
ABD’de yaşayan genç yönetmen Karzan Kardozi’nin ‘Yaşamak İstiyorum’ belgeseli, Güney Kürdistan’daki bir mülteci kampında yaşayan Rojavalı bir Kürt çocuğun dört gününü anlatıyor. 16 yaşında, talasemi hastası ve biran önce tedavi görmesi gereken Şîndar, kampta annesi ve sağır-dilsiz olan babası ile birlikte yaşıyor. İş bulduğu zaman kampın dışında işçi olarak çalışıyor. Çünkü talasemi hastalığı yüzünden hayatta kalabilmesi için her ay kan nakli yapılması gerekiyor. DAİŞ saldırılarından kaçmış ve şu anda Süleymaniye şehrine yakın bir kampta bulunan Şîndar’ın kendisi, kamp içindeki ve dışındaki günlük yaşamı konu edinen film İngilizce alt yazılı olarak gösterimde. Filmini mültecilerin hayatını anlatan bir film olmaktan çok; yaşam, ölüm, savaş, barış ve hoşgörü üzerine bir anlatı olarak nitelendiren yönetmen Kardozi sorularımızı yanıtladı.
Filminizin çekim serüvenini anlatabilir misiniz?
Master öğrenimimin final projesi için bir belgesel film yapmam istendi ve ben de, 2014 yaz mevsiminde Güney Kürdistan’a gidip Süleymaniye dışında bulunan Arbat Kampı’nda bir haftada filmi çektim. Filmin prodüksiyonu, yönetmenliği, sinematografi ve düzenlemesini kendim yaptım. Film ekibi olarak yanımda sadece ses kaydı ve asistanlık yapan arkadaşım Hama Qader vardı. Süleymaniye’ye sadece 40 dakikalık bir mesafede Arbat kasabasında bulunan Arbat Kampı’nda Rojava’dan gelen 700’den fazla Kürt aile vardı. Kampa ilk ziyaretim Hama ile birlikte oldu. Yetkili yerlerden izin almış olmamıza rağmen, kampa girişimiz engellendi. Bize, kişisel olarak kamp güvenliği sorumlusu ile görüşmemiz gerektiği söylendi. Fakat kendisiyle görüşebilmek iki günümüzü aldı. Başlangıçta kampa kamera sokmamıza, gece ve gündüz kampa girişimize karşı çıktı. Ancak uzun süren konuşmalar ve filmin master öğrenimimin bir parçası olarak Batılı izleyiciler için olduğu açıklamasından sonra, Batılı izleyicilerin Kürt mültecilerinin kamptaki yaşamından haberdar olmaları önemsediğini söyleyerek izin verdi. Kampın içi ve dışındaki tüm alanlara sekiz gün, gece ve gündüz full giriş izni aldık. Aynı günlerde film konusu ve anlatı bulmak için kampı ziyaret ettik. Kamp etrafında geziyor, insanlarla sohbet ediyordum. Filmini çekebileceğim çok sayıda hikaye ve konu vardı. Benim orijinal planım, üç farklı konu üzerinde üç farklı anlatı idi; bir erkek çocuğu, bir kadın ve bir adam. Bize kampın farklı alanlarını gösteren bir rehber ile etrafı gezerken, okul bölümünde Şîndar isimli 16 yaşında bir çocukla karşılaştık. O anda filmimin konusunun o olduğunu biliyordum. Sadece Kurmancî konuşan kamp sakinlerinin bir çoğundan farklı olarak Şîndar hem Kurmancî, hem de Soranî lehçelerini oldukça akıcı konuşuyordu. Başlangıçta bizimle konuşma konusunda utangaçtı fakat bir süre birlikte vakit geçirip sohbet ettikten sonra bizimle arkadaş oluverdi ve filmimizde yer almayı memnuniyetle kabul etti. Aynı gün ailesinin kaldığı çadırı ziyaret ettik; anne babası ile görüşüp onlardan izin aldık.
Kamp ortamında film çekmenin zorlukları neler?
Filmin anlatısının Şîndar ve onun yaşamının kontrolü altında olmasına karar verdikten sonra, her sabah onun çadırına gidiyor ve günlük planlarını takip ediyorduk. Şîndar ve kamp yaşamını çekmemiz dört gün dört gece aldı. İki günümüzü de seslendirme çalışmaları ile geçirdik. Film çekim sürecinde onlardan biri olduğumu hissetmelerini sağlamaya çalıştım. Kampın her tarafına kamera ile girip çıktığımızdan, kamp sakinleri de bize alışmıştı artık. Bir kaç gün sonra ise bizler sanki kampta onlarla birlikte yaşayan insanlar gibiydik. Bize dışarıdan gelmiş yabancılar gözüyle bakmıyorlardı. Tabi ki bunu filmde de görebilirsiniz. Kamera karşısında oldukça doğal davranıyorlar. Oradaki yaşamı olduğu gibi göstermek istedim ve bu filmde bunu gerçekleştirdik. Kendisine ait ne bir yuvası, ne bir ülkesi, hatta ne de sağlıklı bir hayatı dahil hiç bir şeyi olmayan bir Kürt mülteci çocuğunun yaşamı üzerinden kamptaki yaşam koşullarını filmin kendisi fazlasıyla anlatıyor.
Çekimler sırasında yaşadığınız ilginç sahne de var mı?
Bir de filmdeki en iyi sahnelerinden bir tanesi örneğin; salatalık tarlasında çekimlere başladığımızda bulutlar etrafı sardı ve yağmur yağmaya başladı. Şîndar çadırdan uzak, tarlada, yağmurun altında bulunmanın verdiği büyük bir mutlulukla sevinçle gülüyordu. Kürdistan’da yaz yağmuru oldukça nadir görülen bir durum ve yarım saatten fazla sürmeyeceğini biliyordum. O nedenle bu anın her dakikasını çekmeliydik.
Post-prodüksiyon sürecinden bahseder misiniz?
Filmi 400 dolardan daha az bir bütçeyle gerçekleştirmiş olduğumuz için mutluyum. Böyle bir belgesel filmi bu kadar küçük bir bütçe ile gerçekleştirmek burada Kürdistan’da bile duyulmuş değil. Buradaki yerel bir TV istasyonu böyle bir film için 5000 dolar harcardı. Bunu başarabildim çünkü ekipte sadece iki kişiydik ve çekimi altı gün içinde tamamladım. Renk ayarlamaları, ses ve İngilizce altyazı dahil tüm düzenlemeleri kendim yaptım. Fiziksel ve ruhen baş etmesi yorucu olsa bile bunu başardık. Başkalarının da isterlerse bunu yapabileceğini kanıtladık. Kamp yaşamı ve Şîndar’ın talasemi hastalığı ile mücadelesi ile ilgili farkındalığı yaymak, bir film yapmaya değer bir nedendir. Bu nedenle gerçekleştirdiğimiz tüm çabalara değerdi. En önemlisi Şîndar ve ailesiyle yakın arkadaş olduk, hala iletişim halindeyiz. Bu yaptığım son belgesel film ve ilerde kurgu film yapmayı istiyorum. Rojava her zaman gelecek planlarımın bir parçası olacak.
Karzan Kardozi
Karzan Kardozi Güney Kürdistan’ın Süleymaniye kentinde doğdu. Erken yaşta Amerika’ya yerleşip, burada Sinematografi ve Film Sanatları yanısıra, Tasarım ve Film alanlarında 2009 yılında lisans öğrenimini tamamladı. Ardından İngiltere’de Central Lancashire Üniversitesi’nde 2014 yılında Film Prodüksiyonunda Güzel Sanatlar alanında master yaptı.
SUNA ALAN/LONDRA