
İnsanın yaşamında bazı duraklar vardır ki, kişinin ondan sonraki yaşamının yolunu belirler. Benim için de Kürt halkının ilk görsel yayın organı olan MED TV’nin ardılı olan Medya TV’de yürüttüğüm çalışmalar aynı özelliğe sahipti. 4 devlet tarafından parçalanmış, en temel hakları dahi yok sayılan, kimlikleri, varlıkları inkar edilen bir halkın sesini ve rengini yansıtabilmek, kendi başına çok büyük bir sorumluluk ve ağır bir yüktü. Bu yükü halen aynı şekilde yaşamımın her alanında hissediyorum.
Hayatımda en fazla ve uzun süreli mücadele ve çalışma yürüttüğüm alan televizyonculuk oldu. İlk günümde, tüm rengi ve sesiyle Kürtlerin olan ve yeni bir felsefe ve yaşam temelinde çalışan bir kurumda olduğuma inanamıyordum. 1999 yılından 2016 yılına kadar tam 16 yıl, siyasi olaylardan kaynaklı yaşanan sorunlar, gazetecilik sorunlarına rağmen her gün çalışma coşkusu ve isteği ilk günkü gibiydi ve tam bir yeniden doğuştu.
Dışarıdan gelenlerin, özellikle genç çalışanların sayısının fazla olmasını ve sıcak çalışma ortamından etkilendiklerini çok iyi hatırlıyorum. Hepimizin bu işe amatör olarak başladığını duyduklarında şaşırıyor; hatta Avrupalıların olmamasına, çalışan herkesin Kürt olmasına inanamıyorlardı. En azından teknik bölümünde yabancıların çalıştığını düşünüyorlardı. O süreçte kimse Kürtlerin gelişen tekniği bu şekilde kullanabileceğine, uzmanlaşabileceğine inanmıyordu. Özellikle de kadınların rejiden tutalım kameraya, ses, ışık, dublaja kadar her alanda çalışması, yine sunucuların büyük bölümünün kadın olması, bana büyük bir moral ve inanç vermişti. Amatörlüğümüz birlik ruhunu daha da güçlendiriyordu; her birimiz bir gün öğrenci olurken diğer gün öğretmen olabiliyorduk.
İnsan bir cümleyle tanımlayacak olursa, bu alandaki çalışma her renk ve kokudan çiçeğin yer aldığı bir bahçeye benzetilebilir. Bu bahçe, küçük bir Ortadoğu ve Kürdistan gibiydi. Çünkü Kürdistan’ın her bölgesinden, her kültür, dil ve renginden insanlar bulunuyordu. Hatta Kürtler dışında Araplar, Asuri-Süryaniler, Türkler hatta Ermeniler yer alıyordu. Kürtçe’nin Soranî, Kurmancî, Kirmanckî ve Hewramî lehçeleri vardı. Düşünün ki, Kürdistan’ın en fazla Êzîdî inancına mensup insanın yaşadığı parçasından olmama rağmen Êzîdî inancı ve kültürü hakkında televizyonda çalışırken bilgi sahibi oldum. Daha öncesinde her zaman Kürtlerin uzak, yabancı bir bölümü olarak bilinirlerdi ve hatta varlıkları toplumun çoğu tarafından bilinmezdi. Yine Kirmanckî lehçesini ilk duyduğumda hiçbir şey anlamamıştım ama bir süre sonra Kürtçe’nin her iki lehçesinde de, Soranî de, Kirmanckî de konuşabiliyordum. Kendi ruhlarımızda sınırları ortadan kaldırmıştık.
Medya TV sürecinde Amerikalı bir araştırmacı, ilk Kürt televizyonu hakkında yazmak için gelmişti. Bu araştırmacı “Belki Kürtler statüsüz ama kendileri için gökyüzünde bir statü oluşturmuşlar” sözleriyle bir gerçeği dile getirmişti. Çünkü artık Ortadoğu halkları ve özellikle de Kürtçe konuşan ve asimilasyona maruz kalan Kürt halkı, bu televizyon aracılığıyla kendi gerçekliğini, kimliğini, kültürünü, tarihini, dilini ve lehçelerini ve her şeyini bu kurumda görebiliyor, bulabiliyordu. Bu hepimiz için büyük bir moral ve coşku kaynağı oluyordu. Gerek Kürdistan’dan gerekse de Avrupa ülkelerinden ziyaretimize gelen herkes bu ruha şahit oluyordu.
Medya TV'de çalışmaya başlamadan önce özellikle de TV'lerde herkesin dil, lehçe ya da farklı bölgelerdeki şahsiyetler konusunda bir sınırı olduğunu görüyorduk. Fakat bizim içinde bulunduğumuz atmosfer bu özellikleri zorluyor, arkadaşlık ve karşılıklı öğrenmeyi zorunlu beraberinde getiriyor ve her birimiz kendi dar dünyalarımızdan çıkıyorduk.
Güney Kürdistan’daki okullarda Soranî lehçesiyle okuyorduk fakat televizyonda Kurmancî lehçesini de öğrendim. Bu noktada ilk öğretmenim olan Mamoste Mehmûd Önder’i saygıyla anmadan geçemeyeceğim. Kurumdaki her arkadaşta değişimi günlük olarak görüyorduk. Hayatı boyunca hiç Kürtçe konuşmayanlar, birkaç ay içerisinde Kürtçe’yi öğreniyor hatta Kürtçe haber ve program sunuyorlardı. Orası benim için olduğu kadar herkes için de yaşamımızın ikinci bir okuluydu. Hatta temel okulumuzdu. Çünkü orada öğrendiklerimizi direkt yaşama aktarıyor ve ilişkilerimize yansıtıyorduk. Devlet okullarında öğrendiklerimizin yaşamla hiçbir alakası yoktu, isteklerimiz doğrultusunda da değildi. Fakat burada her an öğreniyor ve yaptığımız yayınlarla da öğretiyorduk.
Farklı parçalardan gelen ziyaretçilerimiz MED TV’nin Kürtçesinden bahsediyordu. Elbette yalnızca dil olarak değil, zihniyet olarak da kadın ve erkeğin birlikte çalışması, birlikte hem yeni tecrübeler edinmesini hem de cins mücadelesini getiriyordu. Tüm diğer medya organları ve görsel yayınların aksine MED TV ve daha sonrasında Medya TV, Roj TV sonrasındaki tüm televizyon kanalları, kadınların görsel alanı olarak tanınmıştır. Çünkü kadının hem kurum içerisinde hem de toplumun eğitilmesi ve etkilenmesi boyutuyla potansiyelini ve enerjisini açığa çıkardığı zemindi.
Televizyonda yayınlanan programlara katılacak misafirlerin belirlenmesinde ölçüler vardı. Bir erkeğin dışarıda kadınlara karşı olumsuz bir tutum sahibi olduğunu öğrenmemiz durumunda katılımını engelliyor ve böylelikle topluma kötü örnek olmalarının önünü alıyorduk. Çünkü televizyon ekranı artık özgürlük ölçülerine sahip insanlar için referans haline gelmişti.
Elbette bu durum beraberinde bazı sıkıntıları da getiriyordu. Fakat bu etkiler, çalışma motivasyonumuzu ve gücümüzü daha da arttırıyordu. Mesela elimize ulaşan bazı ham materyalleri düzenleyerek basın ölçü ve ilkelerine göre yayına veriyorduk.
Birey olarak kişiliğim üzerine daha fazla düşünme ve yoğunlaşmayı sağlayan ve halen de bu mücadelenin en önemli parçası olduğunu düşündüğüm ve her gün yenilenmemizin nedeni olarak gördüğüm bir başka nokta da, bu alanda faaliyet yürüten kadınların yürüttüğü cins mücadelesi, kadın örgütlülüğüdür. Nasıl ki dil ve lehçe, çok renklilik açısından bir okul olmuşsa, cins bilincini edinmede de tam anlamıyla bir yaşam okulu olmuştur. İnsanın nasıl planlı, coşkulu ve bir amaç doğrultusunda yaşayabileceğini bu okulda öğrendiğimi söylemek abartı olmayacaktır.
İlk adım olarak kadının potansiyelini ve enerji kaynağını ortaya çıkarmak ve bunu yaşama ve çalışmaya aktarmak, mücadele ve erkekle olan çelişkiler ile tüm bunlarla birlikte bir alan olarak kendini örgütleyerek kendi cinsinle de mücadele etmek, insana her gün yeni bir şeyler katıyor. Yıllar boyunca bu alanda kalanlar yeni gelenlerle hem çalışmaya ilişkin hem de kurumun hafızasına ilişkin tecrübelerini paylaşıyordu.
Yazıyı kapatırken, dikkat çekici bir ayrıntı olması açısından bir anekdotu paylaşmak istiyorum: Güney Kürdistan’dan gelen kimi misafirlerimiz kurumda acı yemeklere alışmıştı. Çünkü yemekler çoğu zaman acıydı. Bazıları buna alışıyor, bazıları alışamıyordu. Bir keresinde bir program için Riha’dan (Urfa) bir misafir çağırdık ve yemek kültüründe ‘acı’ üzerine konuştuk. O günden sonra o misafir her geldiğinde Riha’dan acı biber getiriyordu. Son olarak ilk televizyondan bugüne tecrübe ve anılarımız bir yandan biber kadar acı olurken bir yandan da rengarenk bir bahçe kadar zenginlik içererek insana, toplumun değerlerine nasıl yaklaşılacağına dair birçok şey öğretti.
Kürtçe’den çeviren: Aygün Kaçkar