Kürtler, Kemalistlerin bütün renklerini deneyerek yaşadılar. Dinciler kalmıştı. Osmanlı diye atalarının hısızlığı, soygunculuğu, kadın, çocuk korsanlığı ile övünen vicdan yoksullarından, “dindar çıkmayacağını" bile bile “acaba" diyorlardı.

Sonra, onları da denediler. Kürtleri diri diri yakan kara, kanlı ellerini gördüler. O ellerin gölgesinde, Nazilerin dindar ve kindar zulmünü yaşadılar.

Naziler ve liderleri Hitler, kafalarına takılmış saplantı ile baktıkları her yerde, Yahudi hayaletini görüyor, onları Alman ırkının gelişim ve geleceği için tehdit kabul ediyor,  kıra kıra köklerini kazıma adına, deli deli hırslanıyorlardı.

Türk ırkçıları da, Kürtleri gördükçe deliriyorlardı. Ancak Almanya ırkçıları, gerçekten Almandı. Türk ırkçıları ise sahte, soyları tartışmalıydı. Aralarında Türk var mı, o da belli değildi.

Pek çoğu kadim dinini, dili ve soyunu inkar eden dönme, dönekti. Mesela, ırkçı rejimin kitle tabanını temsil eden üç partiden birincisi olan AKP’nin lideri Erdoğan, “dedem Gürcistan göçmenidir" diyordu. Kendisi Gürcü ama, Türk ırkçılığına tapınma ile “tek millet" diye bağırıyor, “kendisi gibi Türk“ olanları, bu uğurda ölmeye çağırıyordu.

CHP liderinin soyu, köyü, aşireti belliydi. O bir Kürt’tü.

MHP’nin başındaki kişi, Çukurova kozmopolitanında, kendini Türk sanıyordu. Ayrıca, Türke karşı birinci sınıf Türk olma savaşlarından geliyordu. Gerisinde 6 bin kişinin kanlı cesedi yatıyordu.

Bunların Türklüğü böyle bir Türklüktü. Hepsi bir arada Türk’ü insanlıktan çıkarma yarışına çıkmış gibi beyinlere ırkçılık şırınga ediyor, “gulu gulu" konuşan kalabalıklar da en birinci gördüğü ırkçı partiye oyunu veriyordu.

Hitler rejiminde de çark böyle işliyordu. Tek fark, orada ırkçılık tek elde toplanmıştı. Bunlar gibi “ben sos demokratım" diyecek kadar sahtekar değilerdi.

Onun için, Nazi Almanyasında, şimdi Erdoğan’ın derleyip toparlamak istediği üzere, Yahudi kanınına ekmek doğrama da “tek" elde toplanmıştı.

“Tek" lider, onları Alman ırkına karşı tehdit olarak gösteriyor, adamları tehlikeyi bertaraf etmek için, yakaladığını esir kamplarına dolduruyor, gücü olan erkekleri ayırıp vakti gelene kadar yol yapımında kullanıyor, sonra mezbahaneye sürülen sürü gibi, çoluk-çocuk hepsini bir arada, kırım alanlarına sürüyor, zehirli gaz püskürten hamamlarda ceset haline getirip fırınlarda yakıyorlardı.

Türk rejiminde de, kitle tabanını temsil eden üç parti (AKP, CHP ve MHP) aynı yolu takip ederek, Kürt düşmanlığında birleşiyor, bir zamanlar, “PD’ci" (Proleter Devrimci) ve Maocu tabelası altında “ordu-millet el ele" diye haykıranlar Ergenekon ırkçıları da “Türk solcuları" olarak onları tamamlıyordu.

AKP cellatbaşı, zebanivari zindancı, toplama kampı muhafızı, öteleri de zulüm alkışçısıydı. Seçimle kazanılmış Kürt belediyelerine el konulmasında AKP baskıncı, ötekiler sessiz destekçiydi. Belediye Başkanları ve parlamento üyelerinin toplama kamplarına kapatılması ise ortak kararla idi.

Öbür yanda, 1925-1939 yıllarına hızlı bir dönüşle, sokakta Kürtçe konuşan, kendi kültürüne ait melodi mırıldananlar linç ediliyordu.

Bunlar olurken, Türk’ün vicdanı ölüydü. Gözlerine ak yürümüş, mil çekilmiş gibi kör bakıyordu. Kalabalıklar laldı. Ama Türk adaleti, hızından kaybetmeden çalışıyordu. katledilmişlerin cenazesini yerden alan, ölüsünün yasını tutan, “bizi öldürüyorlar, baksana evrenin vicdanı" diyenlere hapis cezası kesiliyordu.

Bu arada, Hitler’in hayatı, sanatı ve eserlerini anlatan kitap, ülkede en çok okunan olarak ezberden, uygulamaya geçiyordu. Mesela, Hitler rejimi Polonya, Çekoslovakya, Fransa Yahudilerini, kendisi için tehdit olmaktan çıkarmak için, ayrı ayrı planlar yapmıştı. Polonya planı 18 Nisan 1943 tarihinde yürürlüğe konmuş ve Warşova yakınlarındaki yerleşim alanları, dünyaya ışık ve ses vermeyecek biçimde kapatılmış, kırıma geçilmişti. 

AKP’nin “tek millet" üzere saf kan Türklüğü, CHP ve MHP’nin sessiz onayı ile Hitler’in hayatı, sanat ve eserleri izinden giderek, geçtiğimiz günlerde Botan’da, Xerabê Bava köyü ile çevresinde atağa geçmişti. Köyler, Warşova gettoları gibi dünyaya kapatılmış, cinayetler, işkence, hırsızlık, soygunu yakıp yıkma ardından gelmişti.

Bu satırları yazarken Lice, Genç ve Hani üçgenindeki 18 köyde, bir haftadan beri aynı yöntemle işgal altındaydı. Etrafa kan kokuları saçılıyordu. 

Yine Hitler yöntemi ile “sınır ötesi Kürtlerini bitirme" şizofrenisi ise hızından bir şey kaybetmiyordu. Kandil Kürtleri bomba, Şengal, Mahmur tehdit altındaydı.

 Mafya çetelerini taklit ederek Rojava’ya sızıyor, çocuk ve kadınları katlediyorlardı. İnsan kanı döküp can almak, övünmeydi onlar için.  

Cumhurbaşkanı, iftiharla ölü sayısını açıklıyor, “öldürdük" diye naralanıyordu.

Bir Generalleri, Mafya şefi, Kara Korsan gibi kendini saklayarak, Rojava sınırında giriştiği katliam, Türk medyası tarafından mertlik ve yiğitlik hikayesi olarak tefrika ediliyordu.

AKP ve MHP kanı ile övünürken CHP de Sosyalist Enternasyonalde Kürtlerin önünü kesmeyi övünme vesilesi yapıyordu.

Ancak herkes kendince ve kendisine yaraşanıyla insandı.

Her şeye rağmen Nazilere, işleri düşünce Yahudilere, “elini ver öpim abi" diye yalvarmıyor, onursuzluk çukurunda debelenmiyorlardı.

Bunlar, 1925’ten beri, katili oldukları halkın matem evi eşiğinde dilenciydi.

Ne kadar tiksindirici! Katledilmişlerin kanı yerde, yangınların dumanı tütüyor ama, AKP Türkleri, Kürtlerin kapısında “kardeşlerim" diye yaltaklanıp yalvaran dilenci…