Sanırım 1950'li yıllarda ABD'nin ve Batı'nın; Kore, Vietnam, Cezayir ve birçok Afrika ülkelerini işgal etmelerinden sonra Türkiye'de sağ ve sol buna göre birbirine karşıtlık pozisyonu aldı. ABD ile ilişki geliştirmek suretiyle "milli kalkınma, milletin kalkınması" sloganları çerçevesinde Batıcı görünen Demokrat Parti ile bu ilişkiyi reddetmeyen ama yüksek sesle de dillendirmeyen CHP arasında giderek açılan "yorumcul" makas 1960 darbesiyle zirveye ulaştı. Sağ kesimin CHP'den başlayarak solun değişik renklerini "Moskof uşaklığıyla" suçlaması karışında solun refleksif tavrı "uşak değiliz, asıl ulusal bağımsızlıkçı biziz" kompleksiydi ki ilerleyen yıllarda milliyetçi-şoven bir paradigma olarak ciddi bir taban buldu. 1960 sonrası Türkiye'deki her kötülükten ABD'yi ve emperyalizmi sorumlu tutan tuhaf bir solculuk böylece kendisini "anti emperyalist" olarak ifade etti. Ama aynı sol, 1916 Sykes-Picot Anlaşması sonucu binbir kötülükle yaşamak zorunda kalan dört parça Kürdistan için Kürtlere Türkiye'nin tam bağımsızlığını bir kurtuluş önermesi olarak sunuyordu. Zira Güney Kürdistan'ın 1961 Eylül Devrimi çıkışı bu solu pek ırgalamamıştır. Muhtemelen Türk siyasal ikliminde "Moskof uşaklığının" yarattığı kötücül etkiye bir de "Kürt ve gerici uşaklığı" eklenecekti. Bu yıllarda ve takip eden yıllarda işgal ve ilhak altındaki ulusların ayaklanması sola muazzam mevziler kazandırmıştı. Dünya ulusal hareketler coşkusunu iliğine kadar yaşayan Türkiye solu, güneyindeki Kürt devrimi çıkışını hep görmezden gelmiştir. Küba devrimi aynı zamanda Küba ulus devletinin yeniden inşaasıydı. Vietnam devrimi de hakeza...
Cezayir savaşı başlı başına bir ulus devlet savaşıydı. Ulus devlet savaşı veren toplulukların sosyalizmin ilkesel bazı teorilerinden (Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı) yararlanmaları kadar doğal bir şey yoktu. Doğal olmayan şey, yüzyıllar boyunca imparatorluk ulusu olarak yaşamış Türklerin 1960 ve sonrasında vatanlarının ABD ya da emperyalizm tarafından işgal edildiği sanrısıydı. Ki bu sanrı günümüze kadar dünyayı yöneten, tüm iktisadi ve siyasi olayı birkaç tuşla çözen veya çözümsüz bırakan birkaç "adam"a vardı. 1990'lardan sonra buna İsrail ve MOSSAD'ı eklediler. Bağımsız bir siyasi meclisi olan, ordusu, yargısı, anayasasıyla her türlü ulusal egemenlik hakkına haiz bir ülkeyi, ''tam bağımsız Türkiye'' yapmak istiyorlar. İşçilerin, köylülerin, öğrencilerin ya da çokça dillendirdikleri şekliyle emekçilerin sorunlarını böyle çözeceklermiş. Bu yetmiyor, Kürtlerin Kürdistan idealini de bu şekilde canlandıracaklarmış. Bu gerçeküstücülüklerine inanmayanları "Emperyalizm uşaklığı" yapmakla suçluyorlar.
Herhangi bir tartışmada "Kürtler neden emperyalist devletlere bu dönemde düşman olsunlar ki?" sorusunu sorduğunuzda "Ulus devletlerin kötülükleri" konulu ezber kompozisyonlar devreye girer. "Sevgili kardeşlerim, Kürtlerin düşman kıtlığı mı var yeni düşmanlar edinsinler? Neden Kürtleri ABD ve İsrail ile çatıştırmak istiyorsunuz ki?" sorularına gelen hücum cevapların başında "Devlet çözüm değil" önermesi geliyor. Aynı devletleşmeyi birçok ulus için çözüm diye alkışlıyordunuz ama... Alman ulusunun ikiye bölünüp iki ayrı devletinden birini alkışlayan kimi solcular ise bugün Kürtlerin Türklerden ayrılmalarını "gerici" bir talep olarak değerlendiriyor. Bunlara 1970'lerden sonra İslamcılar, 1980'den sonra ülkücüler eklemlendi. Her kesimin kendince ezberi var. Ümmet, kardeşlik vs. Solun "uşak" görünmeme kompleksiyle başlattığı teorik çıkmaz (asıl milliyetçi biziz) bugün İslamcı ve sağcı Türk idiotluğuyla da beslenerek devasa bir toplumu esir almış durumda. Liberali bile anadilde eğitim gibi bir talebi maksimal talep olarak değerlendirebiliyor. TC'nin sermayesi, siyaseti, yargısı ve güvenlik mekanizmalarıyla son birkaç yılda güçlenmesi ise Kürtlerin devletleşme talebini neredeyse tartışılmaz kılıyor.
Kürdistan Özgürlük Hareketi'nin "çatışmaşızlığa karşı şiddet hakkından" feraget etme arzusunu teorik çerçeveye koyan, "statülü ama devletsiz çözüm" girişimini de dönemsel şartlardan bağımsız okuyanlar adeta "devletsizliği" bir kader olarak programlıyorlar. İşin özü şu: Anti emperyalizmin Türkler açısından değeri, "yerli malı haftası" ve milli ekonomik modeldir. Zira sosyalist iktisat, özel mülkiyeti devletleştirmeyi gerçekleştirecektir. Bunun her bir zerresi Kürtlerin lehine değildir. Zira Kürdistan ve Türkiye her açıdan iki ayrı ulusun taşıdığı özellikleri taşır. Yanisi, sosyalist Türkiye olsa bile Kürdistan kaynaklarının sosyalist devletçe "millileştirilmesi" hedefi en az sağcı kapitalist TC kadar Kürdistan karşıtlığını içerir. Belki sosyalist Türkiye paradigmasında kültürel ve sosyal hakların kullanılması özgürce olacaktır, ama ulus olmanın asıl gerekleri Türkler lehine işleyecektir. O zaman şu çıkarımı yapabiliriz sanırım:
Kürdistanlıların sosyalistleri, komünistleri her şeyden önce Türk kapitalizminin Kürdistan'daki bakır, altın, gümüş, kömür rezervlerini merkezi TC devletinin de maliyesini zenginleştiren tarzına karşı çıkmalıdırlar. Zira TC devleti ve Türk şirketleri kendi piyasa kurallarına göre bunların dış sermaye ile buluşmalarını sağlıyor. Düşündükleri sosyalist hedef; Çin, Türkiye ya da Arnavutluk ütopyasını değil, Kürdistan hayali ile ancak gerçekçi bir sosyalist şeye dönüşür. Çünkü sosyalist olmak bir miktar milli olmayı da içerir. Anti emperyalizm bunu gerektirir. Bunun ilk hali anti sömürgecilikti. Kürdistan'da sosyalist olmakla Türkiyeli sosyalist olmak ayrı iki şeydir.