
1985 yılının Ağustos’unda gelir ölüm. Doğduğu ayda. Ağustos, Turgut Uyar ayıdır. 4’ü doğduğu, 22’si öldüğü. Ve Cemal Süreya “ Öldüğü gün hepimizi işten attılar” diyecektir…
Ve Turgut Uyar’ın şiiri de sonunda suyumuz veya susuzluğumuz olarak kalacak:
“...
Su. hiç kimse durmazsa her şey yürür, bu aşk demektir
her şey kullanılmazsa dirim bir ihanettir ölüme
...
Ey çavlan. bitmeyen temmuz güneşi. ey aslan
silkin. sakla harmanını. çocuğunu sakla
...
ey aslan. suya kaptır kendini ellerin sanki yok
bir güzel günde mızıkalarla bir alanda dursam’’
Kimseye ders vermeye gerek duymaksızın akan şeyler onun şiirleri, bu dünyanın yüzünde duran kederli oluş ve raslantısal olduğunu düşündüğümüz ama mukadder olduğu apaçık acı, bunların hepsi şiire kışkırtıyor bizi.
“Mutsuzluktan söz etmek istiyorum Dikey ve yatay mutsuzluktan Mükemmel mutsuzluğundan insansoyunun Sevgim acıyor...”
Bizi yalnızca ölüm durdurabilir, ama o bile yaya kalacak bu gidişle. Ölüm kimseyi durduramaz, o yalnızca bir ifade kazandırıyor, hatta belki de asıl büyük yaşama kışkırtıcı odur. Şimdi kaç milyarlık dünyada insanlar kendi yazgılarının yanlışlığı üzerine çok düşünüyorlar; ama yürüyen tek şey de bu yazgıdır, -başka yok. Biz Allahın unuttuğu bu gezegendeyiz ve tasarladığımız kıyameti nihayet bulduk. Onu ektiğimiz yerde bulduk, kutsal kitaplarımızın arasında kurutulmuş bir Gecesefası olup duruyor. İşte bize canlı bir Kelime daha, “Sefa”. Sadece Sefa olmakla kalmayarak Gecesefası olmuş bir aylak kavram.
“artık şaşıyorum gözyaşına hiç unutamam çünkü pazarcıların haftanın her günü öteye beriye öteye beriye gözyaşı taşıdığını...”
Nazım Hikmet gibi o da bir bakıma paşa çocuğu. Veya Nazım gerçekten paşa çocuğuydu da, Turgut’un babası Osmanlı ordusunda haritacı binbaşıdır; ama savaşa katılmamış ve bunun için cumhuriyetten sonra bir süre görevsiz kalmış; ama yeni sistem eskisinin yararlı parçalarını tekrar birleştirmesi gerektiği bilincini edinince, yeniden vazife almış baba. Sonradan Kızılay müfettişi de olmuş.
Velhasıl, 1927 Ankara doğumlu Turgut. Ama çocukluğu İstanbul’da geçmiş. Hem de nerelerde? Balat üstlerinde, Molla Aşki Mahallesinde. Hırka-i Şerif 19. İlkokul’unda başlayan ilk öğrenim, sonra yeniden Ankara ve 4. Ortaokul, sonra Konya Askeri Okulu, Bursa Askeri Lisesi ve nihayet 1947 yılında bitirdiği Askeri Memurlar okulu. Şair 10 yıl personel subaylığı yaptıktan sonra, Türkiye Selüloz ve Kağıt Sanayii’nde ve Sanayi Bakanlığı’nda çalıştı. 1967’de buradan emekli oldu. 22 Ağustos’unda öldüğü 1985 yılına kadar burada yaşadı. Şimdi ölümün yıldönümünde az adam onu andı.
Başka bir dünya mümkündür
Başka bir dünya mümkündür ve bunun için şiir elverişli bir ortam sunar. Bir sığınak değildir şiir, ama yerine göre gerçek veya gerçekdışı bir dünyadır. Mevcut dünya gerçek olarak alındığında o gerçeğin dışında kalır, ancak kişilik ve onunla bağlantılı şiir bu dünyayı aşabilir. Ve kişilik olmaksızın ne şiire, ne de bu gerçeğin dışındaki dünyaya ulaşılamaz. Onun bizi çağırdığı yer, şiir ve gerçek dışıdır.
Bu kolay değil elbette. Zaman ve mekan kavramlarında, bu olayların anlaşılma tarzında dehşet dolu değişiklikler gerektirir.
“Terziler geldiler. Kırılmış büyük şeylere benzeyen şeylerle
daha çok koyu renklere ve daha çok ilişkilere
...
Yorgun ve solgundular, kumaşlarını buldular, kenti doldurdular
O çelenk on bin yıllıktı, taşıyıp getirdiler.
Ölülerini gömmüşlerdi, kalabalıktılar, tozlarını silkmediler
Bütün caddeler boşaldı, herkes yol verdi...”
Şiir, her şeyden önce artık belirsizleştirilmiş, solgunlaştırılmış bir dünya ülkesinin ağıdıdır. Bu dünya böyle değildi, biz bu hale getirdik onu atalarımızla birlikte. Şiirsel kahramanların, -ki bunlar her şeyden önce esnaftırlar-, yol açtıkları hüzün, aynı zamanda bir direniştir, kendi kendine karşı umutsuz bir direniş.
Sosyal olma zorunluğu, bizim türümüzün çokça övündüğü bir şeydi, bize her zaman “insanın hayvanlardan farkı, onun sosyal bir varlık olmasıdır” dendi ve bu hemen ardından ekonomiye, kesinlikle şiirsel olan bir ticarete bağlandı. Ve bizler her zaman bizi hayvanlardan ayıran bu yüce özelliğimizle gurur duymaya kışkırtıldık. Oysa aynı özellikte bizim doğamıza düşman bir şey vardı, ve var. Bu aynı zamanda bizi bir tür olarak ortadan kaldıracak, ve sadece bizi değil, diğer doğal türleri de tehdit eden bir kendi kendimize düşmanlıktır. Şiir, bunun ağıdıdır.
“... Ey artık ölmüş olan at! –dediler- / Ne güzeldi senin çılgınlığın, ne ulaşılırdı! / Sen açardın / Otuz üç bin at türünün tek kaynağıydın sen! / Tüylerin karaparlaktı. Koşumların / -kokulu yağlarla ovulup parlatılan- / nasıl yakışırdı sağrılarına ve göke./ Göke bir ululuk katardı sonsuz biçimin, at! Toynaklarını liflerle ovardık / Senin karaya boyanırdı koşuşun / Uyandırırdı bütün karaları ve denizleri / Çılgın kişnemeni duyardık sonsuzun yanıbaşından / Ne güzel gözlerin vardı Kara at! / Binlerce kişi / -çocuklar, kadınlar, erkekler görkemli yahut / darmadağın giysileriyle herkes / körler ve cüzzamlılar, / bütün kutsal kitaplar kalabalığı / ermişler, kargışlılar ve günahlılar / gebe kadınlar, vaaz edenler / ve dondurmacılar ve at cambazları ve / tecimenler, kralcılar ve gemicilerle / Tanrıtanımazlar ve tefeciler ve yalvaçlar...- / ormanlardan ve kıyılardan ve kıraç yerlerden gelmiş / senin mutlu ovanı doldurup / haykırırlardı / Büyük sesler içinden sen, geçerdin...”
Kaos, karmaşa ve şiir
Herkes burada, görüyor musunuz? Bir mahşer yeridir dünya, kıyam halindedir her şey bugün ve burada. Post modern çağın arz-ı halidir bu biraz da. Dünyanın fanusundan dışarıya bakan insanın bilinçli oluşa pişmanlığı, kendini bilmeye utancıdır. Nesnelerle ilişkimizde de, bizim kendimizle ilişkimizdeki çizgiler hakimdir. Bu belki de kaçınılmaz bir çizgidir.
İki türün göke bakışını tasarlayın: Bir kurdun bakışında inanılmaz bir hüzün, kendi dehşetinden ürken bir cesaret var; bir dağ keçisi ise anlaşılmaz bir mutlulukla bakar her şeye, ta ki kendi vahşice boğazlanmasıyla karşılaşıncaya kadar bunu sürdürür. İkisinin sonuçta birleştiği bir zaman mutlaka vardır ve birleşirler. İkisi, kendi garip özelliklerini birbirlerine verirler. Can halinde, dirim halinde verirler. Ve döngü devam eder. Biz ise, aynı döngüyü kendi kişiliklerimizde yaşarız, kurt ve kuzu aynı anda biziz, homo homini lupus. Şairi ağıda yönelten, dünyanın umutsuzca düzeltilemez oluşudur; çünkü bütün karmaşa, bütün bu kaos, düzeltme çabasının bir sonucudur:
“... Ey artık ölmüş olan at! –dediler- / En güzeli oydu işte, yüzünün savaşla ilişkisi / Boydanboya bir karşı koyma, denge / ve istekli bir azalma. Onu bilirdik. / O ağaç senin kanınla beslenirdi, / hepimizi besleyen. / Bir ülkeyi yeniden yaratırdı şaşkınlığımız / senin karşında / alışverişin, alfabenin, iplik döküntülerinin ve / herşeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği...”
1984 yılına gelindiğinde siroz olduğunu öğrenir. Tedavi olmayı istemez. Elleri Tomris Uyar’ın ellerinde, yatağında bekler ölümü. 1985 yılının Ağustos’unda gelir ölüm. Doğduğu ayda. Ağustos, Turgut Uyar ayıdır. 4’ü doğduğu, 22’si öldüğü. Ve Cemal Süreya “ Öldüğü gün hepimizi işten attılar” diyecektir.
Turgut Uyar’sa bir şiirle anlatır ölümü. Anlatır ve fazla da söze hacet bırakmaz:
“Ben bir gün giderim ki neyim kalır, Eksik bıraktığım her şeyim kalır.
Yaz günü kim ister ki öldüğünü Eksik bıraktığım her şeyim kalır“
KÜLTÜR SERVİSİ