• NATO, sadece bir ‘güvenlik’ konseptiyle sınırlı olmayan, ulusal ve uluslararası düzlemde politik, ekonomik ve militarist kontekse uygun, güçlü ve belirleyici bir sistem aparatıdır.
  • Türkiye, tehditleri canlı tutarak kendi pozisyonunu güçlendirmeyi her zaman tercih etti. Özellikle Ortadoğu’ya ve Kürt meselesine yaklaşımı, bu stratejik anlayışla ilgilidir.
  • Tehdide dayalı stratejinin sürdürülmesi ile Kürt meselesinin demokratik çözümü arasındaki gerilim, süreç özelinden de anlaşılacağı üzere belirgin bir hal almış durumdadır.
  • Sürecin, demokratik siyaset stratejisi ile güvenlikçi strateji arasındaki sıkışmış halinin aşılması, birçok güçlüğü barındırıyor. NATO Zirvesi sonrası yeni bir krize de işaret edebilir.

* SEZAİ TEMELLİ

12 üye ile 1949’da kurulan NATO, 32 üyeye ulaştığı 2026 zirvesini Ankara’da gerçekleştirdi. Sovyet tehdidi gerekçesiyle hayata geçen, iki kutuplu dünyanın zemininde yapılanan, Soğuk Savaş'ın askeri-politik angajmanlarını kurgulayan NATO, aslında kapitalist modernitenin müesses nizamını sağlayan küresel askeri bürokratik bir yapılanmadır. Bu özelliği, kuruluş yıllarına göre bugün çok daha belirgin bir hal almış durumdadır. Sadece bir ‘güvenlik’ konseptiyle sınırlı olmayan, ulusal ve uluslararası düzlemde politik, ekonomik ve militarist kontekse uygun güçlü ve belirleyici bir sistem aparatı olarak hareket ediyor.

Türkiye ve Yunanistan, NATO’nun kuruluşundan sonra 1952’de katıldılar. Türkiye, Batı Bloku’nun Sovyetler Birliği sınırında olduğundan, NATO için her zaman önemli bir üye olageldi.

Her ne kadar NATO’nun kuruluş mantığı, Soğuk Savaş sistemine dayanıyor olsa da Soğuk Savaş sonrasında da varlığını korudu. NATO, özellikle Soğuk Savaş’ın bitiminden sonra agresif yayılmacı bir politika izledi. Eski Doğu Bloku ülkeleri ile birçok Balkan ülkesi ittifaka katıldı. Bu agresif genişleme, Rusya’nın çevrelenmesi, hatta Ukrayna’nın da NATO’ya katılma olasılığı son dönem askeri politik gelişmelerin önemli bir belirleyicisi oldu. Bugün NATO’nun karşısına aldığı güçler Rusya ve Çin’dir. Rusya’nın Avrupa’ya sınırdaş olması ve 2014 sonrası Ukrayna’ya yönelik yayılma politikaları, onu birincil tehdit haline getirdi. NATO’nun mevcut siyasi ve askeri stratejisi Rusya’yı çevrelemek ve etkinliğini azaltmak üzerine son dönemde inşa edildi. 

Küresel siyasetin militarize edilmesi

Diğer taraftan NATO’nun Hollanda Zirvesi’nde aldığı savunma bütçelerinin GSYİH’nin yüzde 5’ine yükseltilme kararı, dünyadaki silahlanma yarışını da kuşkusuz artırıyor. NATO ülkelerinin daha fazla silahlanması, Rusya ve Çin’deki güvenlik endişelerini artıracak ve onları da daha fazla silahlanmaya yöneltecektir. Bu döngü, küresel silahlanmayı tarihte görülmemiş bir düzeye çıkarabilir. Küresel siyaseti militarize eden bu yönelimin başını da Trump çekiyor. Bu yönelim sonucunda ortalama olarak silahlanmaya, savaş sanayine ayrılan kaynakların iki katına çıkabileceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu artış, küresel yoksulluğu, özellikle de çevre ülkelerdeki açlık, işsizlik ve yoksulluğu daha da derinleştirici etki yaratacaktır.

Türkiye ve NATO  için yeni dönem

Türkiye ve Ortadoğu açısından zirveye ve NATO’nun gelecekteki stratejisine baktığımızda, Rusya’nın çevrelenmesi, İran ve Ortadoğu’daki gelişmeler, Ortadoğu enerji hatlarının güvenliği başta olmak üzere Türkiye-NATO ilişkileri yeni bir döneme giriyor diyebiliriz. İttifakın en büyük ikinci ordusuna sahip olan Türkiye'nin coğrafyası, aslında Türkiye’nin en büyük kozu.

Tehdit odaklı stratejiye dayalı

Türkiye'nin gelecekteki rolü, tehdit odaklı bir stratejiye dayalı biçimlenecektir. Tehdit algıları yükseldiğinde müttefikler Türkiye'nin stratejik değerini primleyecekler, tehdit algıları azaldığında ise Türkiye'nin kimliği, güvenilirliği ve siyasi yönelimi hakkındaki endişelerini ön plana çıkaracaklar. Türkiye, tehditleri canlı tutarak kendi pozisyonunu güçlendirmeyi her zaman tercih etti. Özellikle Ortadoğu’ya ve Kürt meselesine yaklaşımı bu stratejik anlayışla doğrudan ilgilidir.

NATO'dan devşirilen iktidar meşruiyeti

NATO Zirvesi’nin Türkiye’de yapılıyor olması, iktidara meşruiyet vermesi açısından da önemli. Avrupa Birliği (AB), Avrupa Konseyi (AK) gibi kurumlar tarafından Türkiye’deki antidemokratik uygulamalar sık sık dile getiriliyor fakat iktidar demokratikleşme ve Kürt meselesinin demokratik çözümü konusunda ciddi bir adım atmak istemiyor. Son sürece dair ikircikli yaklaşımından da anlaşılacağı üzere, iktidar mevcut pozisyonunu korumayı esas alan dar siyasi anlayışla yoluna devam etmek istiyor. Esas mesele; AB için söz konusu olan meşruiyet tartışması, NATO açısından bir meşruiyet tartışması olarak görülmüyor… ABD’nin, dolayısıyla NATO’nun yeni Ortadoğu tasavvurunda demokratik rejimlere yer yok. ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye-Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack bunu açıkça söyledi. Barrack, Ortadoğu’da demokrasinin işleyebilecek bir sistem olmadığını, bu bölgeye en uygun sistemin ‘hayırsever monarşiler’ olduğunu rahatlıkla dile getirdi...

Güvenlik gündeminin merkezine yerleşti

Türkiye'nin bugün Ortadoğu, Kafkaslar, Balkanlar ve kilit enerji koridorlarının yakınındaki konumu, onu Soğuk Savaş sonrası güvenlik gündeminin merkezine yerleştiriyor. Stratejik öneminde eksen değişimi söz konusu oldu; Sovyetler Birliği'ne karşı bir cephe olmaktan çıkıp Avrupa'nın istikrarsız çeperlerine yakın bölgesel bir eksen olmaya doğru kaydı.

NATO, artık Rusya'yı Avrupa-Atlantik bölgesindeki müttefik güvenliğine yönelik en önemli ve doğrudan tehdit olarak tanımlıyor. Karadeniz, Avrupa güvenliğinin merkezi bir sahnesi haline geldi, Ortadoğu istikrarsızlığını sürdürüyor ve Güney Kafkasya stratejik bir yeniden yapılanma sürecinden geçiyor. Aynı zamanda ABD'nin Avrupa'daki varlığının azalma ihtimali, müttefikleri NATO içindeki Avrupa savunma kapasitesi hakkında daha ciddi düşünmeye zorluyor.

Stratejik değeri yeterli olacak mı?

Türkiye'nin stratejik değeri bu arka plana rağmen yeterli olamayacaktır. Kıbrıs, Rusya veya NATO-AB işbirliği konusundaki anlaşmazlıklar ortadadır. Sadece askeri kapasitesi onun Avrupa savunmasında güvenilir bir ülke olması için yeterli değildir. Birçok Avrupa hükümeti Türkiye'yi, siyasi yönelimi ve bölgesel davranışları ittifak dayanışması beklentileriyle bağdaştırılması zor olan mecburi bir ortak olarak görmektedir.

Tehdit algısı belirleyici etkendir

Belirleyici değişken tehdit algısıdır. Eğer Rusya'nın baskısı Ukrayna'nın ötesine uzanır ve kıta Avrupası'nı daha doğrudan tehdit etmeye başlar; Karadeniz militarize kalmaya devam eder; Ortadoğu genelinde istikrarsızlık sürer; Çin'in küresel rolü Rusya ile daha yakın koordinasyon içinde büyürse Avrupalı müttefiklerin siyasi anlaşmazlıklara rağmen Türkiye ile çalışmak için daha güçlü teşvikleri olabilir. Avrupa için öncelik, kendi güvenliği olacaktır. Stratejik zorunluluk onları muhtemelen Ankara'ya itecektir. Eğer tehdit ortamı yumuşarsa eski itirazlar yeniden güç kazanacaktır. Türkiye'nin iç politikası, Rusya ilişkileri, Yunanistan ve Kıbrıs gerilimleri ve NATO prosedürlerini ulusal pazarlıklar için kullanma istekliliğiyle ilgili endişeler daha belirgin hale gelecektir.

Türkiye, NATO ile olan onlarca yıllık anlaşmazlıkları atlattı, çünkü ittifak Türkiye'yi defalarca kaybetmek için fazla kullanışlı bulurken, Türkiye de NATO'yu defalarca terk etmek için fazla değerli buldu. Bu modelin devam etmesi muhtemeldir. Temel soru; NATO'nun, Türkiye'nin stratejik olarak daha gerekli hale geldiği, ancak aynı zamanda birçok müttefik için siyasi açıdan rahatsız edici olmaya devam ettiği bir geleceğe uyum sağlayıp sağlayamayacağıdır.

Kürt sorununun çözümü en kritik meseledir

Türkiye bugünkü rejimin sürdürülebilirliği açısından ve Ortadoğu coğrafyasına yönelik yayılmacı politikaları çerçevesinde NATO ile stratejik ortaklığını pekiştirmek istiyor. NATO ülkelerinin tehdit algılarını güçlendirerek kendi vazgeçilmezliği üzerinden Trump’ın NATO 3.0 yaklaşımıyla uyumlu bir politika izlemeyi önceliyor. Burada en kritik mesele Kürt sorununun demokratik çözümü olacaktır kuşkusuz. Bu tehdide dayalı stratejinin sürdürülmesi ile Kürt meselesinin demokratik çözümü arasındaki gerilim, süreç özelinden de anlaşılacağı üzere belirgin bir hal almış durumdadır. Sürecin Sayın Öcalan’ın demokratik siyaset stratejisi ile iktidarın ve devletin güvenlikçi strateji arasındaki sıkışmış halinin aşılması, birçok güçlüğü barındırırken bu zirve sonrası yeni bir krize de işaret edebilir. Bu nedenle Türkiye ve Ortadoğu halklarının antimilitarist ve demokratik bir cephede buluşması, Kürt meselesinin demokratik çözümünün öncelemesi büyük önem taşıyor. Bu zirve, önümüzdeki dönem için hiçbir NATO üyesinde olmadığı kadar Türkiye siyaseti üzerinde etki yaratmaya adaydır.

* DEM Parti Grup Başkanvekili Sezai Temelli, gazetemiz için yazdı