Kanada Başbakanı Mark Carney ve Mark Rutte, Atlantik ötesi ittifakın geleceğine dair birbirine rakip iki farklı vizyon ortaya koyuyor.

  • Ankara Bildirisi içerik bakımından oldukça sıradan olsa da, NATO'nun kolektif savunmaya bağlılığını ve caydırıcılık politikasını vurgulayan beklenen diplomatik ifadelerin tamamını içeriyordu. Gelecek yıl yapılacak zirvenin tarihi ise belirlenmedi.
  • Carney Ankara'da, öngörülemez hâle gelen ABD'ye bağımlılığı azaltmak için diğer NATO ülkelerinin bağımsız askeri kabiliyetler geliştirmesi gerektiğini vurguladı. Diğer NATO ülkelerinin bu yeni arayışı; ittifak içinde kalırken kendi çıkarları doğrultusunda stratejik hareket alanını koruyan Erdoğan yönetimindeki Türkiye gibi davranmaya başlamasına benzeyebilir.
  • Rutte'nin amacı, Avrupa'yı güçlendirerek ABD'yi NATO'da tutmak. Carney'nin amacı ise Avrupa'yı ve diğer NATO üyelerini, ABD'ye daha az bağımlı hâle getirmek. Bu nedenle Carney, ABD dışındaki NATO ülkelerinin bağımsız askeri kabiliyetler geliştirmesi gerektiğini düşünüyor.

Emma Ashford* - Çeviri: Yeni Özgür Politika

Türkiye'nin başkenti Ankara'da düzenlenen son NATO zirvesi, genel olarak başarılı geçti. Avrupalı liderler, artan savunma harcamalarını öne çıkararak ABD Başkanı Donald Trump'ın olası çıkışlarını önlemeyi başardı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise Türkiye'nin F-35 savaş uçaklarını satın almasının önünü açabilecek ABD yaptırımlarının kaldırılması konusunda önemli bir mesafe katetti.

Trump döneminde sık sık kriz yaratan ortak bildiri de bu kez sorunsuz kabul edildi. Ankara Bildirisi içerik bakımından oldukça sıradan olsa da, NATO'nun kolektif savunmaya bağlılığını ve caydırıcılık politikasını vurgulayan beklenen diplomatik ifadelerin tamamını içeriyordu.

Zirvenin sonunda Erdoğan'ın liderlere isimlerinin işlendiği dolu bir revolver hediye etmesi de dikkat çekti. Bu hediye, kimi ülkeler açısından zarif bir jest, kimileri açısından ise ciddi bir bürokratik sorun anlamına geliyordu [çünkü dolu bir ateşli silahın ülkeye sokulması ve resmi olarak kayda geçirilmesi ciddi yasal prosedürler gerektirir, ÇN]. Zirve sürerken İran'a yönelik hava saldırılarının yeniden başlaması bile toplantıların gündemini değiştirmedi.

İlk bakışta her şey yolunda görünüyordu.

Ancak dikkat çeken bir ayrıntı vardı. Liderler gelecekte yeniden toplanacaklarını açıklamalarına rağmen gelecek yaz yapılacak zirvenin tarihini belirlemediler. Bunun nedeni, Trump döneminde NATO zirvelerinin giderek diplomatik kararların alındığı platformlardan çok, Trump'ın yeni bir kriz çıkarıp çıkarmayacağının beklendiği toplantılara dönüşmüş olması.

Fakat zirvenin asıl ortaya çıkardığı mesele bundan daha önemliydi. Son yıllarda NATO üyeleri savunma harcamalarını artırma konusunda büyük ölçüde uzlaşmış durumda. Ancak aynı fikirde olmadıkları esas konu, bu harcamaların hangi stratejik amaca hizmet edeceği. Başka bir ifadeyle, daha fazla para harcanacak, peki bunun sonunda nasıl bir NATO ortaya çıkacak?

Trump'ın kulağına fısıldayan adam

İşte bu tartışmanın iki farklı cevabını iki isim temsil ediyor: Kanada Başbakanı Mark Carney ve NATO Genel Sekreteri Mark Rutte.

İlk bakışta aralarındaki fark yalnızca üslup gibi görünebilir. Carney, Trump'ı açıkça eleştirmekten çekinmiyor, buna karşılık Rutte, Trump'la iyi ilişkiler kurmaya çalışan yaklaşımı nedeniyle sık sık alay konusu oluyor.

Ancak asıl ayrılık kişiliklerinden değil, NATO'nun geleceğine ilişkin farklı stratejik anlayışlarından kaynaklanıyor. Wall Street Journal bu iki yaklaşımı, Avrupa'da yıllardır süren tartışmanın artık açık biçimde karşı karşıya gelen iki kutbu olarak tanımlıyor.

Rutte'nin yaklaşımıyla başlayalım.

Göreve geldiğinden beri "Trump'ın kulağına fısıldayan adam" olarak anılan Rutte, Trump'ın NATO'dan uzaklaşmasını engellemenin yolunun Avrupa'nın daha fazla savunma harcaması yapmasından geçtiğini düşünüyor. Yani Avrupa'nın daha fazla silahlanması, ABD'nin yerini almak için değil; tam tersine, Washington'a "yükü paylaşıyoruz, NATO'da kalmaya devam edin" mesajı vermek için gerekli.

Üstelik Rutte'nin bu konuda gösterebileceği somut sonuçlar da var. Göreve geldiğinden bu yana Kanada ve Avrupa ülkeleri toplam 1,2 trilyon dolarlık ek savunma harcaması taahhüdünde bulundu. Almanya yalnızca 2027 yılında savunmaya yaklaşık 125 milyar dolar ayırmayı planlıyor; Polonya ise savunma bütçesini milli gelirinin yüzde 5'ine çıkarmayı hedefliyor. Avrupa ülkeleri tedarik süreçleri ve savunma sanayii konusunda hâlâ anlaşmazlık yaşasa da artık askeri kapasitelerini ciddi biçimde güçlendirmeye başlamış durumda.

  • Trump'ın kulağına fısıldayan adam olarak anılan Mark Rutte, ABD liderinin ittifaktan uzaklaşmasını önlemek için Avrupa’nın savunma harcamalarını kritik düzeyde artırması gerektiğini savunuyor; bunu da ABD'nin yerini almak için değil, Washington'ı NATO'da tutmak için gerekli görüyor.

İyi niyet gösterisi için çok silah

Rutte'nin yaklaşımının temelinde şu fikir yatıyor: Avrupa'nın daha fazla savunma harcaması yapması, ABD'nin yerini almak için değil, Washington'ı NATO'da tutmak için gerekli. Rutte bunu defalarca açıkça dile getirdi. Ona göre artan askeri harcamalar, ABD'nin Avrupa'ya yönelik güvenlik taahhütlerini sürdürmesini sağlayacak bir güvence niteliğinde. Bu nedenle de Avrupa'nın önceliği kendi savunma sanayisini kurmak değil, gerektiğinde Amerikan silahları satın alarak Washington'a ittifakın yükünü paylaşmaya hazır olduğu mesajını vermek olmalı.

Bu yaklaşım, Avrupa'da uzun yıllar hakim olan endişenin de tersine işaret ediyor. Pek çok Avrupalı lider, savunma harcamalarını artırmanın ABD'nin "Artık bize ihtiyaçları kalmadı" diyerek Avrupa'dan uzaklaşmasına yol açabileceğinden korkuyordu. Rutte ise tam tersini savunuyor. Ona göre daha fazla harcama yapmak, Avrupa'nın iyi niyetini göstererek Trump'ı Amerikan askerlerini kıtadan çekmemeye ikna etmenin en etkili yolu.

Güvenliğin Washington'a dayandırılmaması

Carney ise meseleye tamamen farklı bir yerden bakıyor.

Trump'ın en dikkat çekici eleştirmenlerinden biri hâline gelmesi şaşırtıcı değil. Trump'ın Kanada'yı hedef alan açıklamaları, gümrük tarifeleri uygulama ve hatta kuzey komşusunu işgal etme yönündeki tekrarlanan ve temelsiz tehditleri, büyük olasılıkla Carney'nin seçim zaferinde önemli rol oynadı. Ancak Carney'nin söyledikleri yalnızca Trump'a karşı yürütülen bir siyasi kampanyanın parçası değil. Asıl dikkat çekici olan, bunun ötesine geçen stratejik bir vizyon ortaya koyması.

Carney yılın başında Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nda yaptığı konuşmada bu vizyonu açıkça ortaya koydu. Kanada ve Avrupa ülkeleri gibi orta ölçekli güçlerin, giderek çok kutuplu hâle gelen dünyada kendi başlarının çaresine bakmayı öğrenmeleri gerektiğini söyledi. Aksi hâlde büyük güçler arasındaki rekabette yalnızca onların baskısına maruz kalan aktörlere dönüşeceklerini savundu. Konuşması büyük yankı uyandırdı, çünkü üstü kapalı da olsa yalnızca Çin'i değil, ABD'yi de bu anlamda "yırtıcı" büyük güçlerden biri olarak tanımlıyordu.

Bu mesajını daha sonra Pekin'e yaptığı ziyaretle de pekiştirdi. Vermek istediği mesaj açıktı: Kanada gibi ABD'nin en yakın müttefiklerinden biri bile artık tüm güvenliğini Washington'a dayandıramaz, farklı ortaklıklar kurarak riskleri dengelemek zorunda.

ABD'ye daha az bağımlılık arayışı

Carney, Ankara'da da aynı çizgiyi sürdürdü. Önceliklerini yeniden gözden geçiren bir ABD karşısında NATO'nun orta ölçekli üyelerinin birlikte hareket etmesi gerektiğini savundu. İşte Carney ile Rutte arasındaki temel ayrım da burada ortaya çıkıyor.

Rutte'nin amacı, Avrupa'yı güçlendirerek ABD'yi NATO'da tutmak. Carney'nin amacı ise Avrupa'yı ve diğer NATO üyelerini, ABD'ye daha az bağımlı hâle getirmek. Bu nedenle Carney, ABD dışındaki NATO ülkelerinin bağımsız askeri kabiliyetler geliştirmesi gerektiğini düşünüyor. Bunun nedeni yalnızca Washington'ın gelecekte askerî varlığını azaltma ihtimaline karşı hazırlıklı olmak değil; aynı zamanda giderek daha öngörülemez hâle gelen ABD'ye bağımlılığı azaltmak.

Bu görüşün Ankara'da dile getirilmesi ayrıca dikkat çekiciydi. Çünkü Avrupa ülkeleri ya da Kanada gerçekten bu yolu seçerse, güvenlik politikaları uzun süredir NATO'nun önemli ama zaman zaman bağımsız hareket eden üyesi Türkiye'ninkine daha fazla benzemeye başlayabilir. Erdoğan yönetimindeki Türkiye, gerek "teröre karşı savaş" döneminde [Afganistan ve Irak işgalleri, ÇN] gerekse Rusya-Ukrayna savaşı sırasında NATO'yu destekledi, ancak bunu yalnızca Türkiye'nin kendi çıkarlarıyla örtüştüğü ölçüde yaptı. Başka bir deyişle Ankara, ittifak içinde kalırken aynı zamanda mümkün olduğunca stratejik hareket alanını korumaya çalıştı.

Ankara Zirvesi de Avrupa'nın tam bu iki yaklaşım arasında bölünmüş olduğunu gösterdi. Liderler savunma harcamalarının artırılması gerektiği konusunda giderek daha fazla uzlaşıyor. Ancak bu harcamaların hangi stratejik hedefe hizmet edeceği konusunda aynı fikirde değiller.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron uzun zamandır Carney'nin çizgisini savunuyor. Hatta Avrupa'nın ABD'den stratejik özerklik kazanması fikrini, bunun Avrupa siyasetinde neredeyse tabu sayıldığı dönemlerde bile dile getiriyordu. Bu bakımdan Fransa, Carney'nin bugün savunduğu yaklaşımın yıllardır öncüsü konumunda.

Buna karşılık Rutte'nin de güçlü destekçileri var. Ankara'da İngiltere Başbakanı Keir Starmer onun yanında yer aldı. Starmer'ın görevden ayrılması beklense de yerine gelecek ismin de büyük olasılıkla aynı çizgiyi sürdüreceği düşünülüyor.

Bu ayrım yalnızca teorik bir tartışma değil. Avrupa'nın önümüzdeki yıllarda hangi alanlara yatırım yapacağını belirleyecek temel meselelerden biri. Soru şu: Daha fazla para harcamak tek başına yeterli mi? Yoksa Avrupa'nın ABD'den bağımsız hareket edebilmesini sağlayacak belirli askeri kabiliyetlere öncelik vermesi mi gerekiyor?

Bununla birlikte bugün ne ABD'den tamamen kopmayı savunan görüşlerin ne de Trump öncesindeki ilişki modeline geri dönmeyi isteyenlerin güçlü bir karşılığı bulunuyor. Buna, ABD Savunma Bakanlığı'nın gündeme getirdiği ve NATO'yu korurken Amerikan askeri varlığını Avrupa'da azaltmayı öngören "NATO 3.0" önerisi de dahil.

Sonuçta hangi yaklaşımın galip geleceği henüz belli değil. Ancak NATO liderleri şimdilik en azından bir zirveyi daha Trump'ın yeni bir kriz çıkarmadan tamamlamış olmanın rahatlığını yaşayabilir. Keşke ittifakın diğer sorunlarını çözmek de birkaç iltifat ve bir aile fotoğrafı vermek kadar kolay olsaydı.

* Emma Ashford; Foreign Policy köşe yazarı ve Stimson Center bünyesindeki "ABD Büyük Stratejisini Yeniden Düşünmek" Programı kıdemli uzmanı.

Kaynak: Foreign Policy

Kaynak link: https://foreignpolicy.com/2026/07/15/nato-future-ankara-summit/