın düşüncesini oluşturdular.    

Milliyetçi Cepheyi kuran ilk kadrolar arasında Çin-Hindi ve Cezayır gibi cephelerde gönüllüce savaşmış ve birçok yasadışı olaya karışmış Roger Holeindre, Pierre Bousquet ve gazeteci François Brigneau da bulunuyordu. 

Kaybedilen sömürge topraklarına bir tepki olarak kurulan bu parti, aslında hep bu yarayla yaşadı. Baba Le Pen, politikasını Fransa’ya yerleşen eski sömürge halklarının üzerine kurdu. Onları neredeyse ülkenin bütün sorunların kaynağı olarak gösterdi. Hitler’in gaz odalarında katlettiği Yahudilere dil uzattı. İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecat’ın II. Dünya Savaşı’na atfen yaptığı konuşmayı destekledi. Hakkında mahkemeler açıldı, davaları yıllarca sürdü. 

Le Pen bir surpriz daha yaparak, 1997’de Türkiye’de Refah Partisi lideri Erbakan’la dikkat çeken bir görüşme yaptı. Bu görüşmede o zaman Kayseri Milletvekili olan Abdullah Gül de hazır bulundu. Hangi konular üzerinde görüştükleri basında tartışma konusu oldu.  

2000’lere doğru geldiğinde, Milliyetçi Cephe artık küçümsenmeyecek derecede oylarını artırmıştı. Büyük-küçük birkaç yerde belediye kazandı. Avrupa Parlamentosu’na milletvekili gönderdi. Fakat hayal ettiği cumhurbaşkanlığı seçimini bir türlü kazanamadı. 

Aslında sağ seçmen hiçbir zaman bu partiye güvenmedi ve ona hep korku ve şüpheyle baktı. Seçimlerde adaylarının önünü kesmek için gerektiğinde Sosyalist Parti’ye oy verdi. Baba Le Pen, hep cumhurriyet karşıtı ve hatta düşmanı olarak kafalarda yer aldı. 

Bu kirli mirastan kurtulmak için olacak ki, Marine Le Pen “baba”yı feda etmişe benziyor. Fakat politolog ve seçim sosyolojisi uzmanı Pascal Perrineau bu durumun fazla işe yarayacağını düşünmüyor. Perrineau’ya göre “Bir partinin ideoloji değiştirmesi sadece bir kişinin gidişiyle olmaz. Partiyi yöneten bütün kadrolar, üyeler aynı ideolojiyi önemseyip içselleştirmişler. Ayrıca “baba”yı öldürmek, partiyi öldürmek riski de taşıyor. Le Pen parti içinde önemli bir “Bad Cop’tu”; sistemin dışında, sisteme karşı olan bir kişilik. Şimdilik Marine’in sağı birleştirerek cumhurbaşkanlığını kazanıp devleti yönetecek kadrosu yok...” diyor.

Pascale Perrineau’nun düşüncelerine katılmayanlar daha çoğunlukta. Basına yansıyan yorumlar, analizler genelde “Baba Le Pen’in partiden atılmasından sonra, artık politikacılar rahat rahat Marine’i cumhurriyete karşı olmak ve aşırı sağcı politika yapmakla suçlayamazlar. Dolayısıyla Milliyetçi Cephe, merkez sağ görünümünü veren bir partiye evrilebilir” yönünde.

Aslında Marine Le Pen’in son bir-iki yıl içindeki imajı bu tezi biraz doğrular nitelikte. Fransa’da yaşayan müslümanlar hakkındaki son söylemleri, Başbakan Valls ve 2017 seçimlerinde aday olmak için merkez sağda Sarkozy ile yarışan Alain Juppé’den çok farklı değil. Hatta bu konuda Marine’i Sarkozy’den daha yumuşak bulanlar var. Yine geçen seçimlerde Marine Le Pen’in, Marsilya gibi bir yerde siyahi bir aday göstermesi, son zamanlarda partide siyah üyelerin görünür olması, bu değişimin dışarıya yansıyan somut örnekleri olarak düşünülebilir. 

Baba Le Pen’in Milliyetçi Cephe’den atılması kararı hangi hesapla ve hangi amaçla alınmışsa alınsın, uzun vadede Fransa poltikasına çok önemli etkileri olacaktır.