"Bir musibet bin nasihatten iyidir" derler. Ama bu sözün Türkiye için geçerli olduğunu söylemek çok zor. Türkiye'de bin musibet de olsa, bir nasihat bile etmiyor. İktidara sahip olanlar, iktidarlarını korumak için her yolla direniyorlar. Hele, bu iktidar sahipleri Erdoğan diktası gibi iyice rayından çıkmışsa, tüm insanlık için tehlikeli hale geliyor. Sonuçta hiç kimse için inandırıcılığı olmayan, madara ve maskara bir devlet yönetimi ortaya çıkıyor.
DAİŞ örgütünün İstanbul'da yaptığı son katliamdan sonra iyi bir hesaplaşma kaçınılmaz oldu. AKP diktasının beslediği karga kendi gözlerini oydu. Ama hala akıllanmışa benzemiyorlar. Bütün dünya DAİŞ'in geçmişinden ve palazlanmasından Erdoğan diktasını sorumlu tutuyor. Erdoğan diktası bunu inkar etse de kimseyi inandıramıyor.
Erdoğan diktası Kürdistan'da şehirleri topa tutup yüzlerce sivil insanı terörist deyip öldürüyor. Ama Erdoğan'ın yalanlarına, diktacı medyanın palavralarına kimse inanmıyor. Kayıp ve paramparça cenazeler çöplüklerde bulunuyor. BM, bölgede araştırma yapmak istiyor. İzin verilmiyor.
Erdoğan diktası, açıklama yapan akademisyenleri terörist diye tutukluyor ama bütün dünya karşı çıkıyor.
Erdoğan diktası, gazetecileri, gazete yönetmenlerini terörist diye zindana tıkıyor. Ama bütün dünya kıs kıs gülüyor.
Erdoğan diktası her türlü muhalefeti zorbalıkla bastırmayı çare zannediyor. Bu amaçla milletvekillerinin dokunulmazlığını kaldırırken, asker ve polise dokunulmazlık veriyor. Yargıyı yürütmenin yan kolu haline getiren, yani kendisine bağlayan yasalar çıkarıyor.
Bütün bunlar hukuk dışı bir polis devletinin ve faşist diktanın adım adım kurulmasıdır.
Erdoğan, önce "Eeeeeeyt, otobüse omuz atan, Trene çelme takan, uçağa kafa atan, var mı ulan bana yan bakan?" diyerek kabadayılık taslıyor. Sonra, batağa saplanınca da "Ben ettim, sen etme abi" diyerek düzeltmeye çalışıyor. Erdoğan'ın iç politikada Çözüm-açılım politikaları, dış politikada ise İsrail, Rusya, Mısır ve Suriye ilişkileri artık mizahçıların baş konuları oldu. Sadece mizah olsa, biz de güler geçeriz. Ama bunların her birinin bedeli çok ağır oluyor. Halk açlıkla, katliamlarla, göçertmelerle ve sosyal yıkımlarla bunun bedelini ödüyor.
Erdoğan diktasının temel yanılgısı-suçu ise Türk-İslam sentezine dayanarak kurmaya kalkıştığı tekçi-ırkçı-faşist diktatörlüktür. Bu diktatörlüğün ilk ve temel amacı Kürdistan halkının direnişini ezmek, sömürgeci sistemi restore etmektir. Bu amaçla içeride ve dışarıda her türlü kirli işbirliğine, suç ortaklığına girmiştir. Erdoğan'ın savaş politikası da, barış politikası da Kürdistan Özgürlük Hareketini ezmek üzerine kuruludur. Erdoğan ve onun arkasında birleşen Ergenekoncular bu amaçla DAİŞ ile de işbirliğine girdiler, suç ortağı oldular. Bu işbirliği Rojava ve Kobanê direnişi sürecinde, son bir yıl içindeki Amed, Ankara katliamlarında açıkça görüldü.
Yıllardır iç ve dış kamuoyunda Erdoğan-DAİŞ ortaklığını ortaya koyan sayısız analiz ve açıklama yapıldı. Erdoğan'ın emrindeki özel savaş medyası bunları inkar etse de, bu kanaat güçlenerek sürdü. Erdoğan ve emrindeki medya ne derse desin, dünya onların dediği gibi değil ve onlara inanan yok.
Şimdi, İsrail, Rusya, Suriye ve Mısır ile ilişkiler düzeltilmeye çalışılıyor. Türkiye'nin komşuları ve dış dünya ile ilişkilerinin yumuşaması, sorunlarını siyasi yollarla çözmeyi tercih etmesi olumludur. Ancak bunları gene Kürtlerle savaş ve Kürtlerin imhası üzerine bina etmeye çalışması yeni bir facia olur.
İçeride her türlü muhalefeti susturup ezmeye kalkışan bir diktatörlük rejiminin geleceği yoktur. İç barışını-dengelerini kuramayan bir sistemin ayakta kalması da, dünyada itibar görmesi de olanaksızdır.
Demokrasi güçleri faşist diktacıları durdurup demokratik, eşitlikçi ve özgürlükçü bir geleceğin temellerini atmakla yükümlüdür.
Madımak'ta yakılan, Gezi direnişinde, Cizre'de, Sur'da, Nusaybin'de, Lice'de hunharca katledilen tüm canlarımızın anılarına ancak öyle sahip çıkabiliriz.
Son musibet bu gerçeği ortaya çıkarırsa, tek ve en önemli kazancımız da bu olur.