Devlet-PKK görüşmelerine dair yayınlanan tutanaklar üzerindeki tartışmalar devam ediyor. İçerik üzerinde durulduğu gibi, biçime dair yaklaşımlar da sürüyor. Birçok çevreye göre, tutanakları “PKK’nin sızdırdığı” netleşmiş gibi. Oysa PKK yönetiminden net bir açıklama geldi. “İlkelerimiz ve siyasi ahlakımız gereği bizim sızdırmış olmamız düşünülemez” dendi.
Gerçi tutanaklar ilk kez PKK’ye yakın bir internet sitesinde yayınlandı. Yine tutanakları yayına hazırlayanlar, “PKK yayınlamış gibi bir görüntü verebilmek” için epeyce çalışmışlar. Fakat PKK’yi yakından takip edenler, biçim ve üslûp olarak PKK’lilerin hazırlamamış olduğunu kolayca fark ederler. Çünkü örgüt dilinden çok devlet dili hâkim, Doğulu üslûbundan çok Batılı üslûbu hâkim. O bakımdan, eğer MİT içinden değilse, o zaman başka istihbarat örgütlerine bakmak lazım.
Böyle söylendimi, bazı çevreler hemen “Canım ne fark eder, ha PKK olmuş, ha onu kullananlar olmuş” diyorlar. Bugünlerde psikolojik savaş basınında çokça yer alan “PKK’nin herkes tarafından kullanıldığı” görüşüne atıf yapıyorlar. Buna bir de tutanakların içeriğinde yer alan MİT eski müsteşar yardımcısı Afet Güneş’in “Metropolleri patlayıcılarla doldurduğunuzu biliyoruz” sözlerini ekliyorlar. Bunu da son günlerde yoğunlaşan çatışmalarla birleştirince tablo tamamlanıyor: Bakın işte herkes Türkiye’ye düşman, herkes PKK’yi kullanıyor!
Son dönemde PKK-AKP çatışmasının yoğunlaştığı doğru. Yine neredeyse İsrail’le, Suriye ile, Rumlarla bir savaş konumuna gelindiği de doğru. Ayrıca İran ve Ermenistan ile ilişkiler de epeyce bozuk. Bütün bunların Devlet-PKK görüşmelerinin tıkanmış olmasıyla bağlantısının olduğu da doğru. Fakat bunların hepsi bize neyi gösterir? AKP’nin Kürt yaklaşımı ile dış politikasının iflas etmiş olduğunu! Bunun altında da esas olarak Kürt sorununu çözemeyişinin yattığını!
Bu noktada ülkemizin düşünen aklı başında insanlarının büyük bir kısmı, AKP politikalarının yanlışlığını ve tehlikeli olduğunu görüp AKP’yi eleştireceklerine ve mevcut politikaları değiştirmesini isteyeceklerine, dönüp PKK’yi suçluyorlar. “Her şeyin mûsebbibi sensin” diyorlar. Halbuki bu görüş doğru değildir. Mûsebbib PKK değil, Kürt sorunudur. Sen Kürt sorunu gibi bölgesel karakter taşıyan devasa bir sorunu çözmezsen, “Kökünü kazıyacağım” diyerek Kürt özgürlük taleplerini bastırmaya çalışırsan, o zaman elbetteki Kürtler direnir, birçok güç de burdan doğan çatışmayı kendi çıkarı doğrultusunda kullanmaya çalışır. Bu, “eşyanın tabiatı” gereğidir. Bundan dolayı başkalarını suçlamak değil, kendini eleştirmek ve yanlışlarını düzeltmek gerekir.
Eğri oturup doğru konuşacak olursak, bütün bu olup bitenler aslında PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın görüşlerini doğruluyor. Yıllardır İmralı’dan yaptığı açıklamalarda PKK Lideri neyi vurguluyordu? “Ben çekilirsem, Kürt sorunu barışçıl siyasetle çözülmezse, o zaman deyim yerindeyse kıyamet kopar, çatışmalar yoğunlaşır, herkes Kürt sorununu kullanır, Türkiye içte ve dışta bir savaş konumuna girer” diyordu. İşte mevcut haliyle yaşananlar da budur. Bu durum ne PKK Lideri’nden, ne de PKK’den kaynaklanıyor; çok açık ki, Kürt sorununun varlığından ve çözülmemesinden kaynaklanıyor. Artık bu gerçek görülmeli ve PKK Lideri’nin görüşlerine biraz kulak kabartılmalıdır.
Peki Kürt sorunu neden çözülemiyor? Bu konuda Devlet-PKK görüşme tutanaklarında eski müsteşar yardımcısı Afet Güneş’in bir sözü var ki, gerçekten çok önemli. Afet hanım “neden bu kadar güvensizlik?” diye PKK tarafına soruyor ve biraz da eleştiriyor. Belliki Afet Güneş Kürt sorununa hakim. Sorunun çözümsüzlüğünün en önemli nedeninin “Güvensizlik” olduğunu görüyor. Eğer bugün görüşmeler tıkanmış ve yerini çatışma almışsa, buna yol açan temel nedenin sözkonusu güvensizliğin aşılamaması olduğu söylenebilir.
 Fakat nedense bir sürü yazar çizerimiz, Afet Güneş’in konuşmaları içindeki bu önemli sözleri öne çıkarıp tartışmak yerine, “Metropolleri patlayıcı doldurdunuz” sözünü öne çıkarıyor ve durmadan tartışıyor. Kürt sorunu gibi ulusal ve toplumsal bir soruna siyasal gözle bakmak yerine “Güvenlikçi gözüyle bakmak” işte buna denir. Demek ki ülkemizin güvenlikçileri asker ve polislerden önce bu kafaya sahip olan sözde düşünür ve yazarlarıdır. Kürt sorununu ve ülkemizin diğer sorunlarını çözümsüz bırakan da böylelerinin ürettiği zihniyet ve politikadır.
Afet Güneş’in Devlet-PKK görüşmeleri sırasında sarfettiği “Neden bu kadar güvensizlik” sözü üzerinde durmak ve Kürt sorununa çözümü buradan aramak önemlidir. Çünkü güvensizlik gerçekten derin ve iki taraflıdır. Basına yansıtılan Devlet-PKK görüşme tutanakları derinden incelendiğinde de bu gerçek görülecektir. Görüşmede iki tarafın sözlerine hakim olan gerçeğin “Derin güvensizlik” olduğu rahatlıkla anlaşılacaktır.
Bir kez daha vurguluyorum: Öyle anlaşılıyor ki, Devlet-PKK görüşmelerinin tıkanmasına yol açan şey, sözkonusu güvensizliğin aşılamaması olmuştur. Dolayısıyla Kürt sorununun çözülememesinin belki de en önemli nedenlerinden biri bu güvensizliktir. Kürt sorununun çözüm yoluna girebilmesi için en başta yapılması gereken, bu güvensizliğin aşılması olmak durumundadır. Sözkonusu güvensizlik de tek yanlı değil, iki taraflıdır. Dolayısıyla tarafların da, herkesin de bu gerçeği iyi görmesi ve buna göre yaklaşması gerekir.
Peki tarafları bu kadar güvensiz kılan hususlar nelerdir? Bizce Kürtlerin derin bir güvensizlik içinde olmaları anlaşılırdır. Çünkü kendilerinin hep kardeşlik yapmalarına rağmen, son 85 yıldır devletten ve Türk toplumundan gördükleri iyilik değil, hep kötülük olmuştur. En başta Kürt dili ve kimliği inkar edilmiş, yok sayılmış ve asimilasyon ve katliamlarla yok edilmeye çalışılmıştır. Kürtlerdeki güvensizliğin temelinde bu vardır. Herhalde insan soyuna, bir halka yapılabilecek daha büyük bir kötülük de olamaz.
Bu durum Başbakan Tayyip Erdoğan’ın söylediği gibi “Aşılmış” da değildir. AKP yönetimi altında bugün de aynı durum yaşanmaktadır. PKK Lideri’nin İmralı’da tutulmasının, ağır tecritin, polis terörü ve operasyonların, “KCK Davası”nın, binlerce Kürt siyasetçinin tutuklanmasının, Kürt gençlerinin dağa çıkmasının, mevcut çatışmaların, hepsinin altında bu gerçek vardır. Tayyip Erdoğan’ın kendisi “Kürt halkı” diyememektedir, ancak “Kürt kökenli vatandaşlarım” diyebilmektedir. Bu da hala Kürtlerin inkâr edilmekte olduğunu göstermektedir.
Buna karşılık devletteki ve Türk toplumundaki güvensizlik anlaşılır olsa da, doğru ve anlamlı değildir. Bunun altında bölünüp parçalanacağı kaygısı, Kürtleri dış güçlerin kışkırttığı görüşü, bazı çıkar ve ayrıcalıkları kaybetme telaşı gibi nedenler yatmaktadır. Dikkat edilirse, bu nedenlerin bir kısmı doğru değildir, diğerleri de “Kürtleri yok sayıp yok etme” hakkını kimseye verecek nitelikte değildir. Bu görüşlerin doğru olmadığını en açık bir biçimde tarih göstermektedir. Tarihe baktığımızda, Türklerin Anadolu’ya girişini, Ortadoğu imparatorluğu haline gelişini, kurtuluş savaşı ve cumhuriyetin kuruluşunu en çok destekleyenin Kürtler olduğunu görüyoruz. Bugün de ayrılığı değil, demokratik birliği savunuyorlar. Kendi kimlikleriyle ve özgürce yaşamak istiyorlar. Dolayısıyla Kürtlerin “ayrılıkçılığı” sözkonusu değil. Bu durum sadece bir propaganda ve bunu da Türk-Kürt çatışmasından çıkar sağlayanlar yapıyorlar.
Diğer yandan, Kürtler ayrılmak isteseler bile, bu durum hiçbir güce onları yok etme hakkı vermez. Hiç kimseye zorla “benimle olacaksın, Türkleşeceksin” dayatmasında bulunulamaz. Fakat devletin, AKP hükümetinin ve onları destekleyenlerin yaptığı budur.
Dikkat edilirse, Türklere göre Kürtlerin güvensizliğinin haklı nedenleri ve bir anlamı vardır. Fakat Kürt sorununun çözümü için bunun da aşılması gerekir. Bunu gerçekleştirecek olan da devletin ve hükümetin, güvensizliğin aşılması için çaba harcamasıdır. Afet Güneş ve temsil ettiği devlet bu gerçeği görür ve buna göre üzerine düşeni yaparsa, ancak o zaman Kürt sorununu çözebilir.
MİT eski müsteşar yardımcısı Afet Güneş, Kürt sorunuyla uğraşırken “Güvensizlik” gibi önemli bir nedenle karşılaşmıştır. Öyle anlaşılıyor ki, başarılı olamamasının ve görüşmelerin tıkanmasının temel nedeni de bu güvensizliğin aşılamaması olmuştur. O halde Kürt sorununa çözüm getirebilmek de söz konusu güvensizliğin aşılabilmesiyle gelişecektir. Sorunla bundan sonra ilgilenecekler, her şeyden önce bu gerçeği görmek durumundadır.