Gazeteci Selahattin Işıldak, "NATO’nun bitmeyen düşman arayışı"na ilişkin Yeni Özgür Politika gazetesi için iki bölümden oluşan bir yazı kaleme aldı.
- Bugünkü NATO'yu anlayabilmek için 1949'dan başlayan uzun dönüşüm zincirini; Soğuk Savaş'ın sona ermesini, 1990'lardan itibaren gerçekleştirilen genişleme politikalarını, enerji güvenliği söylemini, terörle mücadele doktrinini, Rusya'nın yeniden tehdit olarak tanımlanmasını, Çin'in yükselişini ve son yıllarda şekillenen yeni jeopolitik rekabeti birlikte değerlendirmek gerekir.
- NATO'nun kuruluşunu yalnızca resmi anlatılar üzerinden değil, İkinci Dünya Savaşı sonrasında şekillenen uluslararası güç dengeleri, Marshall Planı, Truman Doktrini ve Batı kapitalizminin yeniden örgütlenme süreci içerisinde ele alarak açıklamak gerekiyor. Çünkü NATO'nun neden kurulduğunu anlamadan, bugün neden hâlâ büyümeye devam ettiğini anlamak mümkün değildir.
SELAHATTİN IŞILDAK
Yeni bir dünyanın inşası mı, eski düzenin yeniden üretimi mi? Yirminci yüz yılın sonu, yalnızca uluslararası siyasetin değil, aynı zamanda kapitalist dünya sisteminin de tarihsel gelişiminde önemli bir kırılma noktası olarak sunuldu. 1991 yılında Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte yaklaşık yarım yüzyıl boyunca dünyaya yön veren iki kutuplu uluslararası düzen sona ermiş, Soğuk Savaş'ın ideolojik ve askeri dengeleri de tarihe karışmıştı. Washington'dan Brüksel'e, Londra'dan Berlin'e kadar Batı dünyasının siyasal elitleri bu gelişmeyi yalnızca rakip bir süper gücün çöküşü olarak değil; liberal kapitalizmin kesin zaferi olarak ilan etti. Hatta daha da ileri giderek “Tarihin Sonu” ilan edildi. Bu dönemde uluslararası kamuoyuna bütün medya kanalları üzerinden anlatılan ve propaganda edilen hikâye son derece açıktı. Artık büyük ideolojik mücadeleler sona ermişti. Serbest piyasa ekonomisi evrensel ve yegane model haline gelecek, küreselleşme devletler arasındaki sınırları anlamsızlaştıracak, ekonomik karşılıklı bağımlılıklar savaş ihtimalini azaltacak ve uluslararası kurumlar yeni dönemin istikrarını sağlayacaktı. Liberal demokrasi ile kapitalizmin birlikte ilerleyeceği; refahın, hukukun ve barışın küresel ölçekte yaygınlaşacağı iddia ediliyordu. Ancak bugün geriye dönüp bakıldığında, bu iyimser tablonun büyük ölçüde kuru propagandadan ibaret olduğu açık bir şekilde görülüyor.
NATO'nun savaşlardaki rolü
Sovyetler Birliği'nin dağılmasını izleyen otuz yılı aşkın süre içerisinde dünya, beklenen barış düzenine değil; yeni savaşlara, yeni askeri müdahalelere, yeni bloklaşmalara ve giderek sertleşen jeopolitik rekabetlere sahne oldu. Yugoslavya'nın parçalanması, Afganistan'ın işgali, Irak'ın işgali, Arap Baharı diye adlandırılan süreç, Libya'nın çöküşü, Suriye iç savaşı, pandemi ile toplumların tam bir tecrit politikası ile atomize edilmesi, Ukrayna savaşı, Gazze'de yaşanan büyük katliamlar ve yıkım, İsrail-İran gerilimi, ABD-İsrail ortaklığında İran'a yönelik başlatılan savaş ve Hint-Pasifik'te giderek büyüyen askeri rekabet, uluslararası kapitalist sistemin daha fazla kâr güdüsünden asla vazgeçmediğini çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bugün dünya, Soğuk Savaş sonrasında vaat edilen "barış çağı" içerisinde değil; yeni güç mücadelelerinin belirlediği tarihsel bir geçiş döneminde bulunuyor. Güvenlik kavramı yeniden uluslararası siyasetin merkezine yerleşmiş, enerji kaynakları, enerji koridorları, teknoloji üretimi, kritik madenler, deniz ticaret yolları, yapay zeka, siber güvenlik ve uzay çalışmaları büyük güç rekabetinin ayrılmaz parçaları hâline gelmiştir. Emperyalist güçler bugün kendi askeri stratejilerini yalnızca savaş alanlarını değil, küresel üretim ve ticaret ağlarını da kapsayacak biçimde yeniden tanımlıyor.
Bu dönüşümün merkezinde, büyük bir rol oynadığı kuşku götürmeyen NATO bulunuyor. Marx ve Engels'in Komünist Manifesto'da modern devletin yürütme gücünü “bütün burjuvazinin ortak işlerini yöneten bir komite” olarak tanımlaması; Lenin'in Devlet ve İhtilal'de devlet aygıtının çekirdeğini “özel silahlı insan birlikleri” olarak vurgulaması, NATO'yu anlamak için hâlâ açıklayıcıdır. NATO, tek tek devletlerin üzerinde duran tarafsız bir güvenlik örgütü değil; Batı kapitalizminin askeri, siyasal ve lojistik koordinasyonunu sağlayan uluslararası bir güç aygıtıdır.
Sermayenin etkisi
1949 yılında Sovyetler Birliği'ne karşı kurulan Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü, kuruluşundan itibaren kendisini kolektif savunma temelinde şekillenmiş bir güvenlik ittifakı olarak tanımlamıştır. Ancak kuruluş gerekçesi olarak gösterilen Sovyetler Birliği tehdidi 1991 yılında ortadan kalkmasına rağmen NATO dağılmamış, aksine tarihinin en büyük genişleme sürecini bu dağılmadan sonra başlatmıştır. Yeni üyeler kabul edilmiş, görev alanı Avrupa sınırlarının ötesine taşınmış, askeri doktrini yeniden ve yeniden yazılmış ve güvenlik kavramı sürekli genişletilerek ittifakın faaliyet alanı küresel ölçekte büyütülmüştür. Modern kapitalist dünya sistemi içerisinde askeri güç ile ekonomik güç birbirinden bağımsız değildir. Enerji politikaları, finansal sermaye, teknoloji rekabeti, uluslararası ticaret yolları, savunma sanayii ve devletlerin dış politika tercihleri aynı tarihsel bütünün farklı parçaları olarak hareket eder. Dolayısıyla NATO'nun geçirdiği dönüşüm yalnızca askeri bir dönüşüm değildir; aynı zamanda küresel kapitalizmin yeniden yapılanma sürecinin siyasal ve kurumsal dönüşümünün önemli boyutlarından biridir.
Bugün yaşanan gelişmeler yalnızca yeni güvenlik tehditlerine verilen teknik cevaplar değildir. Aynı zamanda küresel kapitalizmin yeni tarihsel evresinde sermaye birikimini, jeopolitik üstünlüğü ve uluslararası güç ilişkilerini yeniden düzenlemeye yönelik geniş ölçekli bir dönüşümün parçalarıdır. Türkiye de Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu'nun kesişim noktasında bulunan jeopolitik konumu nedeniyle bu dönüşümün, bu yeni güvenlik mimarisinin en kritik halkalarından birisi haline gelmektedir. NATO'nun geçirdiği her stratejik dönüşüm, yalnızca Brüksel'deki askeri planlamaları değil; Türkiye'nin dış politikasını, savunma anlayışını, ekonomik önceliklerini ve hatta iç siyasal dengelerini de doğrudan etkilemektedir. Bugün Karadeniz'de Rusya ile yaşanan gerilim, Ukrayna savaşı, Suriye'deki belirsizlik, İran etrafında şekillenen yeni krizler, Doğu Akdeniz'deki enerji rekabeti ve Hint-Pasifik'e kadar uzanan küresel güç mücadelesi birbirinden bağımsız başlıklar değildir. Bunlar, giderek tek bir stratejik çerçeve içerisinde ele alınan yeni uluslararası düzenin birbirini tamamlayan parçalarıdır. Bu nedenle NATO'nun son zirvesini yalnızca yayımlanan sonuç bildirgesi üzerinden okumak, yaşanan dönüşümün gerçek boyutunu kavramak açısından da eksik kalacaktır. Bildirgeler çoğu zaman sonuçtur; asıl önemli olan ise bu sonuçları doğuran tarihsel süreçlerdir.
NATO'yu anlamak
Bugünkü NATO'yu anlayabilmek için 1949'dan başlayan uzun dönüşüm zincirini; Soğuk Savaş'ın sona ermesini, 1990'lardan itibaren gerçekleştirilen genişleme politikalarını, enerji güvenliği söylemini, terörle mücadele doktrinini, Rusya'nın yeniden tehdit olarak tanımlanmasını, Çin'in yükselişini ve son yıllarda şekillenen yeni jeopolitik rekabeti birlikte değerlendirmek gerekir. Bu yazı dizimizde şu soruların peşinden gideceğiz: Savunma harcamalarının sürekli artırılması kimlerin çıkarına hizmet ediyor? Silah sanayii ile güvenlik politikaları arasındaki bağ nasıl kuruluyor? Ukrayna savaşı, ABD ve İsrail'in İran'a karşı yürüttüğü savaş, Çin'in yükselişi ve Hint-Pasifik stratejisi neden aynı jeopolitik çerçevenin parçaları hâline geliyor? Türkiye neden yeniden bir sıcak cephe hattı ülkesine dönüşüyor? Suriye'deki gelişmeler ve Kürt meselesi bu yeniden yapılanmanın neresinde duruyor? Ve bütün bunlar gerçekten yeni bir Soğuk Savaş mı, yoksa kapitalizmin değişen ihtiyaçlarına göre biçimlenen yeni bir emperyalist rekabet dönemi mi? Bu yüzden yazı dizimizin ilk bölümünde NATO'nun kuruluşunu yalnızca resmi anlatılar üzerinden değil, İkinci Dünya Savaşı sonrasında şekillenen uluslararası güç dengeleri, Marshall Planı, Truman Doktrini ve Batı kapitalizminin yeniden örgütlenme süreci içerisinde ele alarak açıklamak gerekiyor. Çünkü NATO'nun neden kurulduğunu anlamadan, bugün neden hâlâ büyümeye devam ettiğini anlamak mümkün değildir.
I. NATO'nun kuruluşu
Savunma İttifakı mı, Kapitalist Dünyanın Güvenlik Mimarisi mi?
NATO, İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Sovyetler Birliği'nin baskısına karşı Batılı devletlerin ortak savunmasını sağlamak amacıyla, 4 Nisan 1949'da imzalanan Washington Antlaşması ile kuruldu. Resmi anlatıya göre NATO kendisini üyelerinin bağımsızlığını, egemenliğini ve toprak bütünlüğünü koruyan bir savunma örgütü olarak tanımlıyor. Washington Antlaşması'nın 5. maddesi de bir üyeye yapılan saldırının bütün üyelere yapılmış sayılacağını söylüyor.
Bu tanım antlaşmanın hukuk dilini yansıtıyor; fakat uluslararası siyaset hukuk metinlerinden ibaret değildir. Bir örgütün neden kurulduğunu anlamak için onu doğuran ekonomik düzene, siyasal korkulara ve dönemin güç dengelerine de bakmak gerekir.
Tarihin makarasını hızla geri sararsak, 1945 yılında savaş sona erdiğinde Avrupa yalnızca askeri bakımdan değil, ekonomik olarak da büyük ölçüde yıkılmış durumdaydı. Sanayi üretimi çökmüş, ulaştırma altyapısı tahrip olmuş, milyonlarca insan yerinden edilmiş ve kıta genelinde ciddi bir ekonomik kriz ortaya çıkmıştı. Bu ortamda yalnızca Sovyetler Birliği'nin askeri varlığı değil, sosyalist düşüncenin Avrupa işçi sınıfı içerisinde hızla güç kazanması da kapitalistler açısından korkulan bir siyasal gelişmeydi. (Bu korkunun ürünlerinden birisinin de Gladio yapılanması olduğunu geçerken hatırlatalım.)
Fransa ve İtalya başta olmak üzere birçok ülkede komünist partiler kitlesel destek elde ediyor, sendikal hareketler güçleniyor ve savaş sonrasında kurulacak ekonomik düzen konusunda ciddi tartışmalar yaşanıyordu. Kapitalizmin 1929 Büyük Buhranı'nın ardından yaşadığı meşruiyet krizi henüz aşılmış değildi. Faşizmin yenilgisi sonrasında “reel sosyalizmin” Avrupa'da daha fazla güç kazanabileceği ihtimali kapitalist dünya tarafından kaygıyla izleniyordu.
Savaştan büyük kazançlarla çıkan ABD yalnızca Avrupa'nın güvenliğini değil, aynı zamanda savaş sonrasında kurulacak kapitalist ekonomik düzeni de güvence altına almak istiyordu. Bu hedef doğrultusunda birbirini tamamlayan üç büyük stratejik araç geliştirildi. Bu stratejik araçlardan ilki Marshall Planı'ydı. 1948 yılında yürürlüğe giren Marshall Planı sayesinde Batı Avrupa ülkelerine milyarlarca dolarlık ekonomik sübvansiyon sağlandı. Resmi amaç savaşın yaralarını sarmak ve ekonomik kalkınmayı hızlandırmaktı. Ancak gerçekte bu yardımlar Avrupa'nın yeniden inşasında oldukça önemli bir rol oynamış, aynı zamanda Avrupa ekonomilerinin Amerikan sermayesiyle daha güçlü biçimde bütünleşmesini sağladı. İkinci büyük adım Truman Doktrini oldu. 1947 yılında ilan edilen bu doktrin, ABD'nin yalnızca kendi kıtasında değil, dünyanın farklı bölgelerinde komünizmin yayılmasını engellemek için doğrudan müdahil olacağını ilan eden bir doktrindi. Özellikle Türkiye ve Yunanistan'a verilen askeri ve ekonomik destekler bu politikanın ilk uygulamalarından biri olarak dikkat çekiyordu. Böylelikle ABD, Avrupa’nın güvenliğini, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu'nun güvenliğini aynı stratejik çerçeve içerisinde değerlendiren bir stratejiyle harekete geçti. Üçüncü ve en kalıcı adım ise NATO'nun kurulmasıydı. Marshall Planı ekonomik ayağı, Truman Doktrini siyasal ayağı oluştururken, NATO bütün bu yapının askeri güvenlik mekanizmasını meydana getiren ayak olarak hayata geçirildi. Özetle NATO, savaş sonrasında oluşan Batı kapitalist sisteminin kurumsallaşma sürecinin ayrılmaz bir parçası olarak doğmuştur.
Yarın: Türkiye'nin NATO'ya katılımı ve ittifakın Soğuk Savaş sonrası dönüşümü