Kimine göre basit bir kıskançlıktır. Kabil Habil’i kıskanıp öldürür; çünkü Tevrat’a göre, Tanrı, ikisi de kendisine kurban sunan Habil’in sürüsünden en güzelini seçtiği koçu beğenip kabul etmiş, ama tarımcı Kabil’in meyve ve sebzelerini, en iyileri olmadığı ve üstün körü derlendikleri için geri çevirmiştir. Kıskanıp kızan Kabil kardeşini öldürür. Evet, kardeşidir. Adem’le Havva’nın çocuklarıdırlar. Tarihsel olarak Musevilerden önce yaşamış Sümerleri saymazsak, insanların üçüncüsü ve dördüncüsü.
Neden olarak “kıskançlık” kesindir. “Eski Ahit”in Aramice çevirilerinde bu kıskançlığın gerekçesi de açıklanır: Kabil’le Habil’in birer ikiz kız kardeşleri vardır ve ikizler değiştirilerek evlenmeleri buyrulur. Kendi ikizi daha güzel olan Kabil reddeder ve “namus meselesi”ni kan temizler. İslam kaynaklarında da bir hadiste böyle geçtiği rivayet edilmiştir. Bu da olacak şey değildir, ama Tevrat yorumcuları, gerekçeyi “mal-mülk hırsı”na bağlamış ve Kabil’in Habil’in sürülerini kıskandığını ileri sürmüşlerdir.
Kıskançlıkla mülkiyet arasında mutlaka bir bağlantı vardır, ancak daha önemlisi kutsal kitaplara göre, üçüncü insanın ya da ilk Ademoğlu’nun dördüncü insanı ya da ikinci Ademoğlu’nu öldürmüş oluşudur. Yani? Ölümlü dünya kötülükler, kıskançlıklar dünyasıdır, cinayetlerle başlamıştır! “Dayak cennetten çıkma olduğu” gibi, suikastler de ilk insanla birlikte sahnededir. İdeolojik bir açıklamadır ama iddia vahimdir.
Habil’in kardeşi Kabil tarafından öldürülmesinde de rivayet muhteliftir. Birine göre, ağabey Kabil Habil’e göre güçlü kuvvetlidir, hatta Habil henüz tam yetişkin bile değildir, öldürülmesi kolay olur. Ancak bir diğer rivayet, kardeşlerin önce düello türünden bir kapışma yaşadıklarını ve küçük ama daha güçlü kardeş olan Habil’in Kabil’i yendiği, ama öldürmeyip canını bağışladığı şeklindedir. Ardından, Habil, beklemediği bir zamanda öngörmediği biçimde kardeşi tarafından öldürülmüştür. Tam suikasttır yani. Önceden tasarlayıp adam öldürme. Planlı tuzağa düşürüp canını alma!
ÖZEL BİRLİKLER, DEVLET VE CİNAYET
Kutsal kitaplar ilk insanlara reva görür de suikastler orada kalır, sürmez mi? Hem de nasıl sürer. Hiç ara vermez. Birbiri peşi sıra sökün eder.
Mal-mülk hırsıdır asıl insanların gözünü döndüren. Cinayetler de özel bir cinayet biçimi olan suikastler de yine özel biçim oluşturan cinayetin kolektifleştirilmesi olarak soykırımlar da herhangi kıskançlıktan değil ama buradan türer.
Yoksa insan sever ya da sevmez, insan halidir; beğenir ya da beğenmez, ister istemez, ama hiçbiri öldürmeye, hele anlık öfkeyle değil de planlı programlı öldürmeye, taammüden cinayet ya da suikasta götürmez. İnsanlık, henüz okuma yazma bilmeden, kitap-defter tanımadan, hatta birbirleriyle belki yalnızca işaretler ve sonra giderek anlam yüklenmeye başlanan tek heceli seslerle iletişim kurmaya çalışırlarken, Neolitik ve öncesinde, henüz mal-mülk tanımamışken yani, ölüm yok muydu? Vardı kuşkusuz, insanlığın kendisinin bile zor farkında olduğu, doğru dürüst üretim yapmadığı, toplayıcılıkla yetindiği, yavaştan avcılığa geçtiği zor yıllarında, evet ölüm fazlasıyla boldu. Ama yalnızca hayvanlar tasarlanarak, beslenme kaynağı ve av olarak öldürülürdü. Bir de bir toplulukla bir diğeri av ve toplayıcılık alanları için kapışırlardı. Ama insan toplulukları mal-mülk sahipleri ve yanında çalışanlar olarak henüz ayrılmamışlardı, çünkü sahiplenecek mal-mülk yoktu henüz. Toplanan ve avlanılanlar karın doyurmaya bile yetmemekteydi. Başkasının hakkını gaspedip onun aleyhine mülkiyete geçirilecek şeyler yoktu henüz. İnsanlar hak ettiklerini bile, midelerinin gurultusunu bastırabilmek için olsun, bulup buluşturup tüketemiyordu çünkü.
Nerede ki, mülkiyet, mülkiyet konusu olacak biçimde bir insan tarafından kendisine yetenden fazlası üretilerek oluştu, orada, insanlar, bir daha, bu durumu kaldırmadan artık aralarında uzlaşmaya varamaz biçimde bölündüler. Bundan sonrası, bütün uzlaşmalar geçici ama kavga asıl oldu. Barış, bundan böyle iki savaş arasındaki ateşkeslerden fazlası olamadı.
Kavga… Sürekli kavga.
Kavgada koşullar eşit olsa neyse!.. Hiçbir zaman olmadı. Sömürülen ve ezilenler daima eşit hak istediler. Sömüren ve ezen egemenler ise vermemekte ısrar ettiler. Neden versinlerdi ki, zorla almışlardı. Bileklerinin hakkıydı!
Ne demekti bilek hakkı? Sadece iki insanın gerçekten bileklerinin gücüyle kararlaşsa amenna. Buna hiç fırsat tanınmadı. İnsan toplumları mülk sahibi ve olmayanlar olarak bölündüğünde, daha ilk andan itibaren, egemenlere mülklerini ve tüm getirilerini garanti altına alıp koruyacak bir aygıt gerekti. Hatta insanlar bölünürlerken, bu aygıt da oluşmaktaydı. İnsan toplumunun içinden üremişti. Ama bu toplumun sırtına yabancı bir ur gibi, kene gibi yapışmıştı. Tabii ki üreten çoğunluğun ürettiklerinden aldığı paylarla finanse oldu. Eskiden avcıların kullandıkları ve tüm toplumun olan silahlar, özel ellere devredildi hemen. Özel silahlı birlikler ortaya çıktı, artık toplum silahsızlandırılmış, bu özel silahlı adam birliklerinin insafına terkedilmişti. Onların değil aslında. Bu özel silahlı adam birliklerinin koruyuculuğunu üstlendikleri, onun için beslendikleri egemen sömürücülerin insafına…
Silah her şey oldu bundan böyle. Aygıt devletti. Devletin temeli silaha, şiddete dayandı. İnsafsızlığa. Ölüme. Öldürmeye. Silah neye yarar ki başka? “Güvenlik” denen şey nedir ki? Onca ölümle, katliamla gözü doymamak nedir ki? “Silah bırakırlarsa...” tartışmasına varmak üzere, ne dağlarda ne ovalarda başkasının elinde silaha tahammül edilmemesi nedendir? Neden “devlet, kendi sınırları içinde başka silahlı kimselere göz yumamaz” görüşü önyargı türünden tartışmasız doğru kabul edilir? “İlericiyim”, “demokratım” diyenler tarafından bile, neden?
Artık en küçük itiraz, en ufak muhalefet ve direnme ölüm demek oldu. Başlangıçta tutsak almak masraflı olduğundan, istisnalar dışında tutsak alınmadı hiç. Başka bir kavmin egemeni, prensi falan, özetle masrafını karşılamak bir yana, rehinlik karşılığı yüklü bir bedel alınacak olanlar, bağışlandılar yalnızca. Kenan Evren, neden “asmayalım da besleyelim mi?” dedi ki yoksa? Yüzyılların geleneğinden süzülüp gelmişti tutumu. Şimdi neden “ip” dolandırıldı ki seçim önceleri ortalıklarda? Neden hemen tüm “etkisiz hale getirilenler” ölüdür, vücut bütünlüklerine bile saygı gösterilmez? Bundandır!.. Kabil’in izi sürülmektedir!
Devlet demek, yiğitçe ve “bilek hakkı” üstünlük iddiası demek değildir. En şövalyece zamanlarda bile öyle olmamıştır. Eğlence olsun diye bile öldürmek vardır egemenlerin tarihlerinde. Roma arenalarında gladyatörlere reva görülen türden ölümler gibi.
Savaşta ölüm, en katlanılır olanıdır belki. Ki onun da hilesi hurdası boldur. Düpedüz hile kadar, kimyasal silahı vardır, biyolojik olanı da. Ölüm kahpece gelir. Bir kişinin üzerine füze atıldığı olur! Uçaklarla dağ taş bombalanır.
Yine de “eh” dedirtecek türdendir. Çünkü faili meçhuller vardır örneğin. Ve suikastlar... Binlerce faili meçhul tanımıştır bu topraklar. Bize de özgü değildir kuşkusuz. Latin Amerika’nın gerilla savaşından geçmiş, hatta geçmemiş çok sayıda ülkesi görmüş, yaşamıştır “ölüm mangaları”nı. “Yeşil” gibilerini. Cem Ersever gibilerini.
“Ölüm mangaları” örgütlüdürler; öldürmek için örgütlenmişlerdir. Zaten her devletin “gizli servisleri” vardır. Yasalara sığmayacak “kirli” işlerini görecek gizli “servisler”. Bunlar, MİT gibi, CIA gibi, MOSSAD gibi, yine de belirli yasalarla sınırlanmışlardır. Öldürseler de gerektiğince öldürmeleri problem oluşturabilir diye, özellikle çatışmanın doruğa çıktığı günlerde daha “özel” örgütlere ihtiyaç doğar. Hiçbir biçimde savunulamayacak, devlet şiddet ve öldürmek demek olsa bile, ülke içi ve dışında görüntüyü kurtarmaya elvermeyecek denli kanlı katillikler için daha “özel” gizli örgütler çıkarılır ortaya. NATO’da Gladio denmiştir. Amerika’daki ve bizdeki genel adı ise Kontrgerilla. Ordu içinde önce Teşkilat-ı Mahsusa, sonra Özel Harp Dairesi, sonra Seferberlik Tetkik Kurulu, özel olarak jandarmada JİTEM, yetmediğinde Hizbulkontra, binlerce insan öldürür, öldürmüştür.
Gelinir, köy yakılır, köylülerin gözü önünde bir bölümü alınır az öteye götürülüp kurşuna dizilir. Bir daha haber alınamaz, ‘faili meçhul’dür.
Kürt işverenlerinin “örgüte yardım ettiği”nden kuşkulanılır. Birer birer kaçırılıp infaz edilirler. Bu, işte, dolaysızca suikasttır. Savaş Buldan ve Behçet Cantürk böyle öldürülmüştür örneğin.
SUİKAST ORTAKLIÐI
Suikastın tercih edilmesinin, başka türlü olamayacağına inanılarak, hedef alınan muhalif hareketin darbelenip sekteye uğratılması gibi temel bir nedeni vardır. Nasıl ki kitlesel kırım ve faili meçhuller kitlelere korku salmayı amaçlarsa, suikastler de, kitlelerin peşinden yürüdüğü örgüte ciddi bir darbe vurmayı amaçlar.
Tarihe göz atıldığında görülecek olan, ortadan kaldırıldıklarında, gidişatın raydan çıkma ihtimali olan, oluşturdukları hareketlerle özdeşleşmiş önderlerin hedef alındığıdır. Bireyle örgüt kuşkusuz örgüt lehine bir ilişki oluştururlar, ancak sık görülen, önderlerin örgüt ve örgütün gelişmesi üzerinde fazlasıyla etkili olduklarıdır. Bu nedenle, ilerici, muhalif örgütlerin önder ve yöneticilerine yönelik suikastlerle suikast girişimleri çoktur. Abdullah Öcalan’a yönelik Çiller komutasındaki girişim bilinir.
Fidel Castro yüzlerce suikast girişiminden kurtulmuştur. Lenin’e, 1918’de bir suikast gerçekleştirilmiş, birkaç yıl sonra ölmüştür. ABD’nin kurucu başkanı G. Washington’u hedef alan suikast son anda önlenmiştir. Köleliğin kaldırılmasıyla sonuçlanan Amerikan iç savaşının başkanı Abraham Lincoln onun kadar şanslı olamamış ve öldürülmüştür. Suikast ile öldürülen ilk Amerikan Başkanı’dır. İkinci Dünya Savaşı’nda ABD’nin başında olan F.D. Roosevelt de suikasta hedef olup kurtulan başkanlardandır. Üçünün de kritik dönemlerde kritik görevler üstlenmesi, uğradıkları suikastlerin ortak özelliğidir.
M. Kemal de suikast düzenlenmiş ama atlatmıştır.
Suikastlerin bir diğer ortak özelliğiyle; bitirelim!
Son Paris suikastında üç PKK’li kadın militanın net bir suikast ile öldürülmeleri ardından, “örgüt içi hesaplaşma” tezi işlenerek suikast ve sonuçlarının da değerlendirilmesinden geri durulmaması, ayak üstü akla gelen bir tutum değil ama geneldir. Suikastin tam bir dezenformasyon örneği olarak ölenlerin ve ait oldukları tarafın üstüne yıkılması, hiç değilse bir sis perdesi ardında kalması, çoğu kez de devlet tarafından mağdur “taraf”a yönelik yeni bir saldırı hamlesinin dayanağı yapılması, işin içinden sıyrılmadan da öte, amaçlanan zararın azamisine ulaşmak bakımından hemen tüm suikastler için ortak özelliktir. M. Kemal’e yönelik İzmir Suikastı örneğin, tam bir “temizlik kampanyası”na vesile edilmiş; Paris Suikastı ile de en başta “örgüt içinde bölünme” yaratılması amaçlanmıştır. İstenen; Paris’in ortasında, Fransız ve NATO “özel kuvvetleri”nin ve onlarla ortak çalışmakta olduğu bilinen Türk Kontrgerillasının etkinlik alanında onların değil, ama başkalarının suikastçılığına inanılmasıdır! ‘’Kaç kişi inanırsa, kaçının kafası karışırsa kârdır’’ inancıyla devletlerin aklanması… Bu olanaksızdır!
MUSTAFA YALÇINER: Suikast ile hedeflenen nedir ?