Tarihçi, akademisyen ve yazar Anton Jäger, Trump’tan daha büyük bir krize dikkat çekiyor: Batı siyasetinde "hiperpolitika"
- Trump, anlık krizlerle gündemi değiştirse de Batı’daki siyasi çözülmenin nedeni değil, yalnızca bir sonucudur. Kurumların zayıflaması ve partilerin toplumdan kopması, Trump gibi figürlere alan açıyor. Anton Jäger, bu yeni siyasal kırılmayı “hiperpolitika” kavramıyla açıklıyor.
- Bu dönüşümün kökleri, büyük ideolojik mücadelelerin bittiği ilan edilen 1990’lara dayanıyor. Siyasetin teknokratikleştiği ve partilerin toplumla bağının koptuğu bu istikrarlı görünen sistem, aslında toplumu siyasetten ayıran ve bugünkü kırılmalara zemin hazırlayan sessiz bir çözülme dönemiydi.
- Bugünün siyaseti çok daha hareketli, öfkeli ve gürültülü, ancak bir o kadar da kısa vadeli. Sosyal medya paylaşımları ve anlık krizler gündemi belirlerken; partiler, sendikalar ve uzun vadeli programlar güç kaybediyor. Siyaset artıyor ama siyaset yapma kapasitesi azalıyor ve bu yoğun enerji kalıcı bir politikaya dönüşmüyor.
- Bir yanda siyasetçilerle toplum arasındaki bağ zayıflıyor. Diğer yanda ekonomik ve siyasi elitler kendi aralarında ortak bir strateji oluşturamıyor. Trump’ın yükseldiği boşluk tam olarak burada ortaya çıkıyor.
BAHAR AVJÎN
Siyasetin birçok alanında etkisi olan Donald Trump’ın yükselişini yalnızca onun kişiliğiyle, popülizmin dalgasıyla ya da Amerikan toplumundaki kutuplaşmayla açıklamak mümkün mü? Belçikalı tarihçi, akademisyen ve yazar Anton Jäger’in New Left Review için yazdığı makale, bu soruya daha geniş bir açıdan bakıyor.
Jäger’e göre Trump, Batı siyasetindeki düzensizliğin asıl nedeni değil. Tam tersine, daha önce başlamış olan bir çözülmenin sonucu. Siyasi partilerin toplumla bağlarının zayıflaması, farklı ekonomik çıkar gruplarının ortak bir yön belirlemekte zorlanması ve siyasal kurumların uzun vadeli kararlar alma kapasitesinin azalması, Trump gibi aktörlerin yükselmesine uygun bir ortam yaratıyor. Bu yeni siyasal durumu Jäger “hiperpolitika” kavramıyla açıklıyor.
Siyasetin sakinleştiği dönemden bugüne
Bunun ne anlama geldiğini görmek için 1990’lara dönmek gerekiyor. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra Batı’da büyük ideolojik mücadelelerin geride kaldığı düşüncesi güçlenmişti. Piyasa ekonomisi ve liberal demokrasi konusunda geniş bir uzlaşma vardı. Siyasetin görevi artık toplumu kökten değiştirmek değil, mevcut düzeni yönetmekti. Margaret Thatcher’ın “alternatif yok” sözü bu dönemin ruhunu iyi anlatıyordu.
Siyaset daha teknokratik bir hale geldi. Uzmanlar, bürokratlar ve profesyonel siyasetçiler öne çıktı. Partiler varlığını sürdürse de toplumla aralarındaki bağ zayıflamaya başladı. Özellikle geleneksel işçi partileri, işçilerin ve emekçilerin örgütleri olmaktan çıkarak daha çok seçim kazanmayı amaçlayan profesyonel yapılara dönüştü. Siyaset bilimci Peter Mair’in ifadesiyle, partiler toplumdan uzaklaşırken siyaset ile toplum arasındaki aracılık mekanizmaları da çözüldü. Böylece siyaset daha istikrarlı görünürken, aslında onu toplumla bağlayan yapılar zayıflıyordu.
2008 finans krizi bu düzeni sarstı. Bankalar kurtarılırken geniş toplum kesimleri ekonomik sıkıntılarla karşı karşıya kaldı. Ücretler baskı altında kaldı, kemer sıkma politikaları uygulandı ve servet sahiplerinin krizden daha az etkilendiği düşüncesi güçlendi. Bunun sonucunda insanlar siyasetin ortadan kalkmadığını, aksine belirli çıkarlar için çalıştığını daha açık biçimde görmeye başladı. Siyasete duyulan ilgi ve öfke yeniden yükseldi. İşte Jäger’in “hiperpolitika” dediği dönem burada ortaya çıkıyor.
Her şey yeniden siyaset oldu
2008 sonrasında siyaset yeniden hayatın merkezine döndü. Trump, Brexit, Le Pen, Corbyn, Sanders, Podemos ve Syriza gibi farklı siyasi hareketlerin yükselişi bunun göstergeleriydi. Dijital medya da bu süreci hızlandırdı. İnsanlar siyaseti artık yalnızca seçim dönemlerinde değil, her gün ve her saat tartışmaya başladı.
Ancak burada önemli bir çelişki vardı. Siyaset daha görünür ve daha yoğun hale gelirken, onu kalıcı sonuçlara dönüştürecek kurumlar aynı ölçüde güçlenmiyordu. Jäger’in “hiperpolitika” kavramıyla anlatmak istediği temel olarak bu.
Bugünün siyaseti çok daha hareketli, öfkeli ve gürültülü. Fakat aynı zamanda kısa vadeli. Dijital medya paylaşımları, liderlerin açıklamaları ve anlık krizler siyasetin gündemini belirliyor. Buna karşılık parti örgütleri, sendikalar, yerel örgütler ve uzun vadeli siyasi programlar eski güçlerini kaybediyor. Sonuçta herkes siyaset hakkında konuşabiliyor ama bu siyasal enerjiyi kalıcı bir politikaya dönüştürmek zorlaşıyor. Bir başka deyişle, siyaset artıyor ama siyaset yapma kapasitesi azalıyor.
Sorun artık yalnızca halkta değil
Jäger’in asıl ilginç iddiası bundan sonra geliyor. Hiperpolitikayı genellikle toplumun aşağıdan yukarıya doğru yükselen tepkisi olarak düşünürüz. Halk öfkelenir, popülist liderler bu öfkeyi kullanır ve geleneksel partiler sarsılır. Jäger’e göre bugün bunun tersi de yaşanıyor: Yönetenler de ne yapacakları konusunda giderek daha fazla anlaşmazlık yaşıyor.
1990’larda büyük şirketler ve farklı sermaye grupları arasında küreselleşme, finansallaşma ve serbestleşme etrafında daha geniş bir ortaklık vardı. Bugün ise durum daha karmaşık. Teknoloji şirketlerinin, bankaların, enerji şirketlerinin, sanayicilerin, savunma sektörünün ve diğer büyük ekonomik grupların çıkarları her konuda aynı değil. Birinin istediği politika diğerinin çıkarına zarar verebiliyor. Dolayısıyla sorun yalnızca halkın yöneticilere güvenmemesi değil. Yöneticilerin de kendi aralarında ortak bir yön belirlemekte zorlanması.
Jäger buna “elite incoherence”, yani elitlerin koordinasyonsuzluğu diyor. Böylece iki ayrı sorun ortaya çıkıyor. Bir yanda siyasetçilerle toplum arasındaki bağ zayıflıyor. Diğer yanda ekonomik ve siyasi elitler kendi aralarında ortak bir strateji oluşturamıyor. Trump’ın yükseldiği boşluk tam olarak burada ortaya çıkıyor.
Trump neden değil, sonuç
Bu nedenle Jäger Trump’ı Amerikan sistemini tek başına bozan bir aktör olarak görmüyor. Onun açısından Trump, zaten sorun yaşayan bir sistemin içinden çıkıyor. Mantık basit: Önce yönetenler ortak bir strateji oluşturmakta zorlanıyor. Bunun sonucunda toplumdaki hoşnutsuzluk büyüyor. Geleneksel siyasi kurumlar bu hoşnutsuzluğu temsil etmekte yetersiz kalıyor. Kurumlar zayıfladıkça da Trump gibi doğrudan kitlelere seslenen siyasetçiler için alan açılıyor. Bu yüzden Trump, Jäger’in analizinde krizin nedeni olmaktan çok bir sonucu ve aynı zamanda krizi hızlandıran bir aktör.
Bu ayrım önemli. Çünkü Trump’ın bir “semptom” olması, önemsiz olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine, Trump ortaya çıktığı çatlakları büyütebilir ve siyasi kurumların daha da zayıflamasına yol açabilir. Dolayısıyla ilişki iki yönlü: Sistemdeki kriz Trump’ın yükselmesini sağlıyor; Trump da bu krizi derinleştiriyor.
Trump neden sürekli gündem değiştiriyor?
Jäger’in dikkat çektiği bir başka nokta da Trump’ın siyasetindeki kısa zaman aralığı. Devletler normalde uzun vadeli düşünmek zorunda. Bir enerji politikasının, altyapı yatırımının, eğitim reformunun ya da sanayi politikasının sonuçları yıllar içinde ortaya çıkar. Trump’ın siyaset tarzı ise çoğu zaman başka bir zaman ölçeğinde işliyor: Bugün, bu hafta, son dakika, bir sonraki haber.
Jäger burada Ivan Krastev’in Trump yorumundan yararlanıyor. Trump uzun bir film çekmekten çok sürekli fragman üretiyor. Yeni bir olay yaratıyor, gündemi değiştiriyor, tepki topluyor ve ardından başka bir konuya geçiyor. Bu yüzden Trump’ın siyaseti uzun vadeli bir programdan çok sürekli olay üretmeye dayanıyor.
Fakat Jäger burada da Trump’ın kişiliğinden daha büyük bir soruna işaret ediyor: Batı siyasetinde uzun vadeli düşünmeyi sağlayan kurumlar neden zayıfladı? Eskiden partiler, sendikalar, dernekler ve yerel örgütler insanlara yalnızca bugünün sorunlarını değil, geleceğe ilişkin ortak bir fikir de sunuyordu.
Bu kurumlar zayıfladıkça siyaset de geleceği planlamaktan çok bugünün gündemini yönetmeye başladı. Dolayısıyla Trump’ın kısa vadeli siyaset tarzı yalnızca onun kişisel özelliği olmayabilir. Aynı zamanda içinde bulunduğu siyasi sistemin bir sonucu olabilir.
Çok fazla kurum, çok az ortak yön
Jäger’in Avrupa analizinin önemi de burada ortaya çıkıyor. Avrupa bugün ekonomik büyümenin yavaşlaması, yüksek enerji maliyetleri, Çin’le rekabet, yaşlanan nüfus, savunma harcamaları, Rusya ile savaş, sosyal devlet üzerindeki baskılar ve ABD’ye güvenlik alanındaki bağımlılık gibi birçok sorunla karşı karşıya.
Üstelik Avrupa’da kurum eksikliği yok. Avrupa Komisyonu, Avrupa Parlamentosu, Avrupa Merkez Bankası ve çok sayıda başka kurum çalışıyor. Sorun başka: Avrupa’da çok sayıda kurum olmasına rağmen ortak bir siyasi strateji oluşturmak zor.
Bir kurum toplantılar yapabilir, kurallar koyabilir ve bütçe hazırlayabilir. Ama bütün bunların sonunda şu soruya cevap veremiyorsa sorun devam eder: Nasıl bir Avrupa istiyoruz ve bu geleceği kimin çıkarları doğrultusunda kuracağız?
Jäger’e göre teknokratik koordinasyon ile siyasi koordinasyon aynı şey değil. Bir şeyleri teknik olarak yönetmek başka, toplum için ortak bir yön belirlemek başka. Bu nedenle Avrupa’nın “stratejik özerklik” söylemi de tartışmalı hale geliyor. Avrupa daha bağımsız bir ekonomik ve jeopolitik güç olmak istiyor, fakat özellikle güvenlik alanında ABD’ye bağımlılığı devam ediyor.
Jäger’in eleştirisi şu noktada yoğunlaşıyor: Avrupa ortak bir ekonomik ve siyasi strateji oluşturmakta zorlandıkça, çözümü giderek daha fazla güvenlik ve askerî politikada arıyor.
Çin neden karşılaştırmaya dahil ediliyor?
Jäger’in Çin’e bakmasının nedeni de bu. Batı’da farklı çıkar grupları arasındaki anlaşmazlıklar büyürken, Çin’de parti-devlet sistemi farklı ekonomik ve toplumsal çıkarları daha uzun vadeli bir devlet stratejisi altında bir arada tutabiliyor.
Bu nedenle Çin, Batı’nın karşısında bir tür ayna görevi görüyor. Batı’da sorun, çok fazla siyasal çatışma ve zayıf koordinasyon. Çin’de ise güçlü koordinasyon ve daha sınırlı siyasal rekabet.
Elbette bu, Çin modelinin daha iyi olduğu anlamına gelmiyor. Çin’in siyasi baskı, gözetim, muhalefetin sınırlandırılması ve bilgi akışının kontrolü gibi çok ciddi sorunları var. Dolayısıyla mesele “demokrasi mi, otoriterlik mi?” şeklinde basit bir tercihe indirgenemez.
Jäger’in asıl sorusu daha zor: Demokratik ülkeler, Çin’deki gibi uzun vadeli karar alma ve koordinasyon kapasitesinin bir bölümünü, demokratik özgürlüklerden vazgeçmeden yeniden yaratabilir mi?
Asıl mesele Trump değil
Burada makalenin asıl konusu ortaya çıkıyor. Jäger görünüşte Trump hakkında yazıyor. Fakat aslında sorduğu soru çok daha büyük: Batı’nın yönetici sınıfları neden artık ortak bir gelecek tasarlamakta zorlanıyor? Jäger’e göre bunun önemli bir nedeni, son kırk yılda siyasi düzeni taşıyan kurumların zayıflaması. Kitle partileri eski gücünü kaybetti. Sendikalar küçüldü. Yerel örgütler geriledi. Sermaye uluslararasılaştı. Farklı ekonomik grupların çıkarları birbirinden uzaklaştı. Siyaset ile toplum arasındaki bağlar zayıfladı.
Bütün bunların sonucunda siyaset ortadan kalkmadı. Tam tersine, siyaset yeniden çok güçlü bir şekilde geri döndü. Ama bu kez onu taşıyacak kurumlar daha zayıf. Jäger’in hiperpolitika dediği şey tam olarak bu çelişkiyi anlatıyor: Çok fazla siyasi enerji, ama bu enerjiyi kalıcı sonuçlara dönüştürecek çok az kurumsal kapasite.
Bu açıdan bakıldığında Batı’nın problemi “fazla siyaset” değil. Problem, siyasetin kurumsal kapasite olmadan çoğalması.
Bu yüzden çözümün de daha fazla sosyal medya kampanyası, daha fazla lider değişimi ya da yeni bir seçim zaferi olması gerekmiyor. Asıl mesele, siyasi enerjiyi yeniden örgütleyebilecek ve uzun vadeli kararlar alabilecek kurumların nasıl kurulacağı.
Makalenin sonunda geriye şu soru kalıyor: Demokratik kapitalizm (liberal demokrasi), neoliberal dönemde kaybettiği uzun vadeli planlama ve ortak karar alma kapasitesini, otoriterleşmeden yeniden kazanabilir mi? Jäger bu soruya kesin bir cevap vermiyor. Ancak Trump, Avrupa’nın krizi ve Çin arasındaki bağlantıyı kurarak tartışmayı önemli bir yere taşıyor. Çünkü mesele yalnızca Trump’ın neden böyle davrandığı değil.
Daha temel mesele şu: Batı artık geleceği hakkında neden eskisi kadar kolay ortak bir karar veremiyor? Belki de “hiperpolitika” kavramının asıl anlamı burada yatıyor: Sorun siyasetin ortadan kalkması değil; siyasetin yeniden güçlenmesine rağmen onu uzun vadeli bir yöne çevirecek kurumların zayıflamış olması.