Bazı kimseler şimdiden koronavirüs salgını ile ilgili kitaplar yazmaya başlamış hatta yayımlamış dahi olsa, bizler için salgın hastalıkların bizden öncekileri nasıl etkilediğini anlayabilmek için başvuracağımız muazzam edebi eserler var. Bu eserler bizi kıyamet senaryolarına hazırladığı ve bizi ne tür güçlüklerin beklediği gibi konularda derin bir karamsarlığa sürüklese de hayatta kalanların hikayeleriyle bir nebze de olsa umut da aşılayabiliyor.
Zabel MİRKAN
Kara Ölüm (veba) dünya genelinde yaklaşık 25 milyon insanın ölümüne neden oldu; sadece İngiltere’de ölü sayısı 1,4 milyondu, yani nüfusun yaklaşık üçte biri. Yalnızca üç yıl içinde bu kadar kayıp yaşanmasının hayatta kalanlar üzerinde radikal etkileri oldu elbette, edebi yapıtlarda bu yıkıcı olayın hatırasını yansıtan çok sayıda unsura rastlamak hala mümkün. İngiltere’de çok bilinen çocuk tekerlemesi “Halka Halka Güller” ve Robert Browning’in “Hemlin’in Kavalcısı” başlıklı şiirinde veba salgınından esinlendiği söylenir; Giovanni Boccaccio’nun veba salgınının ayrıntılı tarifiyle başlayan Decameron adlı yapıtında yer alan yüz kısa hikaye de 1348’de, Floransa’da salgın henüz devam ederken yazılmıştı.
Veba pandemisinin tarihin akışını değiştirip değiştirmediği hala tartışma konusudur. Pandeminin vurduğu her yerde kaos hüküm sürmüş, hastalığın bulaşacağı korkusunun kendisi bulaşıcı hale gelmiştir. Zengin ve sağlıklı insanlar salgın bölgesinden kaçmış, ölüler çürümeye bırakılmış, hırsızlar bu ortamın yarattığı fırsatları değerlendirmekte gecikmemiş, tarlalar ve hayvan sürüleri başıboş kalmıştı. Ama genel olarak kötü günler atlatıldığında, geride kalanlar hayatlarını idame ettirmek için ellerinden gelen çabayı göstermişlerdi.
Ya dersini alacak ya batağa saplanacak
Birçok tarihçi, mahrumiyet ve açlığın hüküm sürdüğü bir dönemde gelen Kara Ölüm’ün modern çağı müjdeleyen toplumsal ve ekonomik değişiklikleri daha da belirginleştirip hızlandırdığı konusunda hemfikir. Feodal sistemin yıkılışıyla ilgili çok şey yazılıp çizildi, ama bazıları Kara Ölüm’ün bu sistemin yıkılışını doğrudan tetiklediğini iddia etti, bazıları ise bu değişimlerin Kara Ölüm’den çok daha önce başladığı görüşünde. Günümüzde yaşanan yeni koronavirüs pandemisiyle ilgili de aynı tartışmalar mevcut. İnsanlık ya bu virüsten dersini alarak, ekolojiye ve hayvanlara verdiği zararı düşünerek çıkacak ya da hep birlikte faşizan çığırtkanlıklar yapan –örneğin virüsün sorumlusunu Çin olarak belirleyen Trump gibi– kitlelere dönüşecek ve her anlamda bir batağa saplanacak. Tabii bir aşı ve/veya ilaç bulunur, salgının yayılma oranı azaltılabilir ve insanlık bu krizden sağ kurtulabilirse…
Bazı kimseler şimdiden koronavirüs salgını ile ilgili kitaplar yazmaya başlamış hatta yayımlamış dahi olsa, bizler için salgın hastalıkların bizden öncekileri nasıl etkilediğini anlayabilmek için başvuracağımız muazzam edebi eserler var. Bu eserler bizi kıyamet senaryolarına hazırladığı ve bizi ne tür güçlüklerin beklediği gibi konularda derin bir karamsarlığa sürüklese de hayatta kalanların hikayeleriyle bir nebze de olsa umut da aşılayabiliyor. Bu eserlerden belki de ilk akla gelen tabii ki Albert Camus’nün “Veba”sı.
Başka bir salgın hastalık: Hissizleşmek
”Ah, keşke bir deprem olsaydı!
Tam bir sarsıntı... Ve bu iş biterdi.
Ölüler, diriler sayılır ve oyun biterdi.
Ama şu domuz hastalık!
Hastalığa yakalanmamış olanlar bile
onu içlerinde taşıyorlar.”
20. yüzyılın en güçlü Fransız yazarlarından ve düşünürlerinden biri olan Albert Camus, 1913 Cezayir doğumlu. En bilinen kitabı “Yabancı” olsa da “Veba” en güçlü eserleri arasında sayılır. Camus, romanda, Cezayir’deki Oran şehrinde yaşanan veba salgınını çeşitli satır arası okumalarla anlamlandırılacak şekilde anlatmıştır. Kitapta esasen vurgulanan, Avrupa’ya adeta kara bir veba gibi yayılan Nazi işgalidir. Fransa’nın İkinci Dünya Savaşı sırasında uğradığı Alman işgali ve Fransa’da işgale karşı oluşan Direniş (Résistance) hareketi romanda vebaya karşı alınan önlemler ile özdeşleştirilir. Bu anlamda Veba, esaslı bir direniş romanıdır da.
Kitabın sonuna kadar anlatıcının kimliği bilinmez. İnsanların hayatla ölüm arasında kaldığı ince çizgiyi tasvir eden Camus’nün eserinde bir kahraman da bulunmaz.
Kitap, işgal altındaki Oran kentinde ölü bir farenin bulunmasıyla açılır. Başlangıçta lağım temizleyiciler, kapıcılar gibi yoksullar hariç başka kimsenin ciddiye almadığı bu garip olay, zamanla vahim boyutlara ulaşır. Kentte hızla yayılan mikrop nedeniyle insanlar da ölmeye başlar. Semptomlar açıkça vebaya işaret etmesine rağmen, insanlar 20. yüzyılda veba olacağına inanmak istemezler. Ya da bir şekilde kendilerinin bu salgın hastalığa yakalanmayacaklarını düşünürler. Ancak ne yazık ki salgın kısa sürede tüm kente yayılır. Ölüm haberleri arttığı için kente giriş-çıkışlar kapatılır ve sıkı bir karantina yöntemi uygulanmaya başlanır. Daha kötüsü ise artan ölümlerle birlikte ölümlere alışılmış, ölüm haberleri artık insanları korkutmaz ve/veya endişelendirmez hale getirmiştir. İçlerinde doktor, gazeteci ve din insanının da bulunduğu bir direnişçi grup vebaya ya da faşizme karşı savaşacaktır.
Decameron
“Hastalar gün boyunca hastalığı sağlıklı insanlara bulaştırdıklarından salgın hızla yayılıyordu; tıpkı yanı başındaki kuru, yağlı nesnelerle beslenen bir ateş gibi. Hastalık yalnızca hastaların sağlıklı kişilerle konuşmaları, bir arada olmaları sonucunda onlara da bulaşıp ölmelerine yol açarak yayılmıyordu; hastaların giysilerine, elledikleri, kullandıkları nesnelere dokunmanın da hastalığı yaydığı anlaşılıyordu. Şimdi söyleyeceklerime şaşacaksınız. Eğer birçokları gibi gözlerimle görmüş, sözüne güvenilir kişilerden duymuş olmasam, ben de zor inanır, hele yazmaya hiç kalkışmazdım. Sözünü ettiğim bulaşıcı hastalık, öyle doğal bir biçimde yayılıyordu ki, bulaşma yalnızca insandan insana olmuyor, sık sık şaşırtıcı bir olayla karşılaşılıyordu. Bir vebalının ya da vebadan ölen birinin eşyalarına insan türünün dışında bir canlı değecek olsa, hastalığı kapmakla kalmıyor, kısa süre içinde ölüp gidiyordu.” (Giovanni Boccaccio)
1348’deki Avrupa’daki büyük veba salgınında, tanık olduğu olaylardan etkilenen Giovanni Boccaccio, üç yılda tamamladığı “Decameron”da salgın günlerinin Floransa’sını ele alır. Decameron, biçimsel yönleriyle “ortaçağ” temalarına bağlı kalsa da, hümanizmanın tohumlarını taşıyan bir kültürün habercisidir.
Boccaccio’nun başyapıtı olarak kabul edilen Decameron on gün boyunca anlatılan yüz öyküden oluşur. Günde on öykü anlatılır: Her günü bir kral ya da kraliçe yönetir. Yazar, Decameron’un önsözünde kitabın özelliklerini açıklar, sevenlerin, özellikle de kadınların, acılarını hafifletmeyi amaçladığını belirtir. Kitap, gelişmekte olan Floransa burjuvazisinin, işleri nedeniyle sık sık uzak ülkelere giden eşlerinin dönüşünü bekleyen kadınlar için yazılmıştır.
Veba salgınından kaçmak için bir araya gelen yedi genç kadınla (Pampinea, Filomena, Lauretta, Emilia, Elissa, Fiammetta ve Neifile) üç genç erkek (Panfilo, Filostrato ve Dioneo) “gönüllerince yaşayarak gülüp eğlenmek, aklın sınırları dışına taşmayan zevkler tadabilmek” amacıyla, önce Fiesole dolaylarında bir evde, sonra da bir şatoda konaklarlar. Her gün (cumartesi ve pazar dışında) öğleden sonra, her biri bir öykü anlatır. Öykünün konusunu günün yöneticisi (kral ya da kraliçe) belirler. Birinci ve dokuzuncu günde ise herkes istediği öyküyü anlatır. Böylece yüz öykü anlatılmış olur. Mutluluk, aşk acısı, verilen hazır cevaplar, çıkar peşindeki din insanları öykülerin başlıca konularını oluşturur. Her günün bitiminde yemek yenir, şarkı söylenir ve dans edilir.
Decameron’da anlatılan öykülerin çoğu, ortaçağın bilinen öyküleridir. Yenilik, Boccaccio’nun ortaçağın edebiyat ve kültür geleneklerine sırt çevirip, düzyazıya saygınlık kazandırarak yaptığı devrim niteliğinde yeniliktedir. Bireyi doğaüstünden özerk olarak ele alan, bireyin erdemlerini, aklını, yeteneğini önemseyen anlayıştadır. Decameron dünyasının ekseni ne Tanrı’dır ne de bilim; merkezde olan tek şey insanın olağan gücüyle mistisizme karşı çıkma içgüdüsüdür.
Mahşerin Dördüncü Atlısı
Vahiy 1: 8-19
“Bana seslenenin kim olduğunu görmek için dönüp baktığımda yedi altın şamdan gördüm. Şamdanların ortasında insanoğluna benzer biri vardı; ayaklarına kadar inen bir giysisi ve göğsünde altın kuşağı vardı. Başı ve saçları ise ak yapağı gibi, kar gibi bembeyazdı. Gözleri alev alev yanan bir ateşti. Ayakları ocakta kor gibi parlayan saf bakıra benziyordu ve sesi coşkun suların sesi gibiydi. Sağ elinde yedi yıldız vardı, ağzından iki tarafı keskin uzun bir kılıç çıkıyordu ve yüzü ışıl ışıl parlayan güneş gibiydi. Onu görünce ayaklarının önüne ölü gibi yığıldım. Sağ elini üzerime koyarak şöyle dedi: Korkma. Birinci ve Sonuncu benim. Diri olan benim. Ölmüştüm ama işte, sonsuza kadar diriyim. Ölümün ve ölüler diyarının anahtarları bendedir. Sen gördüklerini, şimdi olanları ve bundan sonra olacakları yaz.” (Yeni Ahit)
Mahşerin Dört Atlısı, Hıristiyanlıkta kıyamet alameti olarak ortaya çıkacağına inanılan dört atlı. Yeni Ahit’teki Apokalips bölümüne göre, kıyamet felaketlerini getirecek olan yedi mührün açılması ile birlikte ortaya çıkacaklardır. Bazı açıklamalara göre beyaz at ve binicisi İsa’yı, kızıl at ve binicisi kan ve savaşı, siyah at ve binicisi kıtlığı, soluk renkli at ve binicisi ise salgın hastalıkları ve ölümü sembolize eder. Bu atlardan en bilinen ise şüphesiz dördüncü attır. Bu at, kısa sürelerde milyonlarca insanın ölümüne neden olan salgın hastalıklara yol açmış, imparatorluklar çökertmiştir.
“Modern insan ne kadar uğraşırsa uğraşsın, ne üstorganizmayı yenebilir, ne Dördüncü Atlı’yı kandırabilir, ne de salgınların tarihteki dirençli varlığını inkâr edebilir. Birinci Atlı’nın, Umut’un ebedi nal seslerine de kulaklarını tıkayamaz.” (Andrew Nikiforuk)
Nikiforuk, insanlar, çöken ekonomiler ve çevre kirliliği üzerine yazdığı kitaplarla tanınıyor. Bu kitabında ise veba, çiçek, frengi, tüberküloz, grip, tifüs gibi salgın hastalıkların tarihsel gelişimini ve günümüzdeki çağdaş salgın hastalıkları (AIDS, Ebola virüsü gibi), bakteri direncini, gereksiz antibiyotik kullanımının ortaya çıkardığı olumsuz sonuçları irdeliyor.
Bakteriler ve mikroplar açısından bir dünya tarihi anlatımı niteliğindeki Mahşerin Dördüncü Atlısı’nda Andrew Nikiforuk, toplumsal hayatın hastalıklarla yakın ilişkisini çevreci bir bakışla inceliyor, dünyamızın en eski sakinleri olan mikro-organizmalarla barışmamızı öneriyor. Çünkü Nikiforuk’a göre salgın hastalıkların neden olduğu kitlesel ölümler durduk yerde, kendiliğinden başlamamış, salgın hastalıklar davetsiz misafir gibi aramıza girmemiştir; mikropların “kitlesel ölümlere yol açan canavar” rolünü üstlenmeleri için insanlar ellerinden geleni yapmışlar, ölümler başladıktan sonra ise hiçbir şey yapamamışlardır.