‘ İlk düşüncemiz hiç de sürgün değildi. Biz darbe olana kadar hatta eşim Pınar Şenoğuz KHK ile atılana kadar geri döneriz diyorduk. İki yıl kalmayı planlamıştık. Bu iki yılı kendi gelişimiz için, çocuğumuzun gelişimi için kurgulamıştık. 

SON MÜLTECİLER 14. BÖLÜM

 

İSMET KAYHAN

HDP’nin Antep il yöneticilerinden Serhat Ovayolu iki yılı aşkındır Almanya’da. Hakkında açılan davalar, evinin özel harekatçılar tarafından basılması, akademisyen eşinin elinden alınan mesleği nedeniyle Türkiye’de artık özgürce yaşama imkanı kalmadığı için ayrıldığını söylüyor. Uzun yıllar Antep’te HDP çalışmaları yürüten Ovayolu, Suruç katliamının bir dönüm noktası olduğunu söylüyor. ‘’Katledilen gençlerin cenazeleri Antep’e getirilmişti, orada gördüm ki devlet bize saldırıyı arttıracak’’ diyen Ovayolu, bu süreçten sonra baskıların peşi sıra geldiğini anlatıyor. ‘’Annemin ve sonra benim evim 60 özel harekatçı tarafından basıldı. Basında ‘KCK Antep yapılanması çökertildi’ başlıklı haberler yapılarak suçlandım. Arkadaşlarım tek tek tutuklandı. Eşim hakkında soruşturmalar başlatıldı. Artık Türkiye’de kalamazdık’’ diyen Serhat Ovayolu mültecilik/sürgünlük sürecini anlattı.

2014 yazı itibari ile bazı ailesel nedenlerden dolayı Antep’e taşındım. Pek tabiki yıllarca bu baskıcı zulüm düzenine karşı mücadelemizi birçok diğer yurtsever Kürt gibi hep HDP veya ardılları gibi Kürt siyasal hareketi içerisinde sürdürdüm. Elbette Antep bana yabancı bir yer değildi, orada doğdum, ilkokulun başını ve liseyi Antep’te okudum ta ki üniversite için kentten ayrılan kadar. Daha sonra döner dönmez hemen bu mücadele içinde yer almak istedim.

HDP yeni kurulmuştu o zamanlar ve Antep’te örgütlenme çalışmaları yürütüyordu ama 2014 senesi hem Kürt Özgürlük Hareketi hem de siyasal alan için olağanüstü gelişmelerin yaşandığı bir yıldı. Örneğin Mart ayında yerel seçimler yapılmış, Ağustosta cumhurbaşkanlığı seçimi olmuştu. Ama bana göre esas gelişme barış süreci yaşanırken kamuoyuna AKP tarafından verilen barış havasının savaşın diğer Kürt bölgelerine yayılması ile değişen yüzüdür. İlk önce Şengal dağına ordan da Eylül ayında Türk devleti destekli İŞİD’in Kobanê’ye saldırmasıdır. Yeni kurulan HDP için örgütlenme çalışması yapmamız gerekirken birden kendimizi Şengal ve ardından Kobanê için sefer olmuş olarak bulduk. Hatta o dönemde biraz dil bilmem üzerinden bazı gazeteci ve yabancı heyetlere yardımcı olmaya çalıştığım esnada, sınırın sıfır noktasında iken AKP polisi ve askerinin halka müdahalesi sırasında bir gaz fişeği atışı ile kolum kırıldı. O zamanki ruh halimiz Berkinler ve niceleri gibi kafalarından vurulup ölenleri düşününce  iyi koluma geldi şeklinde idi. Orada gördük ki devletin bize olan düşmanlığı hiç geçmeyecek gibiydi.

Kürtlerin Rum diyarı

Suruç ve Kobanê iki kardeş şehir, o yapay sınır çekilince bir ailenin bir köyü bir tarafta diğeri öbür tarafta kalmış ama Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan Kobanê’nin Suruç’la ne alakası var diyecek kadar inkar politikasına sarılmıştı. Ama o şartlar altında örgütlenme çalışmaları devam etti ve kasım ayının sonunda HDP görkemli bir kongre yaparak Antep’te çalışmalarına başladı. Ama barış sürecine rağmen polisin, devletin baskısı göz ile görülür seviyede idi. Pazarcık (ki oralı bir ailedenim), Birecik, Halfeti, Suruç, Bozova ve Besni gibi bugün Maraş, Urfa ve Adıyaman’a bağlı yerler kültürel olarak Antep’in periferisinde yer alırlar, Antep burdan aldığın göçün yanısıra özellikle Botan ve Serhat bölgesinden de yoğun göç alan ve benim tespitime göre tüm 4 parça Kürdistan’ın nüfus olarak en büyük ve ekonomik olarak en gelişkin şehridir.

Tarihsel olarak biz Kürtlerin Rum diyarı dediği ama bugün Türkiye olarak adlandırılan bölge ile Kürdistan sınırı Antep’in yaklaşık olarak 50-60 km batısında Amanoslar dağ sırasındadır. Özellikle Türk devleti Kürdistan’ın güney batı hattı olan Elazığ’dan başlayıp Malatya, Adıyaman ve Maraş’ tan geçen ve Antep’te sonlanan bu hattı Kürtsüzleştirmek için özellikle 1980 sonrası yoğun bir çaba içine girmiş ve buralarda yaşayan yerli Kürt veya sonradan göç ile gelen Kürt halkını lümpenleştirerek, asimile ederek ya da doğrudan şiddet yolu ile dehşet bir baskı altına almış bulunuyor. Tabi bunda Kürt hareketinin ilk ciddi örgütlenmesini Antep-Pazarcık hattında yapması, Nizip grevini örgütlenmesi gibi bir dolu mücadelenin mihenk taşı olan olayın etkisi büyük. Zira Antep uzun yıllar solun ve devrimci güçlerin kalesi olarak bilindi. Ama sanırım devlet kendi sınırlarına yakın bir örgütlü halktan korktu ve Antep ve periferisinde sol ve devrimci güçlere yoğun bir baskı içine girdi. Sol git gide kemalizme angaje oldu, olmayanlarda zaten bugün HDP veya bileşenlerinde örgütlü mücadelelerine devam ediyor.

Antep’te 75 bin kişiyle miting

Bu arka plan çerçevesinde Sayın Öcalan’ın formülüze ettiği barış süreci ile birlikte biz yoğun olarak bir çalışma içine girdik Antep’te. Nerdeyse girilmedik mahalle, ev, köy bırakmadan ilk önce Antep ölçeğinde hiç olmamış bir Newroz örgütledik, istasyon meydanında 50 bin üstü bir katılım ile düzenlediğimiz Newroz sonrasında Antep belediyesi sanırım gücümüzden korktu ve o gün bugündür o meydanı kah çevre düzenlemesi kah sudan bahaneler ile bize kapattı. Ardından 7 Haziran seçimlerine hazırlandık, 16 Mayıs’ta ise AKP’nin 40 bin CHP’nin 25 bin, Bahçeli’nin 10 bin kişi toplayabildiği Demokrasi Meydanında 75 bin kişi ile miting yaptık ve 7 Haziran seçimlerinde 155 bin gibi bir rekor oy aldık ve ondan sonra ben devletin baskısının daha barış süreci devam ederken nasıl sertleşmiş olduğunu gördüm. HDP olarak tüm güney batı hattında inanılmaz bir sonuç alınca, ki Antep’te 2 milletvekili, Urfa’da 5 (6. milletvekilliğimiz gasp edildi), Adıyaman’da 1 (ve hatta burada da 2. milletvekilliği çok az bir oyla gitti) tarihi bir olaydı. Bu milletvekillilikleri yanında Maraş, Malatya ve Elazığ’da da tarihi sonuçlar alındı. Olay bundan sonra baskının, tutuklamaları daha da arttığı bir noktaya taşındı.

60 özel harekatçı ile baskın

Suruç katliamı kurbanları Antep’e getirilmişti, orada gördüm ki devlet bize saldırıyı arttıracak. Orada polis bizim güvenliğimizi almadığı için gençler ve partimiz güvenlik önlemi aldı ama sonra “örgüt talimatı ile güvenlik önlemi almaktan” bazı genç arkadaşlar tutuklandı. Seçim çalışmasında yer alan arkadaşların tamamı bir kere tutuklandı ya da en azından gözaltına alındı. Abuk subuk suçlamalar ile sürekli davalar açılmaya başlandı. Sonra eşim Pınar Oğuz barış için akademisyenler bildirisini imzaladı ve Antep Üniversitesi hemen soruşturma açtı. Zaten benim eşim oluşu dolayısıyla rektör tarafından aranmışlığı bile vardır. Akademisyen olarak çalışmak istediği için, alanında (Efrîn ve Kilis sınırı üzerine neredeyse dünyadaki tek uzmandır) başarılı bir akademisyen olduğu için Almanya’da bir imkan buldu.

Benim de HDP içindeki görevlerim bitmişti, belki yurt dışına Pınar ile gideriz diye görev almamıştım ancak sanrım telefonlarım dinlendiği için “yüce” Türk adaleti beni bırakmak istemedi. Nitekim ilk önce annemin sonra da bizim evimizi 60 özel harekatçı ile bastı. Tesadüfen evde değildim ve bir süre kaçak kaldım. Tabi valilik ben dahil diğer arkadaşlar için evlerimiz basıldığı saatlerde KCK Antep yapılanması çökertildi gibi bir açıklama yaparak bizi peşinen “suçlu” ilan etti. Ben iddianamede kaçmama rağmen tutuklanmış ve üstümde “örgütsel doküman” bulunmuş gibi lanse edilmiştim. Sağ olsun avukatların itirazı ile üstümdeki tutuklama kararı kaldırıldı.

Ama gariptir ki valilik açıklaması ile olmayan üst aramamda olmayan örgütsel dokümanlar bulunmasına rağmen tek suçlandığım olay (ki polis 6 büyük klasör hazırlık yapmış) çocukluk arkadaşım olan ve barış sürecinin sonlanması ile Dersim’de şehit düşen Cihan Sînemilî (Kemal Özsönmez) arkadaşın şehadeti ile Facebook hesabımda resmini paylaşmam oldu.

Ve hemen yurt dışına çıktık. Zaten çıkacaktık ama hesabımız sürgün değildi elbette. Şu süreç geçsin döneriz demiştik ama darbe ve abuk subuk suçlamaların son bulamaması ile birlikte kaldık. Özetlemek gerekirse, abuk subuk birçok suçlama ile karşı karşıya kaldım. Süleyman Soylu bile şikayetçi olmuş HDP kongresini tebrik ettiğim bir sosyal medya paylaşımım üzerine.

Geri döneriz diyorduk

İlk düşüncemiz hiç de sürgün değildi. Biz darbe olana kadar hatta Pınar KHK ile atılana kadar geri döneriz diyorduk. İki yıl kalmayı planlamıştık. Bu iki yılı kendi gelişimiz için, çocuğumuzun gelişimi için kurgulamıştık. Dil öğrenmek, belki doktoraya başvurmam gibi. Planımız benim açımdan İngilizceme, Almanca eklemek, o zaman 5 yaşında olan kızımın gideceği ana okul ve ilkokulda İngilizce ve Almanca öğrenerek ülkeye dönmemiz idi. Pınar da bu zamanı kitabını çıkarmaya, araştırmasını yapmaya ayırmak istiyordu. Ama hayat siz plan yaparken olanlardır demiş ya biri, hiç de öyle olmadı. 29 Ekim KHK’sı ile işten atılınca anladık ki bize şimdilik ülkenin kapıları kapalı. Ondan sonra tabiki politik durumu sindirmek çok zor oldu. Psikolojik olarak bir yıkım ardından geldi. Çok mücadele ettik. Birbirimize sahip çıktık aile olarak ve bu süreci bir şekilde atlatmaya çalışıyoruz. Ama şimdi sürgün olarak değerlendirmek en doğrusu. Bizim icin sürgün şartları oluşmuş durumda diyebiliriz. Ama en çok koyan kızımın 5 yaşında bu olgu ile karşılaşması.

En travmatik olanı kızımızın yaşadığı

Biz evlendiğimizde yurt dışına çıkacağımızı biliyorduk ama dediğim gibi bu süreç sadece 2 yıl kalıp dönmek üzerine kurgulanmış idi. Hayatı hep aceleye gelmiş iki insanız, aslında bunu düşünmeye fırsatımız bile olmadı. Hep birbirimize destek olmaya çalışıyoruz. Hatta kızımız da bu hakanın bir parçası. O bizi bu süreçte ayakta tutan şeylerin başında geliyor. Maalesef kızımız, sürgün, iltica, siyaset, politika konuları ile erkenden tanışmak zorunda kaldı. Geçen nerden duymuş bilmiyorum ama Erdoğan’ın Almanya’ya geldiğini duymuş bize, o burda iken biz gidebilir miyiz diye sordu. Çocuk aklı ile o olmayınca ülke bizim için güvenli olmuş oldu ama imkansızlığı anlatmak zor oluyor. O ülkede değil ama adamlarını bırakmıştır dedik. İçimizde ülkeyi özlemeyen yok ama en travmatik olanı kızımızın yaşadığı bence.

Mülteci olmak başlı başına bir mücadele

Şimdi Almanya’da yabancı olmak, mülteci olmak başlı başına bir mücadele alanı. Her alanda zorluk dayatılıyor. İş hayatından eğitim hayatına her alanda zorluk var. Özellikle yükselen ırkçı-faşist dalga ile artık iyice gözükmeye başladı. Biz mülteci olmadan önce neredeyse 1,5 yıl oturum ile yaşadık o dönemde öyle idi. Biz şanslı idik iltica sürecimiz var olan oturumumuz olduğu için çok kolay oldu. Mülteciler dairesini sadece ifade için bir kere gördük. Onun dışında her şeyi avukat mektup ile halletti. Tabi adamına göre muamele yok demek naiflik olur. Bizim akademik arka planımız oluşu, Almanca öğrenmiş oluşumuz, işlerimizin oluşu bu süreci çok kolay hale getirdi. Ama buna rağmen mesela bazı hukuk dışı uygulamalar ile karşılaştık, allahtan avukat vardı ve hemen müdahale ediyordu. Ama bundan sonra bize daha ne gibi sürprizleri var Alman bürokrasinin bilemiyorum. Neticede bürokrasi kavramının bir Alman icadı olduğunu unutmamak gerek.

Size bir şey anlatayım; Antep’te polis hazırlık soruşturmasında ne adım attı isem kayıt altına almış, fotoğraflamış ve benzeri bir sürü takip yapmış. Ve hatta bir gün bir trafik tartışması yaşadım Antep’te beni takip eden terörle mücadele ekibi gelip tartışmayı ayırdı. Ben siz nerden çıktınız dedim hiç çekinmeden seni takip ediyoruz diyorlardı. Bunu dahi baskı unsuru olarak kullanıyorlar idi. Tabi tüm Kürdistan bu halde. Zırhlı araç içinden eril bir baskı yaratıyor. Ama burada gündelik yaşam açısından herhangi bir görünürlük yok tabiki ama ne zaman bir yürüyüş veya başka bir etkinlik düzenleyecek olsak Alman polisi görünür oluyor. Ben hal tavır ve davranışlarını fena halde Türk polisine benzetiyorum. Suratlarında bizden nefret eden aynı ifade var genelde. İstiyorlar ki bu mücadele burada yürütülmesi. Bizden bekledikleri o orada kaldı gibi bir yaklaşım. Ama dedikleri şey imkansız, bizler o mücadele içinde var olduk, ve hatta o mücadele için ülkemizden ayrılmak zorunda kaldık. Yani Türk devleti ve uygulamalarını eleştirip Alman devleti ve uygulamalarını eleştirmemek bence durumu anlamamak demektir. Alman devleti biz Kürtlere karşı hep Türk devletinin sunduğu argümanlar ile geliyor. Hatta aynı yolu izleyerek geliyor. Bu noktadan bakmak lazım bence.

Hemhal olmayı özlüyoruz

İnsan olmanın gereği elbette içinde yaşadığın toplumdur. Biz orada hemen hemen manevi ve maddi her şeyimizi bıraktık. Ama en çok da insanları bıraktık. Bir akademisyen arkadaş ile sohbet ederken ben ülkeyi değilde insanları özlüyorum demiştim bir yanılgı ile o da beni biz “hal” olmayı, “hemhal” olmayı özlüyoruz diye düzeltmiş idi. Çok doğru bir yaklaşım bence de. Özetle içim hiç rahat değil, hala ailemiz orada, annem arada bir geliyor ama bir şey olsa gelemez ise ben bunu kızıma nasıl açıklarım korkusu beni yiyip bitiriyor. Babaannesine ayrı bir düşkünlüğü var kızımın. Bunlar beni en çok düşündüren şeyler. Geçen yıl İbrahim Ayhan arkadaş vefat etti biliyorsunuz, tuzumuz ekmeğimiz var birlikte, tabutuna bir omuz verememek nasıl koydu anlatamam. İnanın bazen birlikte mücadele ettiğimiz arkadaşları arayamıyorum utancımdan. Çünkü nasılsın sorularına verdiğim cevap iyiyim ve bundan utanıyorum. Çünkü genel olarak iyiyiz. Ama onlar bizim yerimize de baskıyı yükleniyor bir anlamda. Ama neyi gönül rahatlığı ile bıraktın derseniz meşhur Türk adaletsizliğini ve kızıma dayatılan ırkçı fasit ve tek tipçi çağ dışı eğitimi diyebilirim.

Politik veya değil bir insan sürgünde yaşıyor ise elbette yüklendiği bir sorumluluk var. Ben kendimi bu halkın bir hizmetkarı olarak görüyorum. İlk geldiğimden beri kendimi her çalışmaya katmaya çalışıyorum. Kaldığımız bölgedeki halkımız ile bir şekilde, ziyaret ederek, düğünlere giderek, bayramlarında giderek vs ilişki kurmaya çalışıyorum. Bizim halkımız çok temizdir. Sofrasında neyi varsa sizinle paylaşır. Ben özellikle ilk geldiğimizde bunun etkisini çok gördüm. Özellikle bir arkadaş ilk geldiğimizde bu şehre uyum sağlamamız yerleşmemiz hatta psikolojik durumumuzla bile alakadar oldu. O da bizim gibi mülteci. Sizin gibi eski sürgünlerden ama ben kendi şahsıma böyle bir kopukluk ile karşılaşmadım. Hatta hemen desteklerini gördüm. Anlıyoruz birbirimizi.

Şimdi Alman yemekleri yapıyorum

Ben üniversiteye gidene kadar yumurta bile kırmayan bir insan idim. Hep gurbet yaşamı beni kendi hayatımı idame ettirme noktasına taşıdı. Hem de içinde yetiştiğimiz siyasal hareket içimizdeki eril canavarı öldürmese de ehlileştirdi. Hobi olarak bir iki amatör yemek dersi aldım zamanında, belki bir restoran açarım diye. Ama buraya gelince bizim gibi hep bir mücadele içinde, üretim içinde olan insanlar için hiçbir şey yapmadan oturmak imkansız gibi, dil eğitimi için işi bıraktığım anlar dışında hep çalışmaya çalışıyorum. Bir gün bir aşçılık ilanı gördüm iş arama sitelerinde gittim; deneyim yok tabi hiç, ilk başta şüphe ile yaklaştılar tabiki ama deneme sürecinden sonra çok memnun kaldılar. Hatta benim çalıştığım saatlere denk getirip gelip yemek yiyen müdavimlerim bile var. Tek yemek de bilmiyordum Alman mutfağından ama bugün tamamen Alman yemekleri yapan bir otelin restoranında 3 şef açıdan biriyim. Neticede yemek sektörü, gastronomi sektörü bir yabancı için Almanya’da en kolay iş bulunabilecek sektör. Ama ben memnunum.

Burası 3. Alan

İnsan buradaki yaşama ister istemez uyum sağlamak zorunda da kalıyor ama ben her alanın bir mücadele veya destek sahası şeklinde kurgulanacağına inanıyorum. Sayın Öcalan biliyorsunuz 3. Alan teorisini anlatırken sadece ülkede örgütlenmekten bahsetmez. Tamam ülke bizim mücadele sahamızdır ama burası da bizim için destek ve diplomasi sahasıdır. Buna göre kendimizi konumlandırmak zorundayız. Biz burada olunca Kürdistan’ın sorunları, sıkıntıları bitiyor mu? En basitinden binlerce çocuk okula erişemiyor, binlerce insan sağlık hizmeti alamıyor. Bir de şimdi burada içinde yaşadığımız toplumun hiç derdi sorunu yok mu? İşte 12 bin yıllık bir ormanı kesmek istiyor kapitalist tekeller bunun için ne yapıyoruz mesela, biz bu toplumun bir üyesi değil miyiz? Ya da Afgan veya Pakistanlılar deporte ediliyor bunun için ne yapıyoruz? AfD ırkçılığı iyice ele aldı, buna karşı hangi mücadele hattındayız? Daha binlerce sorunu var bu toplumun. Bunlarda söylemeyecek sözümüz olmalı diye düşünüyorum.

Ama mücadele her yerde farklı bir alanda yoğunlaşıyor, yoğunlaşmak zorunda ama özünde bir hedef var o da onurlu bir barış ve insan onuruna yakışan bir yaşam. Ama kıyas işine dönecek olursak elbette ülkedeki mücadele çok başka. Orada evimiz için evimizi işgal etmiş bir işgalciye karşı bir mücadele içindeyiz. Ve bu işgalci insanlık değerlerini, onurunu ayaklar altına almaktan çekinmiyor. Her türlü vahşeti uyguluyor. Elbette bu mücadele üstüne bir söz söylemek, küçümsemek dehşetli bir yanlıştır. İnsanlar ne şartlarda mücadele ediyor bazen haberlere filan da yansıyor ama emin olun ki yansıyanlar yüzde bir bile değil. Tabi orada saldırı şiddetlendikçe, İslamci faşist dikta döktüğü kanı arttırdıkça onun buradaki işbirlikçisi olan Alman hükümeti de saldırısını arttırıyor ama bu bile kıyas yapılmayacak kadar küçük bir şey. Ama dediğim gibi şu anda içinde yaşadığımız toplumun dertlerine de ses vermeliyiz. Ben şahsen elimden geldiğince buradaki sol örgütler ile ilişki kurmaya, onlara mücadelemizi anlatmaya, onların mücadelesine katmaya çalışıyorum kendimi. Bunu yapmak bence çok önemli.