
,
Barışın Türkiye ve Kürt halkı için yeniden nasıl ortaklaşacağını yazar Aydın Çubukçu ile akademisyen- yazar Harun Ercan anlattı.
Türkiye’de barışı konuşmak, öncelikli ve en temel sorunlardan biri olan Kürt özgürlük mücadelesinden başlamayı elzem kılıyor. Zira uzun yıllardır yaşanan iç savaş, çözüm süreci; sonrasında devrilen masa ve Suriye savaşı ile de başka bir boyut kazanan Kürt meselesi artık sadece Türkiye’nin değil, bölgenin de geleceğini tayin eden önemli bir unsur. Fakat gerek bölgenin gerekse de Türkiye’nin içine düştüğü çözümsüzlük döneminde barışın yeniden tarif edilmesine olan ihtiyaç her geçen gün daha da keskinleşiyor. 7 Haziran öncesi ve sonrasında Türkiye’de tablonun hızla değişmesi, Rojava’da yaşanan devrim; barışı nasıl ele almamız konusunda yeni bir yol haritası mı yoksa söylem değişikliği mi yapılmalı temelinde çeşitli soruları ortaya koyuyor.
Barışın Türkiye ve Kürt halkı için yeniden nasıl ortaklaşacağını, barış söyleminin pratikte kendine yer bulup bulamadığını ve bunun Kürt sorunu temelinden nasıl konuşulacağını yazar Aydın Çubukçu ile akademisyen- yazar Harun Ercan anlattı.
Kürt sorunu artık dünya meselesidir
Yazar Aydın Çubukçu, barışın Türkiye açısından çok uzun zamandır devletlerarası bir meseleden ziyade; devletle Türkiye’nin siyasi sınırları içerisinde yaşayan bir halk arasında olanı anlatmak için kullanıldığını dile getiriyor. 1 Eylül Dünya Barış Günü’nün asıl amacının dünya konjonktüründe savaşların bir daha olmayacağını sağlayacak bir kamuoyu ve anlayış oluşturmak, barışın önemini vurgulamak olduğunu ifade eden Çubukçu şunları söylüyor: “Türkiye’de barışı, Kürt sorunu ile ilişkilendirmeden konuşmak neredeyse imkânsız. Bunun haklı gerekçeleri var çünkü biz de yılladır 1 Eylül’ü iç barışın sağlanması ve taleplerin dile getirilmesi için kullanıyoruz. Şüphesiz ki dünya çapında, Avrupa’yı kasıp kavuran, Pasifik’ten pek çok kıtaya milyonlarca cana mal olan iki büyük savaşın yıkımlarıyla karşılaştırıldığında bu, küçük ve bir ülkenin kendi iç sorunu gibi görülebilir. Oysa Kürt sorunu başlangıcından bu yana uluslararası bir sorundur. Şimdi, yaşadığımız günlerde Ortadoğu’nun kazandığı yeni görünüm açısından bakıldığında, artık bölge çapında olmayı da aşıp bütün dünyayı ilgilendiren bir sorun halini almıştır. Dolayısıyla Kürt sorunu, başta Türkiye’nin, sonra bölgenin şimdiyse bir dünya sorunu oldu. Geldiğimiz aşamada devlet, uzun çözüm süreci macerasından sonra şimdi artık yalnızca ülke içindeki Kürtleri yıldırmak ve sindirmek için değil, sınır ötesi Kürt varlığını da bir savaş nesnesi haline getirdi. Bu yüzden bugün Dünya Barış Günü tam da bu açıdan değerlendirilmeli.”
Çözüm de barış da bu topraklarda olacak
Çubukçu, barışı yeniden ele alma pratiğinin şimdi mümkün görünmese de çözüm sürecinin halklar arasında bir yakınlaşmayı ve geleceğe dair umutla bakmayı kısa bir süre de olsa sağladığını ifade ediyor. Bütün eksikliğine ve gediklerine rağmen çözüm sürecinde asker ya da gerilla cenazelerinin olmamasını, insanların işlerinin iyi gitmesini ve bölgede savaş dışında bir yaşamın yeniden canlanmasını, olumlu gelişmeler olarak değerlendiren Çubukçu, “Savaş dışında artık başka bir şeyin gelişmesine katkı sunan bir süreçti bu. Fakat bunca olumlu şeye rağmen akabinde beklenen barış gelmedi. Aksine şimdi bütün bölge; sadece Kürt illeri değil, Suriye ve Irak da dahil olmak üzere hatta neredeyse bütün Ortadoğu, bir dünya savaşının düğüm noktası görünümünü kazanmaya başladı. Bu bir süre önce vekâlet savaşı olarak adlandırılıyordu fakat artık vekalet değil, doğrudan asiller savaşı olacak diye bir korkuyu ne kadar taşırsak o kadar yerinde olacak. Dünya iyiye gitmiyor velhasıl bunun düğüm noktası da gerçekten Kürtler. Bu yüzden sorunun çözümü de başlangıcı da bu topraklarda olacak. Çünkü sorunun ortaya çıkış şekli, aktörleri ve karşılıklı mevzinelişleri Türkiye’deki süreçten etkileniyor. Bugün Türkiye Cumhuriyeti, PYD’yi bir iç düşman olarak görmekte, dolayısıyla Suriye’deki savaş her ne kadar IŞİD’e karşı yapılıyormuş havasında olsa da şu anda kazandığı eğilimler doğrultusunda asıl hedef oradaki Kürtler” diyor.
Devlet muhatap değiştirmek istiyor
7 Haziran sonrası hızla değişen tablo ve sınır ötesine sıçrayan savaşın ardından nasıl bir barış mücadelesi verilmeli sorusuna Çubukçu şu yanıtı veriyor: “Bu sorunun Türkiye’deki çözümünün nasıl olacağına dair baktığımız zaman eski perspektiflerin artık çok da geçerli olmadığını düşünüyorum. Devlet açısından şöyle bir durum var; devlet muhatap değiştirmek istiyor. AKP, Kürt Özgürlük Hareketi yerine; Kürt korucu aşiretlerinden burjuvazisine, komisyonculardan müteahhitlere, mollalardan ve melelerden oluşan yeni bir Kürt grubu oluşturmak ve onunla bu meseleyi tartışmak gibi akıl almaz, gerçekleşmesi hemen hemen imkânsız yen bir plan peşinde. Tabii muhatap değişince Kürt sorununun ana ekseni de değişecektir. Kürt Özgürlük Hareketi’nin sorun olarak tartıştığı hiçbir unsur artık devletin gündeminde olmayacak. Belki basit bir kimlik meselesine ve anayasada yapılacak basit bir düzenlemeye indirgenecek. Ama bugün özellikle HDP’nin ortaya koyduğu ve savunduğu ilkeler açısından baktığımızda Türkiyelileşme ve demokratikleşmenin söz konusu bile edilmeyeceğini söylemek zor değil. Bununla birlikte sözde bir çözüm süreci başlatmak isteyecekler. Ama bunun nesnel ya da tarihsel bir karşılığı yok. Bu sorunu çözmekten çok daha da derinleştirmeye hizmet eder. Zira aktör olarak öne sürülecek yeni zümrenin Kürt halkını temsil etmesi gibi bir durum söz konusu olamaz.”
Aydın Çubukçu, emek ve demokrasi güçlerinin Kürt sorunu temelinde barışı yeniden tesis etmesinde ortaklaşması gerektiğini ise şöyle ifade ediyor: “Türkiye’de Kürt sorunu, demokrasi mücadelesinin en önemli bileşenlerinden bir tanesi. Kürtler açısından demokrasi elbette kendi öz sorunları. Fakat Türkiyeli milyonlarca işçi ve emekçi açısından demokrasi unsurlarından biri ve elbette çok önemli bir unsur ama hepsi değil. Bu ayrım içinde bakmak gerekli. Hem Kürt halkının hassasiyetlerini gözetmek hem de Türkiye halkının ihtiyaçlarını gözetmelidir emek ve demokrasi güçleri. Bunun önemini ret etmeden ve bu olmaksızın demokrasi mücadelesi verilemeyeceğini peşinen kabul ederek yürütülmesi gerekir mücadelenin. Bu mücadele hem işçi emekçilerin, kent aydınlarının temel ihtiyaçları açısından mücadeleyi tanımlarken hem de Kürtlerin kendi talepleri etrafında bir taban yaratmayı kolaylaştıracak. 7 Haziran seçimlerinde hatırlayalım; Türkiyelileşme bu kapsamdaydı ve çok da etkili olmuştu. Hiç umulmadık çevrelerden HDP’ye oy geldi. Bu da demokrasi mücadelesinin bütün halklar açısından yükselmesini sağlamıştı. Bugün de aynı çerçevede yürütülmelidir mücadele. Zira 7 Haziran bu anlamda çok önemli bir düğüm noktası ve Türkiye’deki halkların ortak çıkarını çeşitli platformlarda birleştiği bir yer oldu. O dönem Rojava’nın yükselişini de hesaba katacak olursak gelecekte de halkların taleplerinin birleştirilebileceğine örnek olacaktır.”
“Dolmabahçe Mutabakatı hakiki toplumsal barış çerçevesidir”
Akademisyen- yazar Harun Ercan, Kürt sorunu açısından bakıldığında Türkiye'deki iç savaşı demokratik bir temelde çözmeye niyeti olmayan otoriter bir rejimin varlığından söz ederken; barışın Dolmabahçe Mutabakatı kapsayıcılığında konuşulabileceğine işaret ediyor: “Savaş koşulları sertleştiğinde birçok insan "barış" kavramı "çatışmasızlık" yani politik şiddetin seviyesinin azalması ile eş görür. Ama ortada otoriter bir rejim var. Bu gibi siyasi rejimler doğası gereği baskı ve şiddetle ayakta kalır ve şiddeti mütemadiyen yeniden üretir. Haliyle, Türkiye'de barışın liberal tanımı siyasetin gerçekliği karşısında artık tutunamıyor. Çözüm süreci bozulduğundan bu yana Türkiye'deki halklar bir iç savaş düzleminde yaşıyor. Kürt meselesi ve ırkçılık elbette en yakıcı ve diğer tüm sorunların tarihsel-güncel kökenini oluşturuyor. Ama var olan tüm iç savaş düzlemlerini demokratik bir temelde çözmeye niyeti olmayan bir çerçeveden barışı konuşmak bilakis daha fazla şiddet dalgasına, muhalefetin güçsüzleşmesine ve ayrışmalara yol açıyor. O yüzden, Dolmabahçe Mutabakatı kapsayıcılığı ile Türkiye siyasi tarihinde referans verilebilecek tek hakiki toplumsal barış çerçevesidir.”
“En ciddi sorun toplumsallaşamaması”
Barış söyleminin pratiği ve güncel politik alanı ne kadar etikediği sorusuna ise Ercan şu yanıtı veriyor: “Bugün barış söylemi ve mücadelesi için en ciddi güncel sorun, var olan siyasi cemaatleri aşacak şekilde örgütlenememesi haliyle de toplumsallaşamamasıdır. Bunda iki faktörün etkili olduğu söylenebilir. Birincisi, Türkiye'de gerçek anlamda sivil toplum diyebileceğimiz bir toplumsal-siyasal alanın oluşmasına devletin neredeyse 100 yıldır hiç izin vermemiş olmasıdır. Oluşturma çabaları da ya baskı ya da eklemleme politikalarıyla boşa çıkarılmıştır. İkincisi, barış mücadelesi hızlı ama ciddi kayıplarla geçen 1990'lar sonrası 2000'li yıllarda birtakım STK'lar üzerinden fazla kurumsallaşmış ve profesyonelleşmiş, sokağa değil bürolara ve konferans salonlarına kendisini kitlemiştir. Bu yüzden, Türkiye'de var olan siyasi cemaatlerin sınırlarını aşabilecek barış mücadelesi, güncel politik alana önemli müdahelelerde bulunabilmiş olsa da (örneğin Barış İçin Akademisyenler), sürdürülebilir bir barış mücadelesi ortaya koymak noktasında yapısal engelleri aşamamakta.”
“Öcalan ile müzakere yapmadan mümkün değil”
Kürt Özgürlük Hareketi’nin şu an Türkiye'deki kayda değer tek muhalif siyasi hareket olduğunu belirten Ercan; Kürtlerin Suriye iç savaşında da oranın geleceğini tayin edebilecek ölçüde güçlenmiş olduğuna dikkat çekerek, son bir yılda Türkiye’nin sınır içinde ve ötesinde yoğunlaştırdığı saldırılara karşı etkili bir barış politikasını ise şöyle tarif ediyor: “Önceki müzakere süreçlerinin ortaya koyduğu bir deneyim var: Öcalan ile müzakere yapmadan, Çatışma Çözümü Literatüründeki gerekli ilk 3 aşamayı gerçekleştirmek mümkün değil. Öncelikli olarak (1) gizli veya açık görüşmelerle politik şiddet kontrol altına alınmalı, (2) toplumsal barış için kamuoyu oluşturulmalı sonra da (3) barış anlaşması imzalanmalı. Bu koşullarda, Öcalan üzerindeki tecridi kaldırmamak, müzakerelere başlamamak Erdoğan için siyasi bir tercih meselesi. Sonuçta savaşın diğer tarafı müzakerelerden yana olduğunu sıklıkla dile getirmekte. Kürt düşmanlığı konusunda AKP iktidarının bir sınırı olup olmadığını Rojava bağlamında görme imkanımız olacak. Çünkü Rojava'da da Kürtlere karşı savaşmak demek "topyekun savaş" anlamına geliyor. Eğer Erdoğan yakın süreçte müzakere seçeceğine hiç yönelmeyecekse, barış siyaseti güdenlerin sesini barışın ne anlama geldiğini en iyi bilenler dahi duyamayabilir.”
Barıştan başka çare olmadığını göstermesi önemli
Yakın zamanda FARC'ın Kolombiya Devleti ile yaptığı barışı anlaşmasının Türkiye için yöntem bakımından örnek teşkil edebileceğini söyleyen Harun Ercan şunları ifade ediyor: “FARC ile Kolombiya arasındaki müzakereler, umudun yanı sıra, izlenmesi gereken çatışma sona erdirme yöntemi bakımından faydalı olabilir. Çünkü FARC ile Kolombiya devleti oldukça yenlikçi ve aşamalı bir müzakere yöntemi denedi ve şimdilik sonuç elde edilmiş durumda. Buradaki çatışmanın köken nedenleri Kürt meselesinden çok farklı ve FARC'ın Kürt Özgürlük Hareketine kıyasla sahip olduğu toplumsal ve siyasal destek çok daha sınırlı. Buna rağmen barış anlaşmasının imzalanmış olması; askeri alanda on yıllar boyunca yenişemeyen siyasi aktörlerin barıştan başka çaresi olmadığını göstermesi, barışın çoğu iç savaş düzleminde devletler ve siyasi hareketler için izlenecek başka yol kalmadığında mecburiyet temelinde geliştiğini göstermesi bakımından da oldukça önemli.”
Suzan A. Demir