Suriye iç savaşının başlaması ile birlikte Türkiye “açık kapı politikası” uygulayarak milyonlarca Suriye vatandaşının sınırları geçerek ülkeye girmesine izin verdi. Başlangıçta 250 bin kişi olarak öngörülen “mülteci” akını zamanla milyonları buldu. Suriye’nin her bölgesinden gelen milyonlar Türkiye sınırlarına dayandı. O günlerde mülteciler için sınırın yanı başında inşa edilen otuza yakın kamp, hiçbir zaman dünya kamuoyuna açılmadı. Bu kampların “mülteciler” için hazırlanmadığı daha sonra anlaşılacaktı.
Açık kapı politikası adı altında yaklaşık olarak 3,6 milyon Suriye vatandaşı Türkiye’ye giriş yaptı. Uluslararası hukuk gereği “koruma” sağlanmayan mülteciler, “misafir” olarak tanımlandı. Şimdi bu “misafirler” kapı dışarı ediliyorlar.
AB ve Batı’yı “elindeki” mültecilerle sürekli tehdit eden Türkiye, AB ile bu konuda varılan anlaşmaya rağmen, sınır kapılarını açarak bu kez “kapı-dışarı” politikasını uygulamaya koymuş oldu. Başta Erdoğan olmak üzere hükümet yetkilileri ellerindeki en büyük koz olan “mültecileri” nihayet bir silaha dönüştürmüş ve AB, NATO gibi kurumlara baskı uygulamak amacı ile sınır kapılarını açmıştır. İdlib’de sürdürdüğü üstü örtülü savaş “ifşa” olunca NATO ve Batı’dan “yardım” dilemeye başladı. NATO ve Batı’dan bir türlü gelmeyen savaş ve savaş politikalarına “destek”, sınır kapılarını açarak sağlanmaya çalışılıyor. Batı’da, “tehdit ve şantaj” olarak algılanan bu yaklaşım şimdiden bir insani krize yol açmış durumda.
Kara ve deniz güzergâhlarına yönlendirilen kadın, çocuk on binlerce mültecinin oluşturduğu göç dalgası, bu insanların yaşam hakkını tehdit eder boyuta ulaşmıştır. Savaşın gerçek mağdurları olan mülteciler, bu kez savaşın ağır faturasını hayatlarıyla ödeme riski ile karşı karşıya. Nitekim sınırlardan ölüm haberleri gelmeye başladı. Sınırlara dayanan bu göç dalgasını yaratanlar insanlığa karşı ağır bir suç işlediklerinin farkında olsalar gerek. Mültecilere uluslararası hukukun gereği olarak gerçek “koruma” sağlayamayanlar, onları sınırlara sürerek bu insanların hakları ve hukuklarını da ayaklar altına aldıklarının farkındalar. Devletin resmi yayın organları, havuz medyası yayınladıkları göç “rotaları” krizin daha da derinleşeceğini gösteriyor.
AB bu göç dalgası karşısında “çaresiz”. Çaresizliğini mültecileri sert yöntemler ve müdahaleler ve daha fazla para ödeyerek çözeceğini sanıyor. Mülteci krizinin insani boyutunu göz ardı ediyor. Bu kriz karşısında sorumluluklarını ve değerlerini hatırlamak istemeyen AB, çıkış yolu arıyor. Batı’nın mülteci krizi karşısındaki tutumu Türkiye’nin tehditlerinin işe yaradığını göstermesi açısından gerçekten utanç verici. Bu tehdit ve şantajları boşa çıkarmanın tek yolu AB’nin de kapılarını sığınmacı ve mültecilere açması ile mümkün olabilir.
AB Suriye’den gelebilecek mültecilerin dosyasını Almanya Şansölyesi Merkel’e havale etmişti. Baştan itibaren Erdoğan ile mülteci dosyasını müzakere eden ve pazarlıkları yürüten Merkel, bu yeni göç dalgası karşısında öfkesini gizlemiyor: “Türkiye’nin İdlib dolayısıyla karşı karşıya geldiği büyük zorluğu anlıyorum. Ancak benim için kabul edilmez olan şudur ki Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve hükümeti, bu konudaki hoşnutsuzluğunu, biz ve Avrupa Birliği ile diyaloglarında dile getirmedi. Bunun yerine sığınmacıları göndermeyi tercih etti. Bana göre bu, doğru bir yol değil.”
Mart 2016’da imzalanan “Mülteci Anlaşması” Türkiye’nin sınırlarını açmasıyla anlamsız hale geldi. “Düzenli göçmen” programı uygulayarak AB içinde en fazla mülteci kabul eden Almanya Başbakanı Merkel, mülteci anlaşmasına uymayan ve kendilerini zor durumda bırakan Erdoğan’ın mülteci hamlesine karşı hayal kırıklığını dile getirirken, “bunu sığınmacılar üzerinden yapmaya çalışmasının kabul edilemez olduğunu” söylüyor. Merkel’in bu sözleri açık bir itiraf ve hayal kırıklığını ifade etmesi açısından düşündürücü. Çok önce söylenmesi gereken bu sözlerin artık bir değeri yok.
Başta Afganistan olmak üzere, Pakistan, İran ve Bangladeş’ten gelen ve Türkiye’de üçüncü bir ülkeye gitmek için bekleyen on binlerce mülteci de bu yeni göç dalgası ile Avrupa kaplarına dayanmış durumda.
Giderek ağırlaşan ve Ankara’dan gelen mesajlara bakılırsa milyonları bulabilecek bu insani krize BM’nin müdahale etmesi gerekiyor. Milyonlarca insanın yaşam hakkı, sığınma ve uluslar arası hukuk gereği koruma hakkı devletler arasındaki pazarlıklara ve devletlerin insafına bırakılmayacak kadar ciddi bir sorundur.
İnsan hayatı ve barış için sesimizi yükseltmeliyiz.