
Türkiye’de çatışmaların başladığı Ağustos ayı itibariyle siyasette eleştiri, öz eleştiri yapma ve kurucu politik söylem üretme hususunda ciddi tıkanmalar yaşanmaktadır. Çözüm sürecinin olduğu gibi çatışmaların olduğu bu ortamın da parlamenter demokrasi kapsamında belirleyici iki siyasi aktörü HDP ve AKP’dir.
7 Haziran 2015 Genel Seçimleri’nden sonra çatışmaları esas alan yaklaşımını derinleştiren AKP, 1 Kasım seçimlerinde oyunu arttırmış, tek başına iktidar olma hakkını elde etmiş, hatta anayasayı referanduma götürecek aritmetik çoğunluğun eşiğine gelmiştir. Bu kapsamda çatışmaların devam ettiği bu dönemde, AKP’nin 7 Haziran ile 1 Kasım arasındaki farkı görüp çatışmaların devamından yana tavır alması, beklenen bir durumdur. Bu tavır elbette ahlaki değildir, fakat başkanlık istencini hastalık derecesinde ayyuka çıkaran bir anlayıştan ahlak beklemek de doğru değildir. Dolayısıyla AKP’ye yönelik eleştiriler ve telkinleri ahlaka davet etmek üzerinden kurmak değil, çatışmaların toplumsal ve siyasal maliyetlerinin AKP’nin kazancından büyük olduğunu ifade etmek hatta bunu çatışmalara karşı durarak dinamik bir sürece dönüştürmek gerekmektedir.
Parlamenter sistem içerisinde konumlanmış diğer ana özne ise Halkların Demokratik Partisi’dir. HDP, 7 Haziran’da yarattığı popülizm ile büyük bir siyasi başarı elde etmiş, sonrasında başlayan çatışmalı ortama yönelik çeşitli tutumlar geliştirmiştir. Geliştirdiği her tutum ya da tutumsuzluk, HDP’yi eleştirilerin konusu haline getirmiştir. Bu yazı da bu eleştiriler etrafında dönen tartışmalar ve eleştirilere yönelik cevaplar ile eleştirilerin kaynağını birkaç noktada ele almak üzerine yazılmıştır.
Eleştiriye karşı tutum
HDP’li siyasetçiler, partilerine yönelik eleştirilere üç ana biçimde cevap olmaktadır. Bunlardan ilki, eleştirileri anlamaya çalışma ve çıkarımları politikaya dönüştürme şeklindedir. İkincisi ve üçüncüsü, birbirine yakın olan tepki ile karşılama veya duymazlıktan, görmezlikten gelmedir. Burada önerdiğim şey ise, HDP’yi bugünkü anlamda güçlü bir siyasi parti haline getiren süreci doğru okumak ve HDP’ye yönelik eleştirilerin beslendiği sosyal, siyasal, ekonomik zemine bakmaktır.
7 Haziran öncesi HDP’nin yapmayı becerdiği şey, Laclaucu anlamda talepleri artiküle ederek halk inşasına doğru yönelmesiydi. Siyasetiyle bu tarz bir hegemonik sürece işaret ettiği günlerde, HDP’nin AKP hegemonyasını oldukça fazla zorladığını hatta ona büyük bir yenilgi yaşattığını ifade edebiliriz. Demokratik talepler arasında kurulan bağların varlığı, politik söyleminde halkı kuran dilin yerleşmesi ve talep sahiplerinin HDP’ye her dönüp baktığında özerk bir şekilde var olduklarını gördükleri bir hegemonya oluşturmasıyla HDP, başarılı oldu. Bu başarıyı, güçlü bir liderin varlığı ile sağlamıştı. Otuz beş yıllık savaşın yarattığı psikopatolojik durumlara rağmen HDP, hem PKK’lilerin söylediği türküyü kendisinde gösteren olabilmiş hem de Karadeniz’in çay bahçelerinde çalışan işçilerin katılımını sağlayabilmiş; yani ikisi için de bir “boş gösteren” haline gelebilmişti.
7 Haziran’dan sonra çatışmaların başlaması, şiddetin siyasete olan büyük etkisini de göstermeye başlamıştı. Öncelikle şunu kabul etmek gerekir ki, şiddet hukuk kurucu olduğu ölçüde siyaset açısından da kurucu temel öğeler açığa çıkarır. Şiddetin dahiliyeti ile oluşan kurucu öğeler, var olan siyasal atmosfere kendisini dayatarak yeni siyasal atmosferler yaratarak politik öznelerin yeniden konumlanmasına sebep olur. Bu kapsamda şiddeti siyasete planlı bir şekilde sokan AKP, yeni atmosfere daha hazırlıklı bir giriş yapmış; HDP ise bir süre yeni siyasi atmosferi anlamaya çalışarak refleks de gösteremeyince, politik tutum ve söylem geliştirmek konusunda eksikliğe düşmüştür.
‘HDP Türkiyelileşemedi’ derken...
Bu bağlamda AKP, hazırlıklı olmanın da verdiği katkıyla her geçen gün talepleri daha fazla artiküle ederek talep zincirini genişletmiştir. Buna karşılık HDP ile olan ilişkisinde çizdiği antagonistik çizgisi ile karşısındaki “öteki”yi de kurmuş; HDP ise refleks ve tutum geliştiremeyince bir süre AKP’nin çizgisine karşı kendi antagonistik çizgisini kurup “öteki”sini kendi tanımlama işlemini gerçekleştirememiştir.
En yaygın kullanılan hükümet söylemlerinden biri, HDP’nin Türkiyelileşemediğidir. Hükümet mahreçli bu söylem, CHP’yi de hükümetin hegemonik inşasına katmıştır. Böylece bir anda HDP dışındaki tüm aktörler, üretici politik öznenin bu söylem ile neyi amaçladığını çözme zahmetine girmeden ve sacayakları üzerine düşünmeden hep bir ağızdan “HDP Türkiyelileşemedi” nakaratlı bir şarkı üreterek hükümete eklemlenmeye başladı. İdeolojik olarak HDP ile benzer düşünen birçok kesim ve hatta HDP’ye oy vermiş olan bir kesim de bu şarkıyla politik söyleme eklemlenmeye devam etmiştir. Oysa ki AKP tedrisatında Türkiyelileşmekten kasıt, HDP’nin Sünni mezhepçiliğinin açık, Türklüğün örtük olarak hakim olduğu bir tahakkümü kabul etmesine davettir. CHP tedrisatına göre ise HDP, Türkiyelileşerek ancak çarpık bir laiklik ve Türkçülük dünyasına biat edebilir. Türkiyelileşmenin ölçütü, HDP’nin PKK şiddetine karşı durması olarak gösterilse de meselenin özünde var olan, HDP’nin ve temsil ettiği değerlerin politik alandan yok edilmesi ve yukarıda belirtilen tahakkümlere karşı rıza göstermesi, yani bunlardan birine eklemlenmesidir. Bu iki tahakküm biçimi arasındaki farkların HDP ile kesişen sekülerlik, modernlik gibi boyutları, CHP ve HDP arasındaki benzerlik kurmalara ilhamını vermektedir. Nitekim kanımca, güncelde, HDP ile CHP arasında benzerlikler/yakınlıklar gösterilmeye çalışılması ve arayışların hep bu diskurda devam etmesi, bu tarz bir eklemlenme talebinin iyice düşünülmemiş biçimidir.
‘Dışa ait’ abluka eleştirileri
“Türkiyelileş(e)meyen” HDP’ye yönelik bir eleştiri basıncı da Kürdistan özelinden gelmektedir. Bu “dışa ait” (dışa aitlikten kasıt kendisini Kürt Siyasi Hareketi’nin politik söyleminin içinde var eden ama HDP’de aktif görev almayanlardır) eleştirileri iki ana başlıkta toplayabiliriz. Birincisi, HDP’nin ablukalarda yeterli tavrı PKK’ye ve AKP’ye karşı belirleyemediğidir. İkincisi, bölgede kimliklerini edinen fakat bu kimliklere uygun gördükleri statüyü elde edemeyenlerden gelen, HDP’nin ablukalarla ilgili yeterli sertlikte çalışmalar içerisinde olmadığı eleştirisidir.
HDP sınıfsal tabloyu görmek istemeyince...
İkinci eleştirinin uzunca bir hikayesi olduğuna inanıyorum. Şöyle ki, AKP’nin neoliberal politikalarına içkin işgücü maliyetlerinin düşürülmesi, inşaat sektörünün hakim hale gelmesi ve kamu ihaleleri ile zenginleştirme faaliyetleri bölgede sınıfların ciddi anlamda belirginleşmesine ve ayrışmasına sebep oldu. Diyarbakır özelinden örnek verirsek, “zenginlerin mahali” olarak adlandırılan bazı semtler, 2000’lerden sonra gelişmeye başladı. Doğrudan alakaları olmasa da bu gelişmeye paralel olarak Kürt Siyasi Hareketi’nin inşa ettiği kimlik gittikçe bölgenin büyük çoğunluğunda hakim hale gelmeye başladı. Genişleyen orta ve üst sınıf Kürtler, kimliklerini de edinerek, siyasi açıdan sınıflarına uygun statüler elde etmeyi amaçladı. Özelde HDP’nin, genelde ise bölgenin siyasi kurumlarının bu genişleyen orta ve üst sınıfı görmek istememesi, değişen toplumsal yapıya uygun politikalar kuramaması, bu tarz kaos dönemlerinde politika yapıcılığın dışında bulunan ve sosyal statü sahibi olup da siyasi statü sahibi olmayan grupların eleştirilerine sebep oldu. Burada önemli olan, bu eleştiriye göz ve kulak kapama yönlü bir tavır değil, eleştirinin öznesinden ya da eleştiri olayından bağımsız olarak eleştiriyi var eden sosyolojiye ve olgulara dönmektir. Bu eleştiri dikkatli incelendiğinde şunları görebiliriz: Bu tarz eleştiriler, doğrudan HDP’yi, HDP fikrinin sahiplerini veya HDP’nin etrafında kümelendiği ideolojiyi değil, HDP içerisindeki karar verici siyasi elitleri merkezine almaktadır. Yine bu eleştiri sahiplerinin temel saiki, var olan ve abluka dışında gelişen direnişlerin nasıl daha fazla büyüyeceğini düşünmek değil, direnişin kendisi olmaya çalışmadan, dışarıdan eleştiriler yöneltmektir. Çünkü burada dahil olunmayana karar veren elitlere karşı siyasi statüsünü ele almakla anlam bulan kapsamlı bir güç istenci var olmaktadır.
HDP’nin ‘güvencesi’ ve orta sınıf
Birinci eleştiriye dönersek, yine sınıfsal öğeleri görürüz. HDP, Kürt Siyasi Hareketi’nin devrimci programatiği ve pratiğinin olduğu bir siyasal alanda siyasi liberalizmi merkeze alan söylemlerle yakın tarihte yeşeren ve güçlenmeye başlayan orta sınıfa güvenceler vermişti. Bu güvence, devrimci pratik ile orta sınıf karakteri arasında HDP’nin tampon olması ve gerilimleri yumuşatması yönündeydi. Nitekim HDP’nin siyasi karar vericilerinin çeşitliliğine bakıldığında da bu güvencenin taahhüt edildiği rahatlıkla görülebilir. Oysa çatışmaların başlaması ve tüm bu çatışmalı ortamın HDP’nin karar verici alanında olmaması, söz konusu sınıfsal kesimleri ciddi oranda rahatsız etmiş, devrimci programatik ile olan gerilimlerinde, devrimci pratik daha baskın çıkmaya başlamıştır. Baskın çıkma durumu başladığı anda da tampon olması beklenen HDP’ye yönelik eleştiriler yoğunlaşmıştır.
Demokratik Ulus’a engel
“Dışsal” olarak adlandırdığım bu ana başlık eleştirilerin yanı sıra elbette ki HDP’ye yönelik “içsel” eleştiriler de vardır. Fakat HDP’nin burada dikkat etmesi gereken nokta, “dışsal” olan ideolojik söylemin gücü ve bu gücün biçimlendirdiği ya da etki ettiği “içsel” eleştirileri ayırt edebilmektir. Şöyle ki, genişleyen ve siyasi statü sahibi olmayan bu sınıfların Kürt kamuoyunda ciddi söylemsel etkileri vardır ve bu etkiler birçok noktada “içsel” olarak kategorize edebildiğimiz eleştirilerin kökenini oluşturabilmektedir. Tam burada bir muğlaklık alanına teslim olmak geleceğe yönelik politika üretiminde HDP açısından kuruculuğu öldüren bir durumu var edebilir. Bu tehlike de HDP’nin artikülasyon potansiyelini kullanamaması ve dolayısıyla ayrı özerkliklere sahip talepler arasında eş değerlilik yaratamamasına sebep olabilir. Bu da Demokratik Ulus’un inşasının önüne engel koymaya ek olarak aynı zamanda Demokratik Cumhuriyet’in inşasında görevlerini yerine getirmemeye sebep olabilir.
Tek zemin HDP
Son kertede şu gerçek ile karşı karşıyayız. HDP’ye yönelik eleştirileri kökenlerine inerek anlamak, partinin siyasi elitlerinin görevi olmakla birlikte kendi siyasi görüşünü demokrasi, özgürlük, eşitlik ekseninde kuranların görevi de HDP etrafında eleştiri, öz eleştiri kanallarını açık tutmak kaydıyla kenetlenmektir. Bu kenetlenme bir diğer talebe karşı özerkliğine saygı duymak şartıyla eş değerliliğe riayet edebilmekle olacaktır. Ancak o zaman bir “halk” olabiliriz. Bir “halk” olabilmemiz için ihtiyacımız olan siyasi kurum, HDP’dir. Türkiye’de dayatılan yeni sömürü anlayışını ve Başkanlık rejimini bozguna uğratacak kurucu politik anlayışı ve dinamizmi gerçekleştirebileceğimiz zemin HDP’dir. Çünkü HDP vaadi ve teklifi, siyasal alanın diğer aktörlerine nazaran AKP ile kurucu siyasal fikir bağlamında ayrışan nitelikli temellere sahiptir. Dünya ve özelde Ortadoğu ile Türkiye’nin yeni siyasa arayışlarına girdiği bu dönemde, ancak kurucu fikirler gerçek alternatifler yaratabilir.
HASAN KILIÇ / HDP Grubu danışmanı