28-31 Temmuz 2011 tarihleri arasında, tam da devletin Dêrsim toprakları üzerindeki doğa katliamlarının arttığı bu dönemde “Dağların Anahtarı, Evliyaların Diyarı Özgürlüğün ve Ateşin Kadim Toprakları, Arınmaya, Yaşatmaya ve Özgürleşmeye Dêrsim’e Geri Dön!” çağrısıyla 11. Munzur Kültür ve Doğa Festivali gerçekleşti. Bu dört gün içerisinde çeşitli paneller, söyleşiler ve tiyatro gösterimleri düzenlenmişti.
Munzur Festivali’ne bu yıl katılımın, geçtiğimiz yıllara göre daha düşük olduğu söyleniyordu. Kentte tartışılan konu, festivalden çok, Hidro Elektrik Santralleri-HES’ler ve Hüsnü Yıldız’ın kardeşinin mezar yerini öğrenmek için sürdürdüğü ölüm orucuydu. Ben de dayanışmak üzere Yeraltı Çarşısı üstünde açılan ölüm orucu çadırını ziyaret edip, bazı bilgiler almak istedim. Bugün Dêrsim’in orta göbeğinde bir aile sadece cenazelerini alamadıkları için bedenini ölüme yatırmışsa, bu ülkede hangi demokrasi ve insan haklarından bahsedilebilinir ki? Kürdistan’da toplu mezarlarda binlerce yargısız infaz mağduru insanın yattığından haberdarız. Ama konu Kürtler olunca hiçbir devlet Türkiye’ye yeterince baskı uygulamıyor. Her gün ayakta olan Kürt halkının çığlıkları, ne yazık ki halen duyulmuyor! Hassas olan toplu mezarlar konusunda bile!
Ayrıca festivalin diğer bir özelliği de, 12 Haziran seçimlerinin izlerini taşımasıydı. Toplam 23 sivil toplum örgütünün birlikte organize ettiği ve Belediye’nin desteklediği bir program, ancak festivale iki hafta kala kamuoyuna duyurulmuştu. Festival programının gecikmesi ve organize konusunda bir hayli zorluklar yaşanmış.
38 yıl sonra ilk kez doğduğum topraklarda olmanın sevincini ve güzel duygularını paylaşma imkanı buldum. Fakat bir hayal kırıklığına uğradığımı da söyleyebilirim. Hakları, kültürü ve doğası gasp edilmiş bir halk gerçekliğine tanık oldum. Bunun yanında adeta kendi özünden soyutlanmış, kendisine ters düşürülmüş bir topluluk/gençlik gördüm. Türk devletinin Dêrsim halkı üzerindeki asimilasyon politikalarının, büyük tahribatlara yol açtığını görebiliyoruz. Bir yandan gençlerde ‘Avrupai/modern’ bir giyim tarzı hakimken, diğer yandan da düşüncede ve hakları konusunda bir modernizmin olmadığına da tanık oldum. Gençlerde bağımlılıkların arttığını, yaptığım görüşmelerde öğreniyorum. Ayrıca kadınların, çalışmalara yeterince ilgi göstermediğine tanık oluyorum.
Festival boyunca, panellerde Türkçe dilinin hakim olması, Kürtçe bilenlerin dahi kendi anadilinde konuşmaması, bilhassa yurdışından gelen katılımcıları rahatsız etti.
Bu sadece Dêrsim’e ait bir tabloydu! Örneğin Amed, Van, Batman, Siirt’e yaptığım gezilerde, yaşamın tüm alanlarında Kürtçe’nin hakim olduğunu ve pratikte uygulandığını gördüm. Neden Dêrsim’de Kürtçe halen önemsenmemekte? Sadece Dêrsim’de değil, Avrupa’daki Alevi inancına sahip Kürt potansiyelinde de aynı hastalığı görüyoruz! Neden bu kadar kendisine ters düşürülmüşlük? Bunların üzerine mutlaka gidilmelidir.
Kısacası, başkaldırı kalesi olarak bilinen Dêrsim, kendisine yakışır bir tablo ortaya koymuyor. Halen ulus-inanç kavramlarının yöre halkı tarafından anlaşılmadığını gördüm. Kendilerinin sadece Alevi olduğunu söyleyen yaşlılarımız, hangi ulusa bağlı oldukları konusunda her nedense Kürt kimlikleri ile ön plana çıkmak istememekteler. Genç kesim de, aldıkları bu mirası devam ettiriyor.
38 Dêrsim katliamı, 94 köy boşaltmaları ve şimdi de baraj projeleriyle Dêrsim üzerindeki katliamlarına devam eden egemenlere inat, “Dêrsim’e Geri Dön” çağrısıyla gerçekleştirilen festival 31 Temmuz akşam saatlerinde büyük bir coşku ile son buldu.
Ayrıca çok zor şartlar altında bir belediyecilik çalışması var. Belediyeden beklentiler büyük, fakat insanlarda üretme veya katkı sunma düşüncesi, sıfır denilecek derecede az. Bu da yerel çalışmaları olumsuz etkiliyor.
Sonuç olarak bu söylenebilir: 12. Festival bu yılki festivalden daha farklı organize edilmelidir. Hem içerik ve hem de nitelik açısından!
* NRW Sol Parti (Die Linke) Milletvekili