NİLGÜN YELPAZE / BERLİN
70. Berlinale festivali devam ederken, bu sene geçmişle hesaplaşan, savaş konulu filmler, festivalin farklı bölümlerinde dikkat çekiyor. Bu filmlerden biri de ‘Persian Lessons’.
‘Persian Lessons’ (Farsça Dersleri), Berlinale Special Gala bölümünde 24 Şubat Cumartesi günü ilk kez seyirci ile buluştu. Filmin yönetmenliğini Ukrayna doğumlu Vadim Perelman üstlenirken, başrolleri Gilles karakteriyle Nahuel Pérez Biscayart ve Şef karakteriyle Lars Eidinger paylaşıyor. Vadim Perelman’ın bundan evvel daha az bilinen yapımları arasında ‘House of Sand and Fog’ geliyor.
Persian Lessons, Yahudi Soykırımı sırasında kendisini Yahudi değil İran kökenli olarak tanıtan ve böylelikle katledilmekten kurtulmaya çalışan Belçikalı bir Yahudinin hikayesini anlatıyor.
Hanau unutulmadı
Film her ne kadar gerçek olaylardan ilham alınarak yapılsa da, ana hikayenin gerçek olup olmadığını tam olarak bilemiyoruz. Öte yandan, Almanya’da daha birkaç gün önce yaşanan ırkçı saldırılar nedeniyle neo-Naziler tekrar gündeme geldiği için, Hanau katliamı da film gösteriminde ve sonrasında yapılan basın toplantısında kendisine yer buldu. Filmde bir Nazi’yi canlandıran Alman oyuncu Lars Eidinger’in, basın toplantısında nefrete karşı açıklama yaptığı sırada gözyaşlarına boğulması Alman basınında geniş yer buldu. Filmin oyuncularından Luisa-Celine Gaffron ise galaya Hanau’da öldürülenlerin isimlerini ellerine yazarak katıldı.
Tesadüfler zinciri
Filme geri dönersek, filmde aslında çok da inandırıcı olmayan tesadüfler zinciri iki saat boyunca seyirciyi kendi içerisine çeken bir anlatı ile -kendini çok da sorgulatmadan devam ederek- oldukça anlamlı bir sona bağlanıyor. Eline geçen bir kitap vesilesiyle bir anda kendisinin Yahudi değil Fars olduğunu söyleyerek ölümden kurtulan Gilles, bu kez hayatta kalmak için, İran’a gidip restoran açmayı planlayan bir Nazi’ye bilmediği bir dili yani Farsçayı öğretmesi gerekiyor.
Nazi için üzülüyorlar mı?
Filmin yapmaya çalıştığı şeylerden birisi, Yahudilerin sadece mağdur değil özne oldukları ve o şartlar altında kararlar alarak, birbirini ve kendini savunarak bu özneliği inşa ettikleri fikrini güçlendirmek. Öte yandan, Farsça öğrenmek isteyen Nazi, Nazilerin genel karakterlerinden uzak, insancıl, zayıf yönleri olan birisi olarak resmediliyor ki bir Nazi ile bir Yahudi mahkum arasında gelişen eşit ilişki bir süre sonra iyice tarihsel bağlamdan koparak rahatsız edici hâle gelmeye başlıyor. Bu eşit ilişkiye Gilles’in de artık diğer Yahudilerin ölümüne tanık olmaktansa ölmenin daha iyi olacağı fikrine doğru evrilmesiyle birlikte giderek güç kazanması da etki ediyor. Bu ilişkinin eşitsiz yanları da var, şiddet araçlarının tek bir tarafta toplanması bunun en büyük kanıtı, fakat bu şiddet araçlarını kullanmayı reddetmesi onu iyi bir Nazi yapar mı? Onun sıradan insani hayalleri olması kalbimizde bu karaktere bir yer açmaya yeter mi? Bu tarz filmleri özellikle Alman seyirci ile birlikte izlerken insanın aklında bu sorular üşüşüyor: Acaba bu canlı kanlı Nazi’de sevilebilecek yanlar buluyorlar mı? Onun için üzülüyorlar mı?
Nazilerle hesaplaşmaya yetmiyor
Hannah Arendt’in Nazi şeflerinden biri olan Adolf Eichmann’ın yargılaması esnasında onun kimseyi öldürmemesine rağmen bu katliamın bir sorumlusu olduğu gerçeğini ‘kötülüğün sıradanlığı’ olarak tanımlaması kendisiyle beraber bir dizi tartışma da başlatmıştı.
Almanya’da da Nazilerin sürekli ‘korkunç zalim kişilikler’ veya ‘emir kulu masum askerler’ olarak resmedilmesi ne yazık ki Alman toplumunun Nazilerle hesaplaşmasına yetmiyor. Zira hala Hanau gibi katliamlar yaşanabiliyor.
Beklenen şok etkisini uyandırmıyor
Bu film bu bağlamda bizlere soykırımın doğası hakkında yeni ne söylüyor? Bu açıdan düşündüğümüzde dönem kostümlerinin hem Nazileri oynayan hem de katledilen Yahudileri oynayan oyunculara yeniden giydirilmesi ve bilinen imajların tekrar edilmesinin ötesine geçmiyor, diyebiliriz. Özellikle insanların sıra halinde ölüme yürütülmesi, kurşuna dizilmesi, ölüm trenlerine bindirilmesi veya cansız zayıf çıplak bedenlerinin arabalarla toplu olarak taşınması gibi imajlar ne yazık ki toplumda artık beklenen şok etkisini uyandırmıyor.
Katledilenler unutulmayacak
Öte yandan filmin sonu, hatırlamanın önemini vurguluyor. Farsçayı bilmeyen Gilles, toplama kampında tutulan kimselerin isimleri ve soy isimlerini ezberleyerek ve bu isimlerden kelimeler türeterek yeni bir dil uydurmak zorunda kalıyor. Dolayısıyla kampta kalan ve katledilen 2000’in üzerinde kişinin ismini ezbere bilmesi, Naziler kayıtları ve arşivleri yok etse de katledilenlerin isimlerinin tanınmasına ve not edilmesine yarıyor. Bu da bizi filmin galasında oyuncunun avucunda yazan ve Hanau’da katledilenlerin isimlerine geri götürüyor.