‘’Ehh, yeter artık, çıkar ağzındaki baklayı!” diye yazmış bir okur. Aslında onlarla tartışa tartışa gitmek istiyordum söyleyeceğim son söze. Ama öyle hızlı yürüyor ki süreç, beklemeye gerek yok, önce söyleyeyim söyleyeceğimi, sonra üzerine tartışmaya hazırım.
İleri demokrasinin büyük açılımlarıyla yürüyen Türkiye’nin haline bakın hele.
Bütünüyle susturulmuş bir ülkeden, vicdanı yok edilmiş bakar kör bir toplumdan söz ediyoruz artık. O halk, aynen Dersim’de de olduğu gibi, kendi vergileriyle alınmış savaş uçaklarıyla 34 Kürt gencinin göz göre göre katledilmesine gık bile demedi. Söyleyeceğimi, „Devlet değil, Türk halkı sınavdadır!” diye önceden söylemiştim. Ve ne yazık ki onlarla bütünleşmeyi beceremeyen Türk halkı bu sınavdan alnında koskoca bir leke ile çıktı. Beyinleri yandaş ekranlara kilitlenmiş ve Hürrem’in aşk öykülerine kendini kaptırmış olan bu toplum, yükselişin aşklarının düşüşü engelleyemediğini kendi tarihinden fark edemeyecek kadar düşünme yeteneğini kaybetmişti artık.
***
Hafızamızı zorlamaya bile gerek yok. Yakın tarihten birkaç olayı hatırlayarak başlamalıyız yoruma. Ne oldu da, iktidarının ilk yıllarında, Amed’de „adını koymak gerekir, bunun adı Kürt sorunudur” deyip çözümden söz eden AKP bugün en gerici politikalarıyla tipik bir sömürgeci devlet modelinde karar kıldı? PKK’nin ortaya attığı „Demokratik Cumhuriyet” özlemini kendi eseriymiş gibi Meclis’te bile dillendirerek yerel yönetimlerin yetkilerinin bu amaçla genişletilmesini öneren AKP, gerçekte Türkiye halklarına takıyye mi yapıyordu? Bir zamanlar, Kürt özgürlük hareketinin çözüm önerileri içerisinde yer alan „üst kimlik-alt kimlik” tartışmasını gündemleştiren AKP, bugün neden Cumhuriyet’in kuruluş felsefesinin Türk ve Sünni olmayan halklara yönelik inkar ve imhayı öngören en geri politikalarına yeniden sarıldı?
Her şeyi takıyye ile açıklamak, süreci kavramamış olmaktan başka bir anlama gelemez. AKP liderlerinin yönetim yöntemlerinde sahtecilik ve yalana başvurmakta sınır tanımadıkları herkesçe bilinen bir gerçektir. Ne var ki, siyaset esas olarak amaçlarla açıklanır, amacı gerçekleştirmek için başvurulan yöntemlerle değil. AKP’nin Kürt sorununu çözeceğine ilişkin umutlananlar; „evet ama yetmez” diyerek militarizmin sonlandırılacağını düşleyenler de gerçekte AKP’nin bölgesel militarist bir güç olma sevdasında olduğunu göremediler. En önemlisi, Ortadoğu’daki gelişmeleri anlayabilmekte AKP kadar becerikli olamadılar.
***
ABD’nin Irak’tan çekilmesinin Ortadoğu için anlamını salt Irak sınırları içerisinden bakarak anlamak mümkün değildir. ABD işgalinin daha başlangıcından itibaren emperyalizmin bölgenin bütünü için üç parçalı yeni bir programa sahip olduğunu, sadece Irak için değil bölgenin bütünü için halklar ve özgürlükler için hiç de hayırlı olmayan programlara sahip oldukları biliniyordu. Irak’ın üçe bölünmesi, Lübnan ve , Suriye sınırlarında yapılacak yeni düzenlemelerle giderek korunması ve güvenliği iyice zayıflamış olan İsrail’in sınırlarına da yeni bir düzenleme yapılmasına ilişkin projeler olgunlaştırılmaya çalışılıyordu.
ABD’nin çekilmesiyle birlikte ortaya çıkması kaçınılmaz olacak yerel bir istikrarsızlığın bölge dengelerini alt üst ederek İran’ın bölge üzerinde gücünü artırması olasılığı ise bu tür projelerin en zayıf karnı idi. Sömürgeci Türkiye Cumhuriyeti’nin İslamcı iktidarı AKP bu nedenle sadece ABD için değil AB için de büyük bir önem kazandı. Bölgede İran’ın gücünü dengeleyebilecek tek güç Türkiye idi.
Türkiye’nin bu emperyalist amaçla bölge için pazarlanması gerekiyordu. Ne var ki çıkar ilişkilerinden başka bir ahlaki değere sahip olmayan uluslar arası diplomasinin diliyle „stratejik dost” palavralarına rağmen Türkiye emperyalizm için „güvenilmeyen bir ittifak”tan başka bir şey değildi. Üstelik var olanı da kaybetme korkusu içinde sınırlarına kapanmış olan Türkiye’nin Ortadoğu’ya ilişkin politikaları emperyalizm için fazlasıyla ürkekti. Bu nedenle emperyalizm „Ilımlı İslam”, bölge için örnek olabilecek laik bir İslam devleti modeli” gibi gerçeği olmayan yakıştırmalarla Türkiye’yi özendirmeyi ve bu role çekmeyi başardı. „Bölgenin abisi” rolü, Davutoğlu tarafından formüle edilen „Yeni Osmanlıcılık” siyasetine de bire bir denk düşüyordu.
***
Bundan güç alan AKP-Devleti bir yandan „son kullanım tarihi” bitmiş olan „eski” devletlileri „devletin irinli bağırsaklarının temizlenmesi” amacıyla tasfiye ederek anti-demokratik sömürgeci devleti yeni sahibinin elinde kanlandırmaya çalışırken, diğer yandan, her türlü aracı kullanarak en küçük demokratik muhalefetin bile yok edilmesi için operasyonlarını hızını kesmeden ve giderek daha da yaygınlaştırıp acımasızlaştırarak sürdürmektedir. İktidarsız Hükümet AKP, devleti oluşturan bütün kurumları tek tek ele geçirerek, olasılık bağlamında bile kendinden başka bir politik gücün varlığını kabul etmeyecek bir İslam-Türk faşizmini oluşturdu ve bunu yetkinleştirmeye çalışıyor.
Ne devlet başa ne kuzgun leşe -1-