Cizre coğrafi olarak Kürdistan’ın merkezinde yer alan ve asimilasyon politikalarından çok fazla etkilenmemiş, özünü korumuş bir kent. O nedenle Kürt Özgürlük Hareketi başladığında da bu hareketin halklaşmasına öncülük yapan merkezlerden biri olmuştur. Cizre halkı bedel ödedikçe politikleşti. Politik hüviyetinin hanesinde büyük acılar ve direnişler barındıran Cizre’de hendek ve barikatların başında hayatını kaybeden gençlerin hepsi acıyla ve vahşetle yoğrulmuş hikayeler ile büyüdü. Çünkü çoğunun köyü yakılmıştı, bir kısmının babası öldürülmüştü ya da kardeşleri özgürlük saflarında hayatını kaybetmişti.
Cizre gördüğü ve yaşadığı vahşete rağmen hiçbir zaman bir mağduriyet kimliği üretemedi. Aksine, sistemde hep devrimci bir kara delik açma arayışında oldu. Çünkü devletin Cizre’ye neden yöneldiğinin ayırdındaydı. Küfelerinde geçmişin ağır travmasını yaşayan bu gençlerin sisteme karşı olan hırçınlığı, bazen zapt u rapt edilemez tepkileri kaba bir öfkeden ziyade politik kodlar ile örselenmiş bir reddiyeyi de içermektedir. Dolayısı ile başta direnen gençlik olmak üzere Cizre, kendisine karşı başlatılan topyekün saldırıların bir-iki metreden oluşan hendeklerden ibaret olmadığını, Kürdün statü talebini boğma girişimini olduğunun bilincindeydi.
Sömürgeci zihniyetin “Muhayyel Kürdistan’ı medfun etme” arzusu Cizre’de 14 Aralık 2015 tarihinde bir kez daha vuku buldu.
14 Aralık; Cizre’de insanlık tarihine kara sözcüklerle çoktan yazılan sonsuz 79 günün startının verildiği gün. 14 Aralık 2015 binlerce yıllık barbarlık tarihinin ortaya çıkardığı tüm kötülük birikiminin Cizre şahsında bir halka barbarlık, vahşet ve soykırım düzeyinde uygulandığı bir sürecin startı...
Aynı zamanda tüm insanlık tarihinin ortaya çıkardığı onur ve kahramanlık birikiminin bir halkın en güzel çocuklarının şahsında kendini görünür kıldığı ateşten günlerin başlangıcı.
Devlet, 14 Aralık’tan hemen önce öğretmenlere, ilçeyi terk etmeleri için gönderilen telefon mesajı ile Cizre’ye dönük steril bir katliamın gerçekleştireceğini de alenen beyan etti.
Cizre’de sömürge sisteminin çirkin barbarlığını bilince çıkarmak hayati önemdedir. Çünkü çözümleyemezsek boğulur, kafamızı yer, ölür ve tükeniriz...
Türkiye Cumhuriyeti Devleti niye bu kadar alçalmayı, bin yıllarda geçse bir halkın nazarında lanetle anılmayı göze alabildi?
Cizre aslında devlet açısından gerçek manada bir ölüm kalım meselesiydi; çözümsüz politikalarıyla özgürlük hareketi karşısında çıkmaza giren, Ortadoğu’daki hegemonik planları birer birer fiyasko ile sonuçlanan zor sistemi/devlet, ya iktidarından feragat edip Anadolu ve Mezopotamya toprakları üzerinde yeni bir yaşamın filizlenmesine rıza gösterecekti ya da Mussolini, Hitler, Miloseviç ve Saddam gibi despotların son demlerinde olduğu gibi tarihsel bir vahşetten medet umacaktı.
Cizre’de ikinci seçenek tercih edildi...
Cizre’de 14 Aralık 2015 tarihinde başlayıp 79 gün süren süreci, salt 260 insanın öldürüldüğü, kentin büyük bir kısmının yıkıldığı, kent halkının yerinden sürüldüğü bir zaman dilimi olarak tanımlamak, Cizre hakikatinin sadece bir bölümüdür.
Cizre hakikati, rakamlarla açıklanamayacak kadar derin ve metafizik bir olguya da işaret ediyor; iktidarın, doğası gereği kötülükte nasıl sınırsızlık yaşadığını, her türlü ahlakı ve değeri yutan bir canavara dönüştüğünü gördük. 4 Şubat’ta 62 insanın sığındığı -daha sonra hepsinin bombalandığı ve yakıldığı- ikinci bodrumda kalan insanların bilgisi devlet ve kamuoyu ile paylaşıldığı gün, bina alev silahlarıyla ateşe verildi. 9 insanın yanarak can verdiği ilk saldırının hemen akabinde mesajla ulaşabildiğim Cizre Halk Meclisi Eşbaşkanı Asya Yüksel, şu mesaj ile cevap veriyordu; “Kahretsin, yaralılar acı içinde kıvranıyor. Elbiselerini çıkaramıyorum. Elleri ve yüzleri yanmış. İnsan olduğuma nefret ediyorum.” Asya’yı insanlığından utandıran olayın ardından devlet, “örgüt mensupları, arkadaşlarını ateşe verip kaçıyor” diyebilecek kadar alçalabiliyordu.
Devlet, ölümsüzlük iksiri içmiş Cizre ruhu karşısında tarihinin en büyük aczini ve yenilgisini yaşadı, teşhir oldu, kokuştu. Tanklarla, toplarla yerle bir ettiği kentten çıkmamakta üstat eden çocukların ruhu, inancı ve iradesi karşısında çıldırdı.
Cizre’de 79’uncu gün sonunda girebildiğimiz birinci bodrumda, çocuklarımızın bedenlerinden arta kalan kalıntıları torbalara doldurduğumuz saatlerde iktidar, Başbakan Davutoğlu’nun ağzından “güvenlik güçlerimiz, indikleri o bodrumlarda kimsenin olmadığını tespit etti.” diyebilecek kadar iğrençleşebildi.
Cizre, insandaki kahramanlık düzeyinin anlaşılması açısından da tarihsel bir süreçti; birinci bodrumda otuzun üzerindeki arkadaşıyla henüz yakılmadan önce telefon ile görüştüğüm Cizre Kent meclisi Mehmet Tunç’ta “Kim olduğumuzu, burada niçin kaldığımızı, silah taşımadığımızı kamuoyu ile paylaştık. Buradan çıkarılarak hastaneye götürülmek istiyoruz. Devlet ya öldürmek ya da şahsımızda halkımızın onurunu ayaklar altına almak istiyor. Seyid Rıza’nın torunları, Kemal ve Hayrilerin yoldaşlarıyız. Soyunarak yalvarmak, elimize beyaz bayraklar almamız isteniyor. Bu oyuna gelmeyeceğiz. Mazlum, Kemal ve Hayriler 12 Eylül’ün zindan karanlığında Esat Oktaylara teslim olmadılar biz de diz çökmeyeceğiz.” diyordu.
Amed zindanında gerçekleşen ruh tohum misali direniş serpildiği ülkenin her yerinde yeşerdi. Cizre ve Kobanê’deki ruh da mayasını Amed zindanından almıştı.
Erdoğan’ın talimatıyla 10’un üzerinde Kürt kenti yerlebir edildi. Evi başına yıkılan yüzbinlerce insan, kentinden sürüldü. Yüzlerce insan en kirli yöntemlerle katledildi, binlerce insan zindana kapatıldı.
Ama Erdoğan ve sistemine rahat yok, tam aksine giderek sıkışıyorlar. Dünyanın her yerinde bir diktatör olarak tanımlanmaya başlayan Erdoğan, Mussolini’nin son zamanlarını yaşıyor. Mussolini’nin akıbeti malum.
Halkımızda büyük acılar yaşıyor ve büyük bedeller ödese de özlemini yaşadığı sömürüsüz, eşit özgür yaşama her gün daha büyük bir adımla yaklaşıyor.
Cizre’de nefeslerini verdikleri son anda bile alnı dik bir şekilde Kürdistan halkına özgürlüğü muştulayan direniş şehitlerini özlem ve minnetle anıyoruz. Alevler arasındayken dahi “Cizre halkı 60 gündür soğuğa rağmen, açlığa rağmen, susuzluğa rağmen diz çökmedi. Onun için kalan insanların bizimle gurur duyması lazım” diyen Cizre direnişinin sembol isimlerinden olan Mehmet Tunç ve arkadaşları ile onur duyuyoruz.