NATO (Kuzey Atlantik Paktı) batı devletlerin askeri gücüdür.

Hem üye devletlerinin siyasetine yön veriyor hem de o devletlerin politik emelleri için Jandarmalık görevi yürütüyor.

Ancak bu pakt içinde en etkili devlet ABD’dir. Ekonomiden askeri kadro, güç ve tekniğe kadar her şeyde onun imzası vardır. Bu nedenle ona, ABD’nin müttefik/üye ülkelerin askeri varlığıyla desteklenmiş ordusu demek doğru bir tespittir. “Parayı veren düdüğü çalar misali”, her zaman ABD’nin politik ihtiyaçlarına göre pozisyon almıştır. 

NATO yetkilileri, sürekli tehditkar bir dil kullanır ama bedeli ağır olacağı için savaş kararı için, ”İnce eleyip sık dokuyor.” 

Askeri etkinliğini iki şekilde uygular. Kalıcılaşmak isteğinde, işe “Üs” kurarak başlar. Ama kalıcılaşmak istemediğinde ise hareketini sonuçlandırır ve çekilir. 

Ve askeri müdahale anlamında, şu koşullarda ikirciksiz davranır. Eğer dünyanın herhangi bir yerinde dengeleri değiştirmede çıkarı varsa ya da dünyanın herhangi bir yerinde bir altüst oluş yaşanıyorsa ve o kaos onun aleyhine gelişme ihtimali taşıyorsa lehine çevirmek için müdahale eder.

Ana amacını gizlemek için “resmi söylemini” sürekli hiçbir ülkenin karşı çıkamadığı eğitim, yardım, insan hakları, demokrasi, özgürlük ve güvenlik kavramları üzerinden şekillendirir.

Onun, son otuz yıl içindeki savaş/operasyon hareketliliğine baktığımızda karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor. 1990’larda Bosna-Hersek’e, ardından da Yugoslavya’ya. 2000’li yıllarda ise Afganistan, Libya ve Kırım’a askeri müdahalede bulundu. Siyasi/politik amacı doğrultusunda sonuçlara da ulaştı.

Şimdi güncele geleyim. 

NATO, eğitim (IŞİD’e karşı) vermek üzere Irak’ta, büyük bir ihtimalle Güney Kürdistan’da “Üs” kurma kararı aldı. Öyle anlaşılıyor ki faaliyet alanı Rojava’yı da kapsayacak. 

Onun Kürdistan’a bir anlamıyla ikinci girişi olacaktır. İlk girişi, daha önce Türkiye olarak gördüğü Diyarbakır-Pirinçlik, Sivas-Şarkışla, Erzurum, Van-Pirreşit ve Mardin üzerinden olmuştu.

İkincisi, artık Kürdistan olarak görmeye başladığı yerin bir bölgesi olacak.

Akla şu soru gelebilir.

ABD, kendi askeri varlığıyla Ekim-2003 girerek istila ettiği, ardından da 2012 yılının başında görünür tüm askeri güçlerini geri çektiği bir bölgeye yani Irak ya da Güney Kürdistan’a niye bu sefer NATO üzerinden girerek kalıcılaşmak istiyor? 

Nedeni, ABD’nin rahatsızlıklarıdır.

ABD;

Rusya’nın Suriye’de yakaladığı etkin rol ve pozisyondan çok, Rusya’nın “sıcak denize”, yani Akdeniz’e inmede kat ettiği mesafeden ve niyetten epey, İran’ın güç kazanmasından fazlasıyla, Türkiye’nin izlediği, köktenci İslam, Suriye ve Rojava politikasından kısmen, Türkiye’nin stratejik olarak batıdan uzaklaşması ve Rusya, İran ve müttefikleri eksenli bir ittifaka doğru kaymasından alabildiğine rahatsızdır.

Bu nedenle; hep politik, hem diplomatik, hem de askeri anlamı olan bir adım atıyor.

Bu adımın Rusya ve İran ile ilgili mesaj ve amacı bir tarafa bırakarak Türkiye ile ilgili olan bölümüne gelince.  

Birkaç yönü vardır.

Öncelikle, Türkiye’nin birkaç yıldır yüksek ateşte pişirmeye başladığı yeni stratejik ortaklık politikasına yönelik gözdağı vermek, çevrelemek ve alternatifsiz olmadığı göstermek. 

Böylesi bir stratejik ortaklığın gerçekleşmesi halinde ise NATO’nun yeni sınır noktasının neresi olduğunu göstermek.  

Bu noktada üç soru kafamı kurcalamaktadır.

Batı Avrupa, Yunanistan, Kıbrıs ve derinliği olan bir “Kürt Koridoru” hattının devreye girmesinin ihtimali var mıdır?

Bu gelişe, uzun yıllara yayılacak Kürtler-Türkiye savaşına mı yol açacak?

Yoksa Türkiye’ye dümen düzelttirip, ona Kürdistan’ın diğer parçalarına hamilik etme olanağını mı sağlayacak?

Bu nedenle, biz Kürtleri nelerin beklediğini bilmemiz için D.Trump’ın dümende olduğu ABD gemisinin rotasını dikkatle takip edip okuyabilmeliyiz.