Hani AKP basını her yerde bir “üst akıl” arıyor ya; bunu kimi zaman paranoyaya vardırsalar da, bu konudaki ısrarlarının bir bilgiye/tecrübeye dayandığını söyleyerek arkadaşlara hak vermiş olalım.
Biz “üst aklı” nereden bilelim? Varsa da gelip bize akıl falan vermez!
Ama AKP geleneğinden gelenler yıllarca; komünizme karşı mücadele derneklerinde, akıncılar gençlik derneklerinde, daha sonra AKP'yi kurarken, ilk hükümet olurken hep bu “üst aklın” yönlendirmesi ve desteği ile bir yerlere geldiler.
Soğuk savaş sonrası Batı dünyasının Sovyetler Birliği'nin önce durdurulması sonra ise tasfiyesi için devreye soktuğu “Yeşil Kuşak” yaklaşımı miadını doldurmuştu. Böylece bir dönem kapanıyor, başka bir dönem başlamış oluyordu.
İşin doğrusu başta ABD olmak üzere Batı dünyası “Yeşil Kuşak” yaklaşımı üzerinden siyasal İslamın hem örgütsel hem de ideolojik gelişimine önemli katkılar sağlamışlardı. Ayrıca bütün bu dönem boyunca “Dinsiz Sovyetler Birliği” korkusu iki tarafı da birbirine yakınlaştırıyordu.
Özellikle siyasal islamcılar soğuk savaş dönemi boyunca CIA korumasında birçok müslüman ülkede önemli politik ve ekonomik mevziler kazanmışlardı; ama henüz bu tek başlarına iktidara gelmeleri için yeterli değildi.
Daha önce Sovyetler Birliği'nin durdurulması için elverişli bir araca dönüştürülen siyasal islamcılardan ABD ve müttefikleri şimdi de başka bir biçimde yararlanmak istiyorlardı.
Soğuk savaş dönemi boyunca buz dolabından tutulan geleneksel ilişkilerin bizati kendisi artık modern pazar ilişkilerinin gelişiminin birer engeli haline gelmişlerdi. Ayrıca artık Sovyetler Birliği de yoktu.
Müslüman ülkelerde modernleşme hareketlerinin; Kemalist, BAAS'cı modelleri; modernleşme meselesini hep yukardan kotarmaya çalıştılar. Başlangıçta işler iyi gidiyor gibi gözüküyorken; çok kısa bir süre sonra bu hareketler de toplumsal modernleşmenin engeli haline geldiler.
İşte soğuk savaş sonrasında tam da burada AKP'lilerin çokça sözünü ettikleri “üst akıl” devreye girdi. Gidip AKP'lileri buldu, onlarla kapalı kapılar ardında pazarlıklar yaptı. Böyle olduğu için AKP ve Cumhurbaşkanı Erdoğan neyle muhattap olduğunu bizden çok daha iyi biliyorlar.
Soru şuydu; tıpkı batıda olduğu gibi Müslüman ülkelerden de “Müslüman-Demokrat” bir hareket çıkar mıydı?
Bundan murad edilen şey; 57 Müslüman ülkede yaklaşık 1 milyar 600 milyon insanın yaşadığımız yüzyılın bir parçası haline gelmesiydi.
Bu beklentinin öncülüğünü de AKP yönetiminde Türkiye yapacaktı. Bunun için başta ABD olmak üzere bütün Batı Dünyası AKP hükümetlerine muazzam destek oldular.
Başlangıçta işler her iki taraf için de sanki iyi gidiyor gibiydi; Türkiye Batı ile uyumlu; iç pazarını legalleştirmiş, içerdeki sorunlarını demokratik yöntemlerle çözen “model ülke” olacaktı.
Ancak bir süre sonra işler karıştı; iç pazarda elde ettikleri rant, İran'ın kara parası ve halifelik rüyası AKP'yi yoldan çıkardı. Model ülke olmak artık AKP'ye yetmiyordu. Müslüman Kardeşler üzerinden “Sünni İslamın Lider Ülkesi” ve halifelik rüyaları görmeye başlamışlardı. AKP ve Batı dünyası arasındaki görüş farkı zamanla büyüdü ve kopma noktasına geldi.
Hem Mısır'da hem de Türkiye'de Müslüman demokrat bir yapı ortaya çıkmayınca küresel konjonktör de değişti. Bu değişimi herkesten çok Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP yöneticileri biliyorlar.
Hem “IŞİD” hem de “Müslüman Kardeşler” macerasının sonuna geldiğimiz şu günlerde; iktidar olmaya mahkum AKP, biraz da konjonktörel zorunluluktan dolayı siyasal islamcı tek adam faşizmine doğru koşuyor.
Bu rejimin var olmak için zulmünü artırmaktan; bizim de yaşamak için direnmekten ve kazanmaktan başka bir seçeneğimiz kalmadı artık!