İç Anadolu Bölgesi’ni gezerken tanıştığım Hasan Polat adlı yaşlı bir amca, büyüklerinin 1845 yılında Karacadağ‘a, oradan Ayaş’a kadar geldiklerini, Gölyazı’ya kesin yerleşme tarihlerinin ise 1850–55 tarihleri olduğunu söylüyordu. Polat konuşurken, insanların buraya ne zaman ve nasıl geldiklerini bilmekten, öğrenmekten öte bir duygu kaplamıştı içimi. Bu insanların mezarlıkları nerede? Hangi taşlara fatiha okudular? Polat bugüne kadar belli bir mezarlıklarının olmadığını belirterek, “Ayaş’ta bizim bir mezarlık varmış” diyordu. (2000’de Yeni Gündem, 8 Temmuz 2000)
Doğu sözün ana vatanıdır. Kürtler topraklarına gömülme şanslarını yitirmişlerdir. Bu yüzden Kürtlerin en büyük mezarlığı sözdür. Kürtler gömülmüştür. Söylenen sözler, yakılan ağıtlar mezarlarıdır da. Bu yüzden ben kendi tarihimi kitaplardan çok, büyüklerin söylediği söz ve ağıtlarda buldum. İnsanın anısını yaşatan mezar taşları ise bir yanda sonsuzluğu verirken, diğer yandan biz olan tarihle de yüzleşme fırsatı verir. Sözgelimi Kürtlerin bölünmeleriyle birlikte mezar taşları da farklı ülkelerin mezarlıklarına taşınmışlardır. Savaşlar yalnız insanı değil, bellekleri de alırlar.
İnsanlar öldükleri zaman anılır. Bu yüzden mezarlar, her zaman, bir topluma ait olmanın birer amblemidirler ve sır ve saflık tehlike ile çevrilidir. 
Mezarlar yerleşim yerlerinin tarihleridirler. Bir köyün tarihi, mezarıyla anlaşılır. Bir halkın bir yerde ne kadar kaldığının tutanağı olan mezarlar ve mezarların üzerine düşülen tarihler aynı zamanda halkın tarihini verirler. Sonuçta insanlar, iyilik ve aşk uğruna, ölümün, kendi düşünceleri üzerinde hâkimiyet kurmasına izin vermemişlerdir ve bu yüzden ağıtlara ve söze sığınmışlardır. Söz ve ağıt ölünün kefenini yırtmıştır.  
Mezar bellektir. Mezar taşlarına bakmak bir yanda geçmişi algılamak olarak karşımıza çıkarken, diğer yandan tarih yeniden canlanır ve ben nerden geliyorum, sorusu bir çırpıda yanıtlanabilir. Toplum olarak belleğimizi yitirdik, diye sürekli bir serzeniş vardır. Bunu tersinden okumak gerek, mezar taşlarımızı kaybettik, demek daha doğrudur. Çünkü kentlerin imar planına göre yer değiştirdi mezarlıklar ve artık ölülere yer bulmak için eski mezarların gözden çıkarıldığı bir zaman dilimi bizi almış ve öğütüyor içinde. 
Kürdistan ziyaretler bakımından oldukça zengindir. Çünkü insanlar korkularını, kaygılarını çözmenin bir yolu olarak, daha doğrusu yaşamdan umut kestikleri anda ölülerin hakimiyetine inanmışlardır ve bu inanış aynı zamanda mezar kültünü de beraberinde getirmiştir. Kürtler gibi ölüsü bol, mezarlığı az bir halkın kendi tarihini az da olsa tanımasında mezarlıkların rolü söz kadar büyüktür. Taş söze, söz taşa kesilmiştir çünkü.
Ölüm, yaşayanlar için bir sırdır ne de olsa ve eski yaşantılardan geriye mezar taşları kalmışsa, elbette ki düşünce ya da kavga bu mezar taşları etrafında örgütlenecektir. İnsanın ruhunu okşayan dostluk kavramı çoğu zaman mezarlıklarda ifadesini bulur. İşte Ehmedê Xanê’nın türbesi ve onda huzur bulan Kürtler... Orada hayaller boşlanmaz, aşk ve umut her seferinde yenilenir ve yenik kalplerin ufku, Xanê’nın mezarını ziyaretle sona erer. O artık bir mezar değildir. Kürtlerin özlemleri, acıları adeta bu mezar ile birlikte toprağa gömülmüştür ve Kürtlerin buraya ettikleri her dua yaşanmak istenen güzelliklerin tutanağıdır.
Mem ile Zîn’in mezarları Cizre’de bir niyet okulu gibidir. Evlenemeyenler, âşık olup kavuşamayanlar bu iki sevgilinin mezarına gidip dilekte bulunurlar. Dilekleri kabul olunca adak verirler. Mezarın diğer bir önemli yanı Bekir’in de burada olmasıdır. Hatta Bekir bir karaçalıdır. Mem ve Zîn ellerini birbirlerine uzatıp, kavuşmak isterken çalılar iki sevgilinin ellerine batar. Kavuşamazlar ve hatta iki yıldızdır Mem ile Zîn. Kadir gecesi birbirlerini görmek isterler; araya bir yıldız girer; ışıltısını yükseltir, bu Bekir’dir yine.
Mem ile Zîn’in mezarlarıyla aşk sonsuzlaşmıştır ve bu iki sevgili yaşayanların belleklerine kazılarak, her aşkta yeniden dile gelmiştir. Yaşayanların ölenlerle elde ettikleri imge, bu mezarlarla tamamlanmıştır. Aşka dinsel değerler verilerek de, iki sevgili kutsanmıştır. Öyle ki Beyazıd’daki Xanê’nın türbesini görüp, Cizre’deki Mem û Zîn türbesini görmemek eksik ibadet olarak anılagelmiştir. Xanê, Beyazıd’dadır ve yöre halkının söz alıp, söz vermesi hep Xanê üzerinedir. Xanê’nın başı ve Kuran-ı Kerim denildiği zaman, kabul edilmeyecek hiçbir söz yoktur. Bediüzzaman Said-i Kürdi’nin bir süre Beyazıd’a gittiği ve Xanê’nın mezarında kırk gün boyunca yatıp kalktığı da düşünülürse, Xanê’nın bir mezartaşı olmaktan öte,  temenniler bütünü olduğunu söylemek hiç de abartı olmaz.
Bağlarken Kürtler mezarlarına sahip çıkmalıdır. On yıldan beri Said-i Kurdi’nin, Şeyh Said’in ve Seyit Rıza’nın mezarları ile ilgili yazıyorum; üçünün de mezarları yoktur. Ancak her hangi bir ilde, bu kişiler için anıt mezarlar dikilebilir. Devlet bu kişilerin ölülerini kaybetmiştir, amacı dirileri de yok etmektir. Ölülerine sahip çıkan dirilerine de sahip çıkar.