Kürtlerin dili, yaşama adabıyla kültürleri yasak, varlıkları resmen yoktu. Ermenilere benzetmek için kırım ve yangın seferleri düzenlemişlerdi.

Ama yaptıklarının gerisinde durup, pum kuşu hıçkırığı gibi ‘’ayrı, gayri yok, sorun hepten yok’’ yalanını tekrarlıyorlardı.   

Vergi ve asker toplarken, oy isterken, her yara, bere içindeki Kürt birden bire makbul insan, “bin yıldan beri bir ve beraberlik’’ yalanıyla, “kardeş’’ oluyor, öbür yanda adaleti, Kürt olduğunu söyleyen ve Kürtçe konuşanı işkenceden sonra hapse atıyordu.

Kürt çocuklarının dağa çıkmasından sonra, Türk milliyetçiliğinin iki “as’’ı Özal ve Demirel bağırlarına taş basıp, yüz yıllık yalanı yalayarak, Kürt gerçeğini kabullendilerini açıkladılar.

Ama artık çok geçti. Kürtler, olağan dışı kayıplarla sırat köprüsünü andıran geçitlerden geçmiş ama dünyada kabul görmeyi de başarmışlardı. Kürtlerin kendi olanaklarıyla kurdukları onlarca televizyon kanalı gerçeğin aynası, Kürt ve Kürdistan davası ise  bölgesel “sorun’’du. Kuzeyde, sorunun çözümü (halli) masadayken, Türk milliyetçiliğinin en alt ama en kurnaz kültür dilimi olan, elinde yakalanan yolsuzluklardan bile mağduriyet yaratmayı beceren AKP iktidardı.

AKP’nin lideri ve ülkede tek söz ile karar sahibi olan Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir “Türk milliyetçisi’’ olarak Kürt gerçeği ve bu gerçekten kaynaklanan devasa sorunu adeta Türklüğe hakaret görüyor, hallini, başka bir deyişle uzlaşmayı kabullenemiyordu.

Genelde ise o, işine gelen her yolu, yöntemi geçerli görendi.  Çıkarı için kendine uyduramayacağı kalıp yoktu. Kürdistan davasını da kendi amacı için kullandı. Seçimden seçime, AKP’nin oltasına yem olarak taktı.

Oltayı meydanlara salladıktan sonra, yeni seçimlere kadar uykuya yattı…

Çünkü o, seçim meydanlarında bolca konuşmuş, kardeşlik demiş, hatta çok sevdiği Allahın yarattıkları oldukları için Kürtleri sevdiğini bile söylemiş, mesele kalmamıştı. Artık, Kürtler yoldan geçerken, evden işe, işten eve dönerken kaçırılmıyor, evleri, iş yerlerinden alınmıyor ve kaçırılanlar kör kuyulara atılarak, dağların sarplıklarına gömülerek kaybedilmiyor, köyler, ormanlar, ekinler yangına verilmiyor, işkence ile ilahi adalet yerine geçmiyor, una, bulgura, bebek mamasına günlük ihtiyaçtan fazlasına yasak (ambargo) konmuyordu.

Bunlar yoksa da bugün, normalleşme var demekti. O halde, Kürdün ve Kürdistan’ın sorunu yoktu. Erdoğan, iki gün önce Balıkesir’de, sorunu sıfırlıyor ve şöyle diyordu:

“Varsa yoksa Kürt sorunu, ne Kürt sorunu ya! Bir Kürt olarak sen bu ülkede Cumhurbaşkanı oldun mu? Oldun. Başbakan çıkardın mı? Bakan çıkardın mı? Çıkardın. Türk Silahlı Kuvvetleri’nde var mısın? Varsın. Daha ne istiyorsun? Bizden neyin eksik?”

Doğru, Kürtlerden cumhurbaşkanları, başbakanlar, pek çok bakan, kendini gizlemiş, gizlemek zorunda kalmış askerleri biliyoruz. Ama tutulmuş, altına mevki, makam sürülmüş, paraya boğulmuş adam, sahip olduğunu hak etme çabasındadır. Bu yalnız tutulmuş, görevlendirilmiş Kürtler için geçerli değildir. Derler ya, ağacı kesen baltanın sapı da ağaçtır...

Dünyanın herhangi bir yerinde, rejim yandaşı bir Müslüman kişi ya da topluluğun parmağı acıdığında gözyaşına bulanmış dualar yayımlayan Kürt için Diyanet İşleri Başkanlarını biliriz. Bunların yangınlardaki Kürtten yana bakmadıklarını....

Balkanlarda en büyük zulmü yapanlar, yine onların devşirilmiş çocuklarıydı. Kürt İsmet İnönü, ırkçı rejimin Kürtlükten dönme ikinci mimarıydı. Cemal Gürsel, “size Kürt diyenin yüzüne tükürün” diyordu. Özal da Kürt’tü ama Kürdistan yanıyordu.

Günün Türk Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’in Bitlisli bir Kürt olduğu söyleniyor.  Onun da Kürtler nezdindeki lakabı, ‘’Kimyasal Necdet’’tir...

Erdoğan’ın, Kürt cumhurbaşkanları, başbakan, bakan, askerleri bunlardan seçilmedir. Kürt kimlik ve kişiliğini öne çıkarıp, sahip çıkan, gereğini yapan tek kişi gelip geçti mi bu makamlardan? İzin veriliyor ve bu tür adamlar yaşatılıyor mu, ona bakmak gerekir.

Erdoğan’ın sıfırlama yeteneği tartışmasızdır. “Ne Kürt sorunu ya!” inkarına  cevabı, Hürriyetten Ahmet Hakan’a bırakıyorum. Hakan dünkü yazısında şöyle diyordu:

“Madem Kürtlerin tek bir eksiği bile yok. Siz niye baldıran zehri falan içme pahasına bir “Çözüm Süreci” yürütüyorsunuz ki? Siz niye Sırrı’yı Öcalan’a gönderip mektup falan dileniyorsunuz ki? Siz niye Öcalan’ın 10 maddelik “demokratikleşme manifestosu”na Dolmabahçe’de omuz verdiniz ki? Siz niye MHP’ye “çözüm karşıtı, kandan beslenen” falan diyorsunuz ki? Siz niye gözünüzü Kandil’e dikiyorsunuz ki? Siz niye “Tamam vallaha billaha müzakereye geçeceğiz, hele şu seçimi bi’ atlatalım” pozisyonunda duruyorsunuz ki?”

Ne eklenebilinir ki, bu sözlere!..