O, büyük bir suskunluk içinde, tüm zamanlara tanıklık yapmıştı. Acılara, ayrılıklara ettiği kadar sevinçlere, mutluluklara da... Yalnızlıklara ettiği kadar buluşmalara da... Çocukları, yaşlıları, kadınları, kısaca herkesi kendinde buluşturan bir imgeydi.
Annem, ilk uyandığında hepimizden önce onun kocaman gövdesini öperdi, büyük bir ibadet ile... Sonra yüzünü güneşe döner, önce insanlığa sonra çocukları ve tanıdıklarına atfettiği dualarını ilk önce ona mırıldanırdı. Bu giz içindeki buluşma, biz uyanmadan evvel bitmiş olurdu.
Çocuk kollarımızla saramayacağımız kadar kocaman gövdesi ve ellerimizden büyük yaprakları vardı. Toprağın altından bilemediğimiz kadar yol alıyordu kökleri... Öylesine derinden salmıştı, özünü toprağa ve dallarını gökyüzüne...
Gövdesine yakın yerlerde topraktan dışa vuran kökleri, oturmak için doğal kürsü görevi görüyordu. Dallarını genişliğine yaymıştı rahatça. Kışın damların üzerinde biriken karlar atıldığında ancak elleyebilirdik uzanamadığımız dallarını...
Küçük yaramazlıklarımızda koca gövdesindeki çatlaktan rahatlıkla yukarı tırmanırdık. Oyunlarımızın mekanı olduğu kadar kuşların, börtü böceğin de mekanıydı. Büyük bir misafirperverlikle yapabileceği kadarını vermeye hazırdı her zaman, sevgili dut ağacımız...
Köyümüzün yaşlılarının da mekanıydı, dut ağacının altı. Fötr şapkası ve bastonuyla ilgimizi çeken Ap Xıdır, aheste aheste yürürdü dut ağacına doğru... Ağacın tam altında, köklerinden birinin üzerine otururdu. Bastonunu sol bileğine asar, tütün tabakasını çıkarırdı. Bir taraftan sigara sararken, karşıdaki yola dalardı... Cigarasını tüttürür ve kırık bir gülümseme ile neleri düşünürdü, hala merak ediyorum. Belki beklediği biri vardı, belki de içinin ıraklarına dalardı, geçen yıllara; yılların kendinden götürdüklerini uzaklara dalarak arayan yaşlılar...
Ap Xıdır'ın dünyadaki yaşamı son bulduğunda, bu kez de eşi, dutun dallarının gölge ettiği yakın bir duvar dibine oturur, uzaklara dalardı.
Sonra Bese gelirdi, kara kaşları ve gözleriyle... Görüp geçirdikleri yüzünde derin çizgilere yol açan ve iki güzel çocuğunu bir gece ansızın yangında yitirdikten sonra köylünün gözünde 'deli' olan Bese. Siyah zülüfleri şakaklarından aşağı dökülürdü Bese'nin. Dut ağacının altına oturur, sitem ederdi dünyaya, yaşama... Koynundan çıkardığı keseden cigarasını sarardı, gelip geçenlere mutlaka söyleyecek bir sözü olurdu.
Çocuklar, Bese'nin babası Hasan Amca'yı da dut ağacının altında karşılardı. Mameki'den gelen Hasan Amca da, cebindeki şekerleri çocuklara dağıtır, ortalığı şen sesler kaplardı. Çocuklar şenlendikçe, Hasan Amca da mutlu olurdu.
Şehirden gelen yolu gördüğü için de ayrıca uğrak yeri olurdu dut ağacı... Bu yüzden çocuğunu, eşini, sevdiğini, akrabasını bekleyen herkes, soluğu dut ağacımızın altında alırdı. Ya da uzakları ve hayatta başka ufukları düşleyenler...
Sadece köylüler değil, köye gelen misafirler de, dut ağacının altında oturur, dinlenirlerdi. Kendilerine verilen bir tas soğuk ayran ya da su ile ferahlarlardı. Yaz olunca da beyaz meyvelerini sunardı büyük bir cömertlikle...
Herkesin acılarını, hayallerini, sevdalarını dinlerdi dut ağacı! Sadece söylenenleri değil, yüreğin içinde saklı duranları da bilirdi. Boşuna denmemiştir, "Toprak Ana, ağaçlar ve tüm doğa, düşüncelerinizin ve yaptıklarınızın şahididir." Dut ağacımız da, köyümüzde yaşananlara tanıklık etti; insanın dokunamadığı en ince kıvrımlarını dinledi yüreklerin... Dinleyebilseydik onun yapraklarını, bize neler anlatırdı neler...
Dut ağacımız, şimdilerde ayrılıklara, sürgünlere, insan ölümlerine, adaletsizlikten yarılan yeryüzüne tanıklık ediyor. Tanıklık ettiği her gecenin sabaha çıkacağını bilmenin huzuruyla, karanlıkların aydınlığa çıkmasını bekliyor. Bir gün yeniden her kuşaktan insanı gölgesinde barındırmayı, sevgiyi, suyu, güzel dostlukları, insan gülüşlerini, kuş ötüşlerini özlüyor.
Dut ağacımızı düşünürken, Uruguaylı yazar Eduardo Galeano'nun "Hatırlayan Ağaç" adlı güzel öyküsü aklıma geldi:
"Yedi kadın daire olmuş oturuyor. Humberto Ak’abal çok uzaklardan, köyü Momostenango’dan onlara bir sedir ağacının eteklerinden topladığı kuru yapraklar getirmişti. Kadınlardan her biri bir yaprağı kulağına yaklaştırıp parmaklarında yavaşça ezdi. Böylece ağacın belleği açıldı;
Biri kulağına esen rüzgarı hissetti,
Öteki ağır ağır salınarak düşen yaprağı,
Öteki, kuşların bir kanat çırpışını,
Diğeri kulağında yağmur yağdığını söyledi,
Öteki bir hayvanın koşuşunu dinledi,
Diğeri seslerin bir yankısını,
Ve diğeri adımların ağır ağır uzaklaştığını..."
Hayatımızda insanların belirleyiciliği tartışılmazdır. Ama yalnız insanlar mı hayatımızda belirleyici rol oynar. Bazen bu bir ağaç, bir çiçek, bir dağ ya da benzeri şeyler de olabilir.
Dünya çok güzel bir yer, hatta inanılmaz, muhteşem... Bu güzelliğin insan soyunun hiçbir sözcüğü ile anlatılamayacağını düşünürüm sık sık.
Sular, ağaçlar, ormanlar, dağlar, çiçekler, çayırlar... Her şey o kadar güzel ki, inanılmaz... Bir çiçeğin açışı, ağacın meyveye durması, suların akışı...
Ve bu dünyayı -insanlar olarak- yaşanmaz bir hale getirdiğimize inanamıyorum. Bize umut, ilham, yaşama gücü veren bunca güzelliği, basit çıkarlarımıza kurban ettiğimize...
Her yıl daha fazla ağaç kesiliyor, ormanlar yok oluyor, çayırlar çöle dönüşüyor. Bu güzellikleri yok eden para merkezli düşünce sistemi kadar iğrenç bir şey yok insan hayatında...
Hayatımızın en güzel parçası olan kentimizin ağaçlarını, sularını, dağlarını, ormanlarını, kuşlarını, börtü-böceğini korumak için biraz çaba harcamamız gerek, birazcık...
Denildiği gibi sevgi de ancak kendini, diğerini, dünyayı derin bir şekilde kabul ettiğin zaman mümkündür. İnsanı ve doğasıyla... Sevginin olmadığı yerde yaralanmış ruhlar, çöller, kurumuş nehir yatakları, sulara gömülmüş coğrafyalar, tsunamiler, felaketler bekliyor olacak bizi...
N.DENİZ BİLGİN: Hatırlayan ağaçlar